Ahlaka uygun davranmak ya da davranmamak

Dogmatik inançlar, rasyonel ne varsa reddedip dünyayı kendi kitaplarına göre yönetme iddiasında olduğu sürece gerçekten birlikte yaşamak hayal.

28 Haziran 2015 Pazar, 11:46
Abone Ol google-news

Bir memur gibi giyinmek, bir öğretmen gibi, bir devrimci, bir mücahit, bir gerilla gibi; ya da beyaz yakalı olmak, seksi giyinmek, spor giyinmek, kadınsı ya da erkeksi giyinmek, çocuksu giyinmek, hippi gibi olmak ya da kapanmak, sarınmak, örtünmek, dini kıyafetler giymek, dini aksesuvarlar taşımak ya da çıplak, çırılçıplak olmak... Üzerinizdeki kıyafetler siz sussanız, kendinizle ilgili hiçbir şey anlatmasanız bile asla sessiz kalmazlar. Bazen fısır fısır, bazen çığlık çığlığa... Hep ama hep hakkınızda konuşurlar.

Kıyafetlerin dili var...

Çarşamba’dayız. Yüzünde bir gülümseme, başını hafifçe sağa sola sallayarak yürüyen uzun sakallı ve gri cüppeli yaşlı kol kola girmiş, kaybolmaktan korkar gibi birbirine yapışarak küçük adımlarla ilerleyen siyah çarşaflı iki kadın; kendisiyle aynı cüppeyi giydirdiği, başına kendisininkinin aynısı beyaz takkeyi taktığı küçük oğlunu kucağına oturtarak araba kullanan genç; upuzun sakalları ve saçları olan, üzerinde siyah upuzun bir cüppe elindeki asayı sertçe yere vura vura karşıdan karşıya geçen yaşlı; başını eşarpla sıkı sıkı bağladığı dört yaşlarındaki kızını elinden çekiştirerek koşturan ve daha reşit bile olmadığı yüzünün masumiyetinden okunan anne...

Hepsinin kıyafetlerinin dili var. Tıpkı benimkinin olduğu gibi. Birbirimizin dillerini anlamamız mümkün. Ama anlaşmamız... Çok kolay değil. Muhafazakârlığın en büyük meselesi, dayanakları kendince güçlü bir tehdit algısına sahip olması. Muhafazakâr kalabilmek için dışarıya kapanmak gerekiyor; vahşetin çağrısının içeriye ulaşmaması; hatta mümkünse vahşetin gıkını çıkarmaması gerekiyor. Ama dışardaki dünya çığlık çığlığa. Bu dünyaya kayıtsız kalabilmek için harcanan çabanın sonucunda ortaya çıkan derin uçurum, birlikte yaşamı zorlaştırıyor

İçinden çıkılması güç bir hal. Dogmatik inançlar, rasyonel ne varsa reddedip dünyayı kendi kitaplarına göre yönetme iddiasında olduğu sürece gerçekten birlikte yaşamak hayal...

Levhadaki yazı...

Fatih ve Çarşamba’dan bunları düşünerek geçiyorum. Selimiye Camii’ne geldiğimizde az önce aklımdan geçenlerin somut karşılığıyla burun burunayız.

“Ahlaka uygun davranalım.” Avluya girer girmez karşımıza çıkan levhada böyle yazıyor. Bu uyarının nedenini caminin Haliç’e bakan muazzam terasını görünce anlıyoruz. İki sevgilinin o kışkırtıcı manzaraya karşı yan yana oturup da cami ahalisinin ahlak anlayışına uygun davranması biraz zor.

Zaten orada bulunanlar da bu uyarıyı pek umursar görünmüyorlar. Çimenlerin üzerine yayılmış çarşaflı kızlar ellerindeki sigaralardan derin nefesler çekerek havaya üfleyip gülüşüyorlar ve cemaatinkinden ziyade, aşağı yukarı benim ahlak anlayışıma yakın bir ahlakla atmosferin tadını çıkarıyorlar. Haliç manzarasına karşı birbirine değmeden yan yana oturmuş kapalı bir kızla cüppeli bir oğlan, yanakları kıpkırmızı birbirlerinin gözlerinin içine derin derin bakarak susuyorlar. Belli ki içlerindeki ahlakı zor tutuyorlar.

Yanımızdan ellerinde Kuran, cüppeli iki ergen oğlan geçiyor.

“Namahreme bakmamamız gerekiyor” diyor biri.

Öbürü cümlenin fiilini tekrarlıyor.

“Bakmamalıyız.”

Ama görüyorum, bakıyorlar...

Ahlaka uygun davranmak nedir?

Bana sorarsanız ahlaka uygun davranmak... Bir eliyle bebek arabasındaki çıplak kız kardeşine mukayyet olan, diğer eliyle de çöpe atılmış oyuncakları çıkarmaya çalışan Suriyeli oğlan çocuğunun yanından, her şey olağanmış gibi geçip gitmemektir.

Ama biz geçip gidiyoruz.

Fırsat eşitsi zliğinin açtığı uçsuz bucaksız bir deniz var aramızda

Her şey minare gölgesi gibi

Vefa’nın arka sokaklarındayız. Oturulamayacak kadar yıkık dökük evler, içlerinde kalabalık Suriyeli aileler... Ne elektrik var evlerde ne su; delik deşik duvarları naylonlarla yamanmış; yıkık dökük çatılarına tenekeler çakılmış.

Bu sefil hayatın içine adım atar atmaz bizi fark eden çocuklar ve kucağı bebekli kadınlar etrafımızı sarıyorlar.

Onlara para veremeyiz. Para karşılığı fotoğraf çekmek bizim ahlakımızın kaldırabileceği bir şey değil.

Yücel, herkesten tek tek izin alarak çekiyor fotoğraflarını. İstemeyene ısrar etmiyor. Para vermeyeceğimizi anlayanlar da ısrardan vazgeçip sohbete başlıyorlar.

Savaştan kaçmışlar

Çoğu Kobani’den ve Halep’ten. Ülkelerindeki savaştan kaçmışlar ama burada da pek güvende değiller. Oğlan çocukların bazıları okula gidiyor. Onlar Türkçeyi hemen öğrenmiş. Bize tercümanlık yapıyorlar.

Kızlar ergenliğe girer girmez evlendiriliyor. O yüzden etraf daha kendisi çocuk, kucağı ya da karnı bebekli kızlarla dolu. Bu kızlar gün boyu, gözleri sürmeli elleri kınalı bebeklerini yüklenip sokaklara dağılıyorlar. Kimi zaman 10 kimi zaman 30 lirayla eve dönüyorlar. Ben onlara hayatlarıyla ilgili sorular soruyorum, onlar cevapları geçiştirip saçlarımla ilgileniyorlar.

Ben de bir süre sonra hayatı kurcalamaktan vazgeçiriyorum. Oturuyorum yanlarına saçlarımın tığla nasıl örüldüğünü anlatıyorum. Bir an her şeyi unutuyoruz. Sanki savaş yok, göç yok, açlık, sefalet yok, utanç yok... Sanki komşuyuz, kapının önüne oturmuşuz, havadan sudan, saçtan baştan bahsediyoruz...

 

Dövmelerdeki sır...

Sonra dövmelerimizi gösteriyoruz birbirimize. Elimdeki dövmeyi beğeniyorlar. Ben de onların yüzlerindekilere hayran kalıyorum. Nasıl yaptıklarını anlatıyorlar; biraz is, kız çocuğu emziren anne sütü ve iğne...

“O yüzden çok çocuk doğuruyorsunuz” diyorum; “Sırf süslenmek için!”

Hep birlikte gülüyoruz...

Benim çocuğum olmamasına çok üzülüyorlar.

- “Çocuk evin bereketidir; gençsin daha olur” diyorlar.

Onlara sandıkları kadar genç olmadığımı ve çocuk doğurmakla ilgili radikal düşünceler taşıdığımı anlatamayacak kadar mahcubum.

Ayaklarına taşlar bağlı

Fırsat eşitsizliğinin açtığı uçsuz bucaksız bir deniz var aramızda... Ben o denizde can yelekleriyle yüzüyorum, onların ayaklarına taşlar bağlı...

Mahalleden çıktığımızda daha önce hiç olmadığımız kadar yorgun ve üzgünüz. Süleymaniye’nin bahçesine atıyoruz kendimizi. Ayakkabılarımızı çıkarıp çimenlerde yürüyor ve gördüğümüz ilk gölgeye oturuyoruz.

“Üzerimizdeki yükü ancak toprak alır” diyorum.

Yücel, “Bak neyin gölgesine oturmuşuz” diyor.

Kafamı kaldırıyorum, üzerimizde minare gölgesi...

Utanç da gurur da; üzüntü de mutluluk da ne tuhaf ki aslında minare gölgesi gibi...

Yarın: Büyüdükçe darlaşan; yenilendikçe yıpranan şehir