Ahmet Ümit'ten 'Kırlangıç Çığlığı'

Yeni polisiye romanı “Kırlangıç Çığlığı”nda, zamandan ve mekândan azade, yaygınlaşan hastalıklı bir bozulma hâline odaklanıyor Ahmet Ümit. Başkomiser Nevzat ve ekibiyle birlikte iz süren okuru bu kez çocuk tacizi, seri katil ve Suriyeli mültecilerle buluşturan Ümit’le “Kırlangıç Çığlığı”nı konuştuk.

26 Mart 2018 Pazartesi, 11:32
Abone Ol google-news

'İnsan karanlık bir mahluk!’

- İlklerle dolu Kırlangıç Çığlığı. Gerilimi en üst seviyeye taşıdığın polisiyen öncelikle. Odağa alınan sorunlar düşünüldüğünde bedenen ve manen katledilmiş bir toplumsal vicdana sesleniyor. Sayısız kurban var.

- Sayısız ve her dakika daha da artıyor. İnsanlığın çok ciddi şekilde kendisiyle yüzleşmesi lazım. İnsanın var oluşundan bu yana büyük bir yıkıcılık içinde olduğunu görüyoruz. Gerek mitolojiler gerek dinler gerek ideolojilerde ise insana hep övgü düzer. İnsan akıllı, şahane bir varlıktır, özeldir, benzersizdir, yaratıcıdır diye yüceltir. Rönesans bile merkezine insanı alır ve yüceltir. Bugün artık bunun böyle olmadığı ayyuka çıkmıştır. Tüm bu kötülükleri yapan, dünyayı bu hâle getiren, tüm bu yıkımların sorumlusu kim? İnsan! Çocuk tacizinin bu kadar yaygın olması, şiddetin bu kadar yaygın olması, bu kadar savaştan, katliamdan sonra hâlâ ırkçı, faşist liderlerin işbaşında olması, insanın insana, öteki canlılara ve doğaya yaptığı zulmün artarak devam etmesi bunun apaçık göstergesi.

 Gerçekçi olmak lazım. İnsan akıllı olduğu kadar aptaldır, yaratıcı olduğu kadar yıkıcıdır, iyi olduğundan belki de daha fazla kötüdür. Yaşamak için tüm o yüce erdemlerden vazgeçebilir. Bence bir romancının yapması gereken bunu ortaya koymak; biz hep insanı tartışacağız. Romanın çıkış noktası bu; bizi gerçek insanla karşılaştırıyor, doğasında kötülük olduğunu vurguluyor. İnsanın bedensel ve ruhsal olmak üzere iki tür açlığı var ama önce bedensel açlık öne çıkar. Burada asıl mesele kültür ve eğitim meselesi. Çok uzun vadeli kültürel bir dönüşüme, evrime ihtiyaç var. İnsanlık gelişiyor ama çok sancılı bir şekilde gelişiyor. Adaletli, sömürüsüz bir toplum arayışı elbette devam edecek ama önce “insan nedir”i iyi tahlil ederek sistemi geliştirmek lazım.

 

HİÇ KİMSE BU KARANLIĞA UZAK DEĞİL”

- Karanlıkları engelleyebilir mi böyle bir sistem?

- Rehabilite edebilir, yüzleştirebilir. Ha bitmez ama azalır! Ötelemek, görmezden gelmek, yok saymak da bir hastalık. Hiç kimse bu karanlığa uzak değil, her insanın içinde var.

- Hep şöyle düşünülür, düşündürülürdü; kötüler hep vardı ama azdı ve sonunda hep iyiler kazanırdı.

- Gerçek ise tam tersi; hep kötüler yener! Hep de öyle olacak çünkü doğamızda var olan iyilik değil. Belki başlı başına kötülük de değil ama kötülük çok cazip. İnsan problemli, karanlık bir mahluk. Her an zarar verebilir! Bunu bileceğiz. Bu romanda da asıl meselem şablon halinde çocuklara yönelik istismarı, göçmenlere yönelik ırkçılığı, istismarı anlatmak değil, insan böyle bir mahluk demekti. Buna bir ayna tutmaktı, bu kitap o ayna. Bunu en iyi yapabilecek tür de polisiye.

- Önceki romanlarına kıyasla hayli kötümser bir roman Kırlangıç Çığlığı.

- Öyle. Hiç iyimser değil, ben de değilim.

- Karanlığın vurgulanan tonu dehşet boyutunda. Okuma boyu etrafına daha bir kuşkuyla baktırıyor. Yolda giderken şu yirmi kişiden acaba kaçı böyle diye düşündürüyor mesela.

- Bunu istedim. Rahatsız etsin. Tokat gibi insin. Bu gerekiyor yoksa hepimiz sığınaklarımıza çekileceğiz.

- Kahramanların neredeyse hepsi tacize uğramış veya tacizciyle temas etmiş!

- Bundan kaçamayız. Başımıza hiçbir şey gelmese bile gazetede haberi okusak televizyonda izlesek tamam; bize de değdi demektir!

- Anadan doğma tacizci yok!

- Tabii yok. O süreci irdelemek zorundayız. Başkomiser Nevzat ve ekibi de bu konuda zorlu bir empati sınavı veriyor.

 

SERİ KATİL DE TACİZCİ DE TAM BİR ‘İNSAN’DIR!”

- Orada ruha çökelen karanlığı zamandan ve mekândan azade, bireyde ve göçmen gezegende yaygınlaşan hastalıklı bir bozulma hâli olarak ele alıyorsun.

- Bu, evet. Cinayet romanının eğer bir misyonu varsa hakikatleri sıralamak değil, insan ruhuna dair genel bir tartışma açmak. Üç aylık bir bebeğe tecavüz eden bir mahluk için “Pis sapık. Bunları hadım edelim, öldürelim” diyerek kurtulamayız. Niye bunu yapıyor, nasıl bu hâle dönüştü? Seri katili, tacizciyi insan gibi görmemek yaklaşımı var, yanlış, Halbuki tam bir insan. Üstündeki baskı kalktığı için çok daha doğasınca davranıyor. Bir avcıyı düşünün, hayvanları öldürüyor. Seri katil de diyor ki “Ben de insanları avlıyorum.” Korkunç ama böyle!

- Körebe; ne tip bir seri katil?

- Tam, gerçek bir seri katil çünkü ruhunu doyurmak için öldürüyor. Kendisi de tacize uğramış, büyüdüğünde de sadece tacizcileri öldüren tür bir seri katil. Önce intikam için öldürüyor fakat sonra bundan hoşlanmaya başlıyor. “Ben insanın ilkel hâline döndüm. Modernizm bunu önleyemedi, ben hala öldürebiliyorum çünkü toplu olarak insanlar zaten öldürüyor” diyor. Bunu ahlaki ve samimi buluyor. Herkesin aslında katil olduğunu, yıkıcılık duygusu olduğunu ama bunu ikiyüzlülükle gizlediğini söylüyor.

 

KİMSE MELEK DEĞİL!”

- Romanda okuru yüzleştirdiğin bir gerçek de Suriyeliler.

- Bu insanlar akın akın geliyor diye politik olarak eleştirmek işin kolay kısmı! İyi de bunun sorumlusu onlar değil, kızmak da çözüm değil. Birini cezalandıracaksan bu politikaları uygulayanlara hesap sor. Yolu belli, kullandığın oyla değiştirirsin. Öyle ya da böyle bu insanlar burada. Özellikle kadınlar ve çocuklar her türlü istismarın, istismarcının hedefinde. İnsanlık bağlamında ele almak lazım. O zaman da insana dair korkunç, sert bir çıkıyor. Bunda da sakınca yok, yüzleşmeye bir şekilde başlamak lazım. Bu arada dramlarını ortaya koymaya çalışmakla birlikte Suriyelileri de överek anlatmadım. Kimse melek değil!

- Romanda sık sık vurgulanan o bayıltan cehennemi, leş gibi sıcak… Sıkı bir metafor.

- Artık öyle bir noktaya geldi ki dünya bir cehenneme dönüştü. Romanın giriş cümlesindeki gibi “Vicdanını yitirmiş bir dünyadan başka nedir ki cehennem!” Roman bunu örüyor.

- Başkomiser Nevzat ve ekibi bu sıcakla nasıl bir sınav veriyor?

- Ali umutsuz; “Bu sıcak hayra alamet değil! Bu hava öldürecek hepimizi!” diyor. Fakat Nevzat her şeye rağmen umudunu kaybetmemeye çalışarak “Geçecek. Bak geçenlerde üç gün yağmur yağdı ya, aslında o fırtına genellikle Haziran’ın 1’inde başlardı, şirazesi şaştı, birkaç gün erken geldi bu sene... Sıcaklar da o sebepten olmalı. Tamam, biraz abarttı ama bugün, yarın çeker gider” diyor.

- Manidar bir yanıt!

- Yani daha ne desin? Romanın sonunda zaten seri katil öldüğünde bir yağmur patlıyor. Bir rahatlama oluyor. Tabii ne yazık ki geçici bir rahatlama bu.

 

HEPİMİZ YORGUNUZ”

- Tüm bu karanlık Nevzat’ın ruh hâlinde farklılık yaratmış. Pek bildiğimiz gibi değil.

- Evet, diğer romanlarımda onu daha duygusal görürüz. Bu kez kafa karışıklığı ve şok içinde. Öldürülen kızının da tacize uğramış olması, üstüne bu davasındaki ilk kurbanın o tacizci olması fazladan bir kara yük. Evgenia’sının evlat edinmek istediği Suriyeli Azez’le doğrudan ilişki kuramıyor bu nedenle. Azez’den azade gelişiyor evlat sevgisi.

- Soğukkanlı bir panik içinde. Korkularıyla yüzleşirken de yorgun.

- Bu kadar pisliğin içinde nasıl yorulmasın? Toplum yorgun, bütün insanlık yorgun. Ben de yoruldum yazarken o sertliği, yazar da yoruldu! Okuru da yoracağız! Sonuçta dışarıda olan bunaltıcı hava elbette burada olacak. Gerçekçi olacaksa olmalı da. Amacım insanları rahatlatmak değil, farkındalık yaratmak.

- Yoruldum dedin, kolay değil bir karanlığın içine dalıyorsun. Nasıl yazdın, başa çıktın? Neler kattı diye sorasım yok…

- Haklısın, çok karanlık bir malzemeyi alıp bir sanat hâline getirmeye çalıştım. Çok zorluydu, beni fena sarstı. Mümkün olduğu kadar soğukkanlı biçimde uzaktan, belli bir mesafeyi koruyarak anlatmaya çalıştım. O kadar acı ve sert bir konuydu ki duygusallaşmak metni sakatlayacak, gerçeği sulandıracaktı.

 

BAŞKOMİSER NEVZAT, POIROT YA DA HOLMES DEĞİL!”

- Başkomiser Nevzat’ı çok önde görmüyoruz bu kez.

- Biraz konunun sertliğinden dolayı öyle yaptım. Bir de Başkomiser Nevzat, Hercules Poirot ya da Sherlock Holmes değil. Öyle “hero” tarzı, tek bir kişinin sürekli başrolde olmasını çok sevmiyorum.

- Az bir abartmayla Ali ve Zeynep dışında ona eşlik eden koca bir Emniyet’i okuyor gibiyiz hatta.

- Evet, bu kez kalabalık gerçi Emniyet’te de işler öyle yürür. Her türden polis var. Yardımcıları Ali ve Zeynep yine görev başında. Emekli Başkomiser Zekai Ovacık namı diğer Tazı Zekai tam bir profesyonel. Olay Yeri İnceleme’nin titiz komiseri Şefik var. Münir ve Ekrem yine cevval polislerden. Asayişten Komiser Ercü, namı diğer Piç Ercü ise iğrenç bir yalaka örneği.

- İsimler yabancı gelmiyor, hayli tanıdık. Sadece polisler değil, tacizciler de seri katil de...

- Doğru, göndermelerde bulundum, ironik olsun istedim. Polisiyelerde özellikle Raymond Chandler polisiyelerinde bu çok yapılır. Aslında Kırlangıç Çığlığı, bu yönü ve aksiyon düzeyiyle o romanların günümüzde yazılmış şekli diyebilirim.

- Romanın cevval gazetecisi Buket… Onu da yakın zamanda kaybettiğimiz sevgili Buket Aşçı Gürel’in anısına yazdın.

- Buket ne zamandır bana bir romanında beni de yazsana diyordu. Yazmaya zaten karar vermiştim sonra ise arkadaşımızı maalesef kaybettik.

- Sonraki romanının çalışmalarına başladığını biliyorum. Bir önceki söyleşimizde onu Berlin’e yollayacağını söylüyordun. Son olarak onu anlatır mısın?

- Öyleydi ama sonra vazgeçtim; Başkomiser Nevzat’ın değil, Elmas adlı Alman polisiyle çalışan Türk kökenli bir Alman kadının serüveni olacak. Berlin-Bergama hattında gelişecek. Berlin ve Bergama’ya gidiyorum sıklıkla. Almanya’da yaşayan bir Türk olarak onun sıkıntılarını da anlatmak istiyorum ama aynı zamanda Berlin’de bir cinayetle başlayıp kökleri antik Bergama’ya kadar, iki bin yıla kadar uzanan bir roman olacak. Tarihi gerçeklere dayanan bir gizemle gelişecek. Bergama Belediyesi ile iletişimdeyiz, Belediye Başkanı bana bir yazı ofisi ayarlayacak sağ olsun. Tarihi karakterler de yer alacak romanda. Tezli bir roman olacak. Elveda Güzel Vatanım’da İttihat ve Terakki’yi anlattım, burada ise Helenistik kültürün Anadolu’ya ne zaman girdiğini, Büyük İskender’i ve etkilerini anlatacağım.

Kırlangıç Çığlığı / Ahmet Ümit / Everest Yayınları / 400 s.