Aklına mukayyet olmanın en zor günleri!

.

19 Ağustos 2020 Çarşamba, 18:24
Aklına mukayyet olmanın en zor günleri!
Abone Ol google-news

Zihnin çekmeceleri olduğuna inanırım, güç iştir farklı alanlarda etkinlik gösterip, kuyruğu birbirine değmeden yaratıcı fikirlerle yaşamak. Öteden beri okumak üstüne kuramsal metinlerle haşır neşirim, sosyal medyada fikir söylemenin ne tür sonuçları olduğunu da biliyorum, lanet olsun tutamadım kendimi. “Kitap dinlenmez, okunur” diye yazdım. Bu kadar yalın saptamanın kıyamet koparacağını nerden bileyim, ahali pusuda bekliyor, meğer “geri kafalı, çağdışı” biriymişim. Okumak gözle yapılan iştir, dinlemek kulakla. Ayrı bilişsel sonuçları olması doğaldır. Hele biri şöyle yazmış: “Beş buçuk ayda 101 kitap bitirdim dinleyerek, bal gibi de okunuyor işte!” İnsan cehalet karşısında savunmasızdır, neresini düzelteyim.

İki buçuk milyon takipçili Murat Övüç adlı kişiyi geçen haftaya dek bilmezdim. Yazlık, “haydi bütün eller havaya” türü bir yerde sahneye çıkıyor; sahneden Yeşim Salkım’a “orospu” diyor, alkış kıyamet ortalık. Kim alkışlayanlar peki? Kadınlar, gamsız uyuşmuş plaj kalabalığı. Övüç’ün berbat sesi ve dım tıs patırtısı eşliğinde tepiniyorlar. Sosyal mesafe kadar düşünsel, duygusal mesafe ne kadar önemli tekrar gördüm. Şahıs: “Ayol ben hep kadınların yanındayım” diyor, yine alkış yükseliyor. Daha önce şöyle demiş meğer: “Kadınlar bir adım geri durun da dayak yemeyin, ölmeyin” 

Kadınlar ve farklı cinsel yönelimi olan insanlar için “İstanbul Sözleşmesi” kavgası sürerken, o plaj ahalisi somut veri olarak ortada duruyor. Kadınlar; bir yandan tarikat, cemaat saldırısı altındalar, öte yandan bu şahsı kendinden geçerek alkışlayanların... İki buçuk milyon kişi ne görüyor da bu kişiyi takip ediyor, asıl soru bu! Ben de kalkmış okumak üstüne ahkâm kesiyorum... Üstelik bir yığın küfür yiyorum. Biri diyor ki: “Geri kafalısın matbaa bulunduğunda da böyle saldırılmıştı.” Garibim el yazması kitaptan basılıya geçmenin, ardından elektronik olanın üretilmesinin tümünün yazıyla, okumayla ilgili olduğunu anlamıyor. Daha aygıtlarla duyular arasında farkı bilmiyor, görmüyor, ama akıl veriyor. Çiler Dursun hoca ne güzel söyledi o gün: “Dinlemek sözlü kültüre dâhil olmaktır” diye.

İnsan bu çağda mecburen her olaydan haberdar oluyor. Ahmet Kaya’ya parmak sallayıp ırkçı gösteri sunan, şöhretini kadın göbeğinden yediği zeytinle edinen Serdar Ortaç son dönemin en tehlikeli yayınlarını yapan kanal tarafından “düşünce”lerini öğrenmek için konuk ediliyor. Diyeceksiniz ki “ifade özgürlüğü işte”, itirazım yok, üstelik “7 TİP’li öğrenci katili” ekranda konuşacak da Serdar niye sussun! Popçu “Siyasetten anlamam ama en büyük lider RTE” diyor yayında. Uzunca baktım ekrana, insan anlamadığı konuda niye konuşur? Sonra fark ettim ki memleketin çoğunluğu böyle, ışıklar yoldaşı olsun Aziz Nesin’in...

“Okuma” ile ilgili takıntıma, kimi dostlarım “boş uğraş” dediler ama “ben adam olmam” devam edeceğim. Aklı evveller; “Sesli kitaplar görme engelliler için ne kadar faydalı, ne kadar bencilsin” diye saldırıyor bir yandan. Sanki bu insanlar için kitap seslendirilmesine karşıymışım gibi bir iklim yaratıldı, nerede demişim, yazmışım böyle cümle aradım durdum. Borges’e kitap okuyarak onu yakından tanıyan, birbirinden lezzetli okuryazarlık üstüne yapıt veren Alberto Manguel’e kulak verseler bari. Cehalet çağında ölçü aramak ahmaklık olsa gerek... Bu satırları yazarken baktım sıfatı “yazar” olan biri de katılmış güruha! Yahu niye roman yazıyorsun, git seslendirme yap, diyeceğim de neyse...

Deprem haberleri geliyor her yandan, derken Beyrut yine acının şehri oluyor, salgın yakında sevdiklerimizi de alacak. Güç günler, insan yalnız hissediyor kendini. Geçen gün Müjde Ar’la konuştum Bodrum Belediyesi sessiz koy ilan ettiği yerde gece yarılarına kadar süren pop zulmüne ortak oluyormuş. Kimden destekli olduğu belirsiz, kapısı basına kapalı otelde sabah akşam millet göbek atmakta anlaşılan. Meseleler bütündür, biri diğerinden önde değildir. Bilge Melih Cevdet: “Yazılı kültürü çok geç kaldığımız için” bunların olduğunu yazdı sıkça. İyisi mi kitaplara sarılmaya, okumaya devam...

“Arkası Yarın”ları ne severim, hatta son romanım “Gece Bekçisinin Rüyası” nerdeyse bunun üstüne kuruludur. Benim yazarlık üstüne masum söylemime, bu kez de “radyo tiyatrosuna ne diyeceksin?” diye salladı birisi. Ne diyeceğim adı üstünde “radyo tiyatrosu” işte! Radyo oyunları bize dinleyerek belli edebi lezzet sunar, ayrıca düş kurmamızı sağlar. Ama dinlemekle ilgilidir nihayetinde; okumak ayrı, dinlemek ayrı, izlemek ayrı! Tiyatro oyunu izlemek içindir. Yönetmen bir dünya kurar, hatta metinsiz tiyatro son derece etkileyicidir. Ortaç, Övüç ile bunları yazanlar arasında mesafe ne kadar onu sorgulamam gerek sanırım.