Aleviler eşit yurttaşlık istiyor

Aleviler, tekke zaviyelerin yeniden açılması ve dedelere maaş konularında ayrışıyorlar.

20 Kasım 2014 Perşembe, 14:04
Abone Ol google-news

IŞIK KANSU

Bozkır, önümüzde mor dağlarla birlikte uzayıp gidiyor. Güz toprağı çırılçıplak soyunmuş; martta, nisanda bahar kız gelsin koynuna girsin diye bekliyor. Kargalar desen, hasadın son tanelerini yediklerinden emin. Ve biz, Hünkar Hacıbektaş Veli’nin Horasan’dan bir beyaz güvercin olup birlik, dirlik ve esenlik için uçup konduğuna inanılan Sulucakarahöyük’teyiz.

Hacıbektaş ilçesinin içi dışı bir, nasıl düşünüyorsa öyle yaşayan, güleryüzlü Belediye Başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu’nun odasına varıyoruz. Kadınlı-erkekli canlar geliyor. Son 12 yıldır açılımdı, saçılımdı, kaçılımdı derken giderek kapanan, karalar bağlayan Türkiye’nin hali nicedir, demli çaylar eşliğinde bir güzel söyleşiyoruz.

“Bayram değil, seyran değil Ahmet Davutoğlu neden geldi Hacıbektaş’a?” diye soruyor, öğreniyoruz işin perde arkasını:

Hacıbektaş Kültür Derneği Başkanı Mustafa Özcivan, aşure etkinliklerine çağırınca Başbakan’ı, Davutoğlu da kendisini Ankara’ya davet ediyor. Özcivan, yaptıkları etkinlikler için para istiyor. Söylenene bakılırsa, 70 bin lira tık paranın yanında, derneğin “kamu yararına dernek” konumuna getirileceğine ilişkin söz de veriliyor.

Hacıbektaş CHP İlçe Başkanı Yoldaş Altıok’un anlattığına göre, öykünün devamı şöyle: Başbakan Davutoğlu, derneğin “para, para, para” diye özetlenebilecek tutkusu yüzünden yaptığı çağrıyı fırsat bilip kendisini “zorla” Hacıbektaş’a davet ettiriyor. 8 Kasım’da ilçeye geliyor, tümüyle AKP İlçe Başkanı’nın ve valiliğin yaptığı bir organizasyon ile 504 koltuklu salonda, nezaketen katılanlar dışında 50 Hacıbektaşlının bile bulunmadığı bir topluluğa sesleniyor ve “oyun içinde oyun”anlamına gelen “açılımı” gündeme getiriyor.

Gelelim, Davutoğlu’nun konuşmasından Hacıbektaşlıların nasıl bir çıkarım yaptıklarına... Havada fır döndürülen açılımın yazısını, turasını, şöyle algılamışlar:

1- Dersim’i Kerbela’ya benzetmiş. Yani; Dersim olayları üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunu suçlamaya kalkışmış Atatürk’ü Yezit ile bir tutmuş. Dersim isyanının elebaşısı Seyyit Rıza’yı da Hazreti Hüseyin düzeyine çıkarmış!

2- Hacıbektaş Müzesi’ne girişin parasız olacağını ilan etmiş.

3- Sivas’ta insanlık yangınının gerçekleştirildiği Madımak Oteli’nin müze haline getirilebileceğini dile getirmiş.

Hacıbektaş’ta dinlediklerimize bakılırsa, ilk madde, Atatürk’ün uygarlık ilkelerine gönülden bağlı Alevi-Bektaşi toplumu için kabul edilemez düşkün bir söylemdi. Son iki madde ise Alevi-Bektaşi toplumunun genel isteklerinden yalnızca ikisiydi ve en son sıralarda gelenleriydi.

Temelde ne istediklerini özetleyen bir mektubu Hacıbektaş Belediye Başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu, Başbakan Davutoğlu’na yazılı olarak vermişti zaten:

“Eşit yurttaşlık anlayışının devletimize yakışırcasına uygulanması. Cem evlerinin ibadet yeri olduğunun yasal statüyle belirlenmesi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacına uygun konuma getirilmesi. İşe alınmalarda yükselme ve görevlendirmelerde inanç ve etnik kimlik gözetilmeden liyakata dayalı herkese eşit mesafede hükümet anlayışının belirgin olarak öne çıkması. Zorunlu din derslerinin kaldırılması ya da bu aşamada seçmeli hale getirilmesi. Madımak katliamını yapanların zamanaşımı ile yargıdan kurtulmaları, insanlık adına acı vermiştir. Yeniden yargılanmaları.”

AKP’nin açılımının içinde bu dileklerin hiçbiri yoktu. Ev hanımı Sevtap Gülcan’ın dile getirdiği üzere “eşit yurttaşlık” yoktu. AKP iktidarı, bir tane Alevi kökenli müsteşar, vali, kaymakam ya da genel müdür gösterebilir miydi bugün? Dahası, görevde olanlar tek tek cımbızlanmıştı adeta. Örneğin, Hacıbektaş’taki 4 okulda Alevi kökenli Hacıbektaşlı okul müdürleri “rotasyon” bahanesiyle görevden alınmışlardı.

Erol Ünlüyurt’un dediği gibi, “dedelere maaş bağlayacağız” diyorlardı ama ortada hiçbir girişim yoktu. İsteseler, her zaman yaptıkları gibi bir gecede bir yasa ile bu işi çözebilirlerdi. Ev hanımı Döndü Taşdemir’e göre, okullarda başta kız çocukları olmak üzere öğrencilerin beyinlerine Sünni inancı zorla aşılanmak isteniyordu.

Belediye Meclis Üyesi ve ev hanımı Arzu Taşdemir’in dediği gibi: Bu iktidar dönemi boyunca, tiyatrolar bir bir kapatılmış, yerine AKP’nin sahneye koyduğu koskoca bir oyun sahneye konulmuştu.

Söyleştiğimiz odada hemen hemen benzer sözler çınlıyordu. Nereye yönlendiği belli bir hava oluşmuştu artık! “Açılım, açılım” diye belletilmek istenen şey, pusuya yatmış hasımdı. Aleviler arasında ayrım yaratarak onları çıkarla, kötü niyetle bölerek yobazca hedeflere bir kez daha ulaşmaktı asıl amaç.

Gözlemlerimize göre, AKP, Alevi toplumunu ayrıştıracak kimi kaşınma tozları da bulmuştu. Bunlardan biri, bugünkü anayasada “devrim yasaları” arasında yer alan tekke ve zaviyelerin kapatılmış olmasıydı. Yani, bunların yeniden açılmasıydı...

Hacıbektaş ve yakın geçmişte belediyelik olan, AKP’nin son çıkardığı yasalarla Kırıkkale’nin bir mahallesine dönüştürülen Hasandede’de yaptığımız görüşmeler, Alevilerin bu konuda ikileme düştüklerini gösteriyordu.

Hacıbektaş Kültür, Turizm, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı İsmihan Selmanpakoğlu başta olmak üzere, bu ilçede söyleştiğimiz tüm yurttaşların düşüncesi çok somut ve kesindi:

“Tekke ve zaviyelerin yeniden açılması, tarikat okullarına geriye dönüş, ortaçağ karanlığı demektir. Çağdaş eğitime son vermek demektir. Çocuklarımız ve yurttaşlarımız, daha çok bağnazlığın etkisi altına girer.”

Bize Horasan erenlerinden Hasandede’nin türbesini gezdiren, “Hasandede’nin birkaç göbekten torunu” olduğu için “Dede” olduğunu aktaran emekli MKE işçisiHaşim Demirhan ise aynı konuda farklı düşünüyordu:

“Tekkeler yeniden açılsın ve resmi dedelik okulu gibi olsunlar. Âşıklarımız, zakirlerimiz, dedelerimiz oradan yetişsin. Bir yeterlilik sınavından sonra görevlerini yapsınlar. Hepsi devlet kontrolünde olsun.”

Aralarında anlaşmazlık yaratan bir başka konu da dedelere maaş bağlanmasıydı.

Haşim Demirhan, bir dede olarak kendisinin maaş istemediğini ama diğer dedelerin maaşa bağlanmasının uygun olacağını düşünüyordu örneğin:

“Dedeler de, imamlar gibi devlet memuru yapılsın, memur maaşı alsın. Dedelikten başka bir iş yapmasın. O da bizim dini liderimiz olsun.”

Oysa, Hacıbektaş’ta görüşlerini aldığımız Alevi yurttaşlarımız ise üzerine basa basa, “Bizim kültürümüzde dedeler ve babalar, görevlerini gönülden yaparlar. Karşılığında para almazlar” demişlerdi bize.

Sanırım son sözü, Hacıbektaşlı emekli Öğretmen Cemil Zengin’e bırakacağız. Durumu şöyle özetlemişti o:

“Tuzağa düşürüyorlar bizi. AKP dersine iyi çalışmış, kimi Alevilere dernek kurdurup ya da kimi dernekleri kullanıp bizi birbirine düşürüyor. Farklılıklarımızdan yararlanıp açılımdan kapanışa gidiyorlar.”

 

MİYASE İLKNUR
Devleti Âliyye’mizde çözülmek istenmeyen ya da ayak sürümek istenen sorunlar için “komisyona havale” deyimi kullanılır çoğunlukla. Herhalde ulusça boğuştuğumuz sorunlar yumağı içinde en çok “Alevi sorunu”na denk düşüyor bu deyim. Zira diğer sorunlar için ufak da olsa belli adımlar atılmıştır. Buna Kürt sorunu da dahil. Ancak ne zaman “Alevi sorunu” gündeme gelse ya bir komisyon kurulur ya da “çalıştay” adı altında seri toplantılar düzenlenir. Şimdi yine, yeniden bir çalıştay arifesindeyiz. Moda deyimle bir açılım daha yapılacak Alevi sorununu güya çözümlemek için. AKP hükümeti döneminde hemen her yıl bir açılım ilan ediliyor vakıa. Ancak ilan edilmenin ötesinde somut adımlar sonuçta hep başka bahara kalıyor. O baharsa bir türlü gelmek bilmiyor. Alevi sorunu meğer ne büyük bir kara kışmış baharı olmayan. Açılım sözcüğü üç beş ayda bir gündeme gelirken “Çözün şu sorunu artık kardeşim” diye kim ağzını açsa hemen AKP cehahından hem de en yetkili ağızdan “Biz Alevi açılımını çoktan yaptık bazıları ise geç kaldı” türünden böbürlenme faslına geçiliyor. Hem de Alevi sorununu kimse bu kadar çetrefilli hale getirmemiş, bu kadar kaşımamışken. Oysa “İlk biz açılım için adım attık” iddiası da gerçekle örtüşmemektedir. Ucu ta 1960’lara kadar gider. Ancak bugün olduğu gibi dün de Alevilerin gerek evrensel insan hakları gerekse anayasadan doğan haklarının verilmesi Sünni çoğunluğun insafına ve müsaadesine bırakıldığı için verilmesi yolunda bir adım atılamamıştır.
İlk Alevi açılımı 1960’ta Alevi sorunu, ilk kez 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra gündeme geldi. Avukat Cemal Özbey’in başkanlığında bir heyetin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’i ziyaret etmesiyle başlayan süreç, anayasa için oluşturulan komisyona yapılan başvuru ile devam etti. 25 Temmuz günü Alevileri temsilen bir heyetin Anayasa Komisyonu’na dilekçe vererek inançlarının devlet nezdinde tanınması
ve anayasal güvenceye kavuşması için talepte bulunması Cumhuriyet tarihinde ilk olması açısından önemlidir. Bu girişim 26 Temmuz 1960 tarihli Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında “Alevilerin Anayasa Komisyonu’na müraacatları” başlığıyla verilir. Haberin devamında pek de ayrıntılı olmayan şu bilgileri okuyoruz: “Alevi mezhebinin mensupları aralarından seçtikleri bir temsilci heyeti marifetiyle Anayasa Komisyonu’na bir dilekçe vermişler ve mezheplerinin devletçe tanınması ve yeni anayasaya dahil olunmasını istemişlerdir.” Bu girişime ilk tepki Türkiye’nin efsane Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Âli Yücel’den geliyor. Tabii olumlu olarak. Yücel, 1 Ağustos 1960 tarihli Cumhuriyet’teki yazısında şöyle diyor:“Devletin kendi vasıtaları ve teşekkülleriyle mezheplerden herhangi birine eğilim göstermede hesapsız hareketi, tepkisiz kalamaz. Nitekim kalmamıştır da. Bu mezhepteki bir grup, laiklik prensibine dayanarak bazı dilekler ileri sürüyorlar. Bu dileklerin teferruatlarının önemi ikinci derecededir. Birinci derecede önemli olan, böyle bir müracaatın yapılmasıdır. Milli birliğe her zamankinden çok muhtaç olduğumuz bu devrede bu türlü tepkilerden bizi koruyacak tek çare her inanışta olanların kendilerinden başka inançtakilere karşı müsamahalı davranmalarıdır. Zorlama her alanda olduğu gibi din için de kötü sonuçlar doğurmadan başka bir işe yaramaz.” Hasan Âli Yücel’in mesleklerini yazdığı başvuruyu yapan heyette Av.Cemal Özbey ile matbaacı Abidin Özgünay’ın bulunduğu anlaşılıyor..

Alevilerin taleplerine ilişkin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in bizzat görevlendirdiği dönemin devlet bakanı Hayri Mumcuoğlu, 17 Aralık günü düzenlediği basın toplantısında “Diyanet İşleri Teşkilat Kanunu’nda Alevilerin temsiline yer verilecektir”
açıklamasında bulunarak taleplere yanıt vermiştir. Ancak bu açıklamaya karşın Diyanet İşleri
Yasa Tasarısı konusunda gerekli adımlar atılamamıştır. Konunun yeniden gündeme gelmesi için
1963 yılını beklemek gerekecektir. ‘Mum söndü karalaması’ İsmet İnönü’nün koalisyon hükümeti 1963 yılında bugünkünden daha ileri bir Diyanet İşleri Yasa Tasarısı hazırlamış ve TBMM’ye sunmuştu. Tasarıda Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir Mezhepler Dairesi oluşturulması öngörülüyordu. Böylece Türkiye’deki mevcut bütün mezheplerin temsili sağlanmış olacaktı. Ancak tasarı açıklanır
açıklanmaz sağ basın, özellikle de Zafer, Son Havadis ve Adalet gazeteleri İnönü’ye ve Alevilere karşı taarruza geçtiler. Gazeteler “Hazırlanan tasarı sayesinde Alevilerin mum söndü törenleri camilere taşınacak” şeklinde manşetler atarak Alevilere ve hükümete karşı edepsizce yayınlar yaptılar. Bunun üzerine Ankara’da çeşitli fakültelerde okuyan 50 kadar Alevi üniversite öğrencisi tasarıya karşı yapılan muhalefeti ve Alevileri aşağılayan yayınları kınamak üzere bir bildiri hazırladı. Bildiriyi hazırlamak üzere bir komite oluşturuldu. Ancak komite arasında görüş ayrılığı çıktı. Türk Alevilerle Kürt Alevilerden oluşan komitede başlıca tartışma konusu içerikten çok bildirinin başlığındaki hitap cümlesine odaklandı. “Büyük Türk Ulusuna” başlığıyla mı yoksa “Türkiye Halklarına” başlığıyla mı konusunda tartışmalar aşılamayınca komitenin sayısı dörde düşürüldü. Bildiriyi hazırlayan komite sonradan siyasetin sol kanadında önemli görevler alan isimlerden oluşuyordu. Komitedekiler; Seyfi Oktay, Mustafa Timisi, Engin Dikmen ve Ali İlhan’dı. TBMM içinden ve sağ basından gelen yoğun tepkiler sonucunda İnönü hükümeti, Meclis’e sunduğu Diyanet İşleri Yasa Tasarısı’nı geri çekti ve açılım açılamadan kapandı.