‘Aylaklar Kumsalı’ Emek Yurdakul'un yazısı...

İlk sıralarda sayacağımız çocuk kitaplarına baktığımızda, sisteme muhalif, güçlü, kendi olmaktan son derece mutlu karakterlere rastlıyoruz: Pippi Uzunçorap, Matilda, Kumkurdu vb. Bu açıdan rahatça diyebilirim ki Aylaklar Kumsalı, bu dönemin toplumsal yapısına eleştirel bakışıyla diğerlerinin yanında yerini alacaktır.

29 Mart 2021 Pazartesi, 00:05
Abone Ol google-news

“İsmim Sofia. On bir buçuk yaşındayım, büyüyünce aylak olmak istiyorum.”

Kitap Sofia’nın kendine yolculuğunun ilk tümcesiyle açılıyor ve nasıl “Aylaklar Kumsalı”na dönüşüyor?

Son yıllarda, yeni eğitim modellerinin, eğitimcilerin ve psikologların ebeveynlere çocukların zihinsel ve dolayısıyla bedensel sağlıklarının iyiliği için salık verdiği, çocuğun doğayla bağını kurma/ kuvvetlendirme ve ailenin paylaştığı zaman dilimlerini artırma önerileri üzerine, kentten kırsala taşınmalara çokça rastlıyoruz.

Sofia’nın kendini tanıma serüvenini tetikleyen de bu taşınmalardan birini ailesiyle göğüsleme çabası.

AYLAK NEDİR?

Gün içerisinde kendime tavana bakma saatleri ayırmayı pandemi döneminde anımsadım: Sistemde benim gibi boğulmuş diğerlerince onaylanmak, bilhassa içsel onayımı sağlamak için koştururken unuttuğum “durma”yı da!

Her gün, sistemin tabiriyle boş boş oturmanın keyfini sürdüm. Sürekli bir şey yapma zorunluluğu duymaktan yorgun düşmüşlüğümü hissettim.

Sadece olduğum gibi durdum; güneşte, yağmurda, neşeyle, sıkıntıyla, sessizlikle, susmayan zihnimle, pencereden dışarı ya da tavana bakarak ama seyretmeden…

Kitapta Sofia’yla birlikte ilerledikçe, tavana bakma vakitlerimin, aylaklar kumsalımda geçirdiğim zamanlarım olduğunu fark ettim.

Peki, “aylaklık” gerçekten de kötü mü?

Kitabın sonundaki nota ekleyecek çok da bir şeyim yok açıkçası:

“…bu sistemde işe yarar olmanın anlamı üretken davranmamızı, para kazanmamızı ve kazandığımız parayı anında harcayarak döngüden asla çıkmamamızı sağlayan uğraşlara indirgendi!.. İşe yarayan şeyler yapmamak sistem karşıtlığına dönüştü.

Sanat, müzik, felsefe, düşüncelere dalmak, vahşi doğa… bizi insan yapan bütün bu kavramlar toplumun geniş kesimlerince aylaklık olarak görülüyor!..

İşe yararlığın öne çıkarıldığı dünyaya Sofia gibi bir karakter aracılığıyla isyan ettiğim için bana saftirik denirse bunu iltifat kabul ederim...”

AYLAKLIK, ÜRETMEK VE YETENEĞİNİ ARAMAK…

Proje çocuklar döneminde büyümüş biri olarak, yeteneğim var mı diye alandan alana sürüklenirken ceplerim, tabi ebeveynlerimin cepleri başarısız olduğum onlarca şeyle doldu.

Neyse ki, “çocuğumuz bizden şanslı olsun, eğitim sistemi de henüz bunu destekler nitelikte olmadığına göre biz araştıralım”ın şekli değişti de hem ebeveynlerin sırtından yük indi hem de çocuklar hayata başarılarından ziyade başarısızlıklarının bilinciyle başlamıyor artık.

Peki, kötü müdür çocuğunuzun yeteneğini aramak?

Sevdiği işi keşfetmesine yardım etmek veya mutlu bir hayatı olsun diye mutlu olacağı alanı bulmaya çalışmak?

Yaratılmış bu dönemsel yöntem ve bunun gibi arayışlar yokken nasıl buluyordu insanlık kendini?

Bu üç sorunun da, sorulması gereken asıl soruyu görmemizi engellediğini fark edersek, büyümenin ve keyifli yetişkinliğin/yaşamın o kadar da didiklenerek, külfetle elde edilen bir şey olmadığını görüp rahat bir nefes alabiliriz.

Sofia’nın keşifleriyle önümüze serdiği yol, dünyanın da var olmanın da özünü anımsatıyor: “Derken deniz benimle konuştu. Dalgalar dalgadır. Martılar martı. Bulutlar buluttur. Sofia’nın tek yapması gereken Sofia olmaktır.”

Ve “olmak”, üretmemek anlamına da gelmez ki! Kendisiyle bağını kopararak büyümüş, öğretim sistemi içinde yetenekli olduğunda onaylanacağı alanları sınırlandırılmış, bu alanlarda kazanımlar elde edişine göre başarılı-başarısız diye etiketleneceği bilinciyle büyümüş yetişkinlerle dolu bugün dünya.

Her derste başarılı olup bir veya birkaçında uzman olmanız bekleniyor. “Neden” ise öğretim sistemince bilinçle yok edilen ilk soru olduğu için, çoğumuzun aklına düşmüyor. Neden tüm branşları bilmeliyim?

Matematikten iyi not almış ama muhakeme yeteneği gelişmemiş yüzlerce insan varken bir şeyler ters gitmiyor mu?

Elbette yaşamın işleyişine uyum sağlayabilme fikrine katılıyorum. Yaşamın işleyişinden ne kastettiğimize bağlı olarak tabii ki.

Doğum ve ölüm gibi, teknolojiyi, hayatımızı kolaylaştırırken çevreye verdiği zararları gözeterek kullanmak gibi, tıbbın gelişmesine sevinip ilaçlara müteşekkir olurken sağlık sisteminin ilaç sanayisince yönetildiğinin bilincine varmak gibi…

Uyum sağlama içgüdüsüyse, insanın doğasında var; büyürken kontrol edemeyeceğimiz şeylere kaygılanmayı öğrenip körelmiş biçimde artık ona sağır olsak da.

UYUMLANMAK AMA NASIL?

Sofia’nın dönüşümü yolculuğunda da uyumlanmanın nasıl’ı, adapte olmak ve asimile olmak arasındaki kafa karışıklığıyla keşfediliyor. Sofia’nın ailesi, uyum sağlamak yerine asimile olmaya çalışıyor farkına varmadan.

Kentte çiçekçi dükkânında son derece mutlu anne, kırsala taşınınca kendisini var eden üretiminden vazgeçiyor. Bu ekonomik eksiklik babayı daha çok çalışıp daha sinirli olmaya sürüklüyor.

Bütün bu kırsala taşınma planı, daha huzurlu, daha dingin, doğayla ve aileyle daha çok vakit içinken işler ters gidiyor. Yaşadığınız ortamı değiştirdiğinizde zihniniz hâlâ kaygılarla doluysa dışsal dinginlik size ne sağlayabilir?

Sofia da bu ters köşelere savrulan deneyimi şaşkınlıkla izliyor: “Babam koca bir ‘Hayır’a dönüştü… Ayrıca serbest çalışıyormuş... Bence babam köleye benziyor… Annem bir melektir. Hüzün meleği. Köye taşınmak uğruna çiçekçi dükkânını kapattı, yavaş yavaş soldu. Bahçesinde çiçekleri olsa da insanları özlüyor...” Ve ekliyor: “Buranın havası temiz olsa da insanı boğuyor.”

Sofia’nın doğayla uyumlanmasına paralel ilerleyen kendisiyle buluşma yolculuğu, sistemsel kaygılarla sarılı babayı hiç memnun etmiyor. Ebeveynleriyle çatışan bakış açısına rağmen Sofia, keşfettiği kendinden vazgeçmezken, pek çok çocuk kitabından farklı bir ters köşeyle yazar, ebeveynlerin Sofia’yı kendilerine örnek aldığı noktaya bağlıyor hikâyenin sonunu.

Aylaklar Kumsalı / Alex Nogues / Resimleyen: Bea Enriquez / Çeviren: Emrah İmre / 88 s. / 9+ / 2021.