Ayşe Kulin: Tüm kurumlarımızın tahribatı bir yanda, ahlaki çöküş öte yanda

Yazar Ayşe Kulin: Ülkeler tekne olmadıkları için batmazlar. Yalpalar ve savrulurlar. Fırtınalar, boralar atlatırlar. Biz de çok zor günlerden geçiyoruz.

15 Ağustos 2021 Pazar, 10:35
Ayşe Kulin: Tüm kurumlarımızın tahribatı bir yanda, ahlaki çöküş öte yanda
Abone Ol google-news

- Ülkemiz yanıyor. İçimiz yanıyor. Ruhumuz çöküyor. Melih Cevdet Anday’ın dizelerinde anlattığı gibi “Bir ülke ruhça çökerek yaşamaktan koparak batar.” Batıyor muyuz?

Ülkeler tekne olmadıkları için batmazlar. Yalpalar ve savrulurlar. Fırtınalar, boralar atlatırlar. Biz de çok zor günlerden geçiyoruz. Tüm kurumlarımızın tahribatı bir yanda, ahlaki çöküş öte yanda, bir de yangınlar ve depremlerle sınanmaktayız. Ne var ki ülkemiz düşman işgali altında değil. Borç içindeki Osmanlı ekonomik, ahlaki ve sosyolojik nedenlerle batmakta iken, ayrıca düşman işgali altındaydı. Evet, dünya yüzüne kırk bin yılda bir gönderilen o dahi bize nasip oldu ama onun davasına inanarak enkazdan millet yaratmayı başaranlar da bizim atalarımızdı. O büyük çöküşün altından kalkabilenlerin torunları, Ata’larından alacakları ilhamla, bugünleri de atlatır.

- Cumhurbaşkanı’nın halka her durumda ve her koşulda çay atmasını kimse yorumlayamıyor hatta anlamlandıramıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Etrafını sarmalayan akıllı danışmanlarından biri benden daha sağlıklı bir açıklama getirebilir bu soruya ama şahsen ben kötü bir niyeti olduğunu sanmıyorum. Bence çay poşetlerini halkın arasında onu sevenlere gül, sevmeyenlere de taş olsun düşüncesiyle savuruyordur.

- Otobiyografik kitap seriniz Veda ile başlıyor, Umut, Hayat, Hüzün ile devam ediyor Hayal ve Hazan ile son buluyor. Hayal ile seriyi sonlandırmayı düşünürken neden Hazan?

Neden Hazan? Çünkü Hayal’den sonra altı kitap daha yazdım ki, Kanadı Kırık Kuşlar ve Her Yerde Kan Var bence tarihe not düşen iki eserimdir ve nihayet geldim dayandım ömrümün sınırına. Önemli bir ameliyata girmeden önce, masada kalma olasılığını da gözden geçiriyor, bir hayat muhasebesi yapıyorsunuz. Henüz aklım başındayken yazarlık anılarımın bazılarını kayıt altına almak iyi bir fikir gibi geldi ama araya gündelik hayatın sıradanlığı ve komik olaylar da karıştı... Sonuç, Hazan’dır!  

- Hazan’ı okurken kah güldüm kah hüzünlendim. Haksızlıkların karşısında bile nezaketinizi bozmadan haykırışlarınızı okudum. Dürüstçe, tarafsızca ve cesurca. Özellikle 2008 yılında Frankfurt Fuarı’nda Türk Yılı kutlanırken davet edilmemeniz büyük ayıp. Hoş hayat herkese gerekli cevabı veriyor ancak sormak istiyorum. Gördüğünüz zorbalığın nedeni neydi sizce? Neler hissettiniz?

Tüm samimiyetimle söylüyorum, beni liste dışı bırakan veya bırakanların kim olduklarını ve bunu niye yaptıklarını hiç araştırmadım. Elbette öğrenmem mümkündü. Bunu asla istemedim. Olan olmuştu, öğrenmem durumu değiştirmeyecekti. Türk yılına katılamamış olmama nasıl üzüldüğümü Hazan’da anlattım. Sebebini ise, zorbalık olarak değil, pek insani bir duygu olan kıskançlık olarak düşünüyorum, hepimiz insanız sonuçta!

- Yazma yolculuğunuzda yaşadığınız her olayı dürüstçe, cesurca, tarafsızca yazmışsınız. Bu dönemde artık cesur olmak kolay değil. Her zaman sözünü sakınmayan, cesur bir kadın mısınız?

Buna bence siz karar verin. Doksanlı yıllarda yazdığım öykülerde dini cemaatlerin elinde hayatı kararan gençlerin ve kaybolan, izleri bulunamayan solcuların öykülerini  korkusuzca işledim (bkz. Geniş Zamanlar, Foto Sabah Resimleri), Türk/ Kürt sorununa tarafsızca parmak basıp her iki tarafın aşırı milliyetçileri tarafından lanetlendim, eşcinsellerin sokak ortasında öldürüldüğü yıl farkındalık yaratmak amacıyla Gizli Anların Yolcusu’nu, yazdım, Bora’nın Kitabı ile, kırsaldaki aile içi cinsel istismarın üzerindeki örtüyü çektim. Romanlarımda cinselliği mırıl mırıl değil, yüksek sesle seslendirdim ki özellikle kadın cinselliğini ayıp bellemişlere cinselliğin doğallığının altını çizeyim. Özellikle erkek şiddetine maruz kalan kadınları anlatmak için yazılan Bir Varmış Bir Yokmuş başta olmak üzere, tüm öykülerimde şiddet mağduru kadınlar vardır. Siyasi duruşumu ise hiç gizlemedim. Rahmetli Duygu Asena’nın yazdıkları varken cesur sıfatını hak etmeyebilirim ama samimiyetimin arkasındayım.

- Pandemi döneminde eşinizle birlikte yaşadıklarınız adeta günlük gibi. Bayıldım. Pandemi, Plaza, Panik günlerinde eşinizle birlikte neler yaşadınız? Ve şu an Urla’da PPP günleri devam ediyor mu?

Eve hapsolmuş ve haftada sadece 3 saat açık hava izniyle ödüllendirilmiş kişiler olarak sonuçta o evden aylar sonra ruhen ve bedenen yarasız ve tek parça halinde çıkabilmek bence büyük bir başarıydı. Evde iki televizyon bulunmasının bu başarıya katkısı yadsınamaz çünkü Engin pinpon topundan başlayarak golf, tenis, futbol ve su topuna dek, her boy topun hareketini büyülenmiş gibi seyreder, bense dört erkek çocuk anası olarak top görmeye ve toplara eşlik eden seslere hiç gelemem. Neyse ki aramızda tek ayrıştığımız nokta budur.

- Sizi okudukça yaşın ne kadar da önemsiz olduğunu bir kez daha anladım. Ruh ne olursa olsun kadın-erkek gözetmeden bedene inat asla yaşlanmıyor değil mi?

Aynen öyle. En ince ruhun bile bu konuda kafası hayli kalın. Bu durum bazen acıklı sonuçlarla varabilir ama bir yandan da insana sunulan müthiş bir armağan olmalı ruhun genç kalması. Ne yazık ki ağaçlar gibi her bahar bedenlerimizi yeşertemiyoruz ama karşılığında ruhumuz hep genç kalıyor. Buna da şükür!

- “Ruh ve go¨nu¨l ikilisi hadlerini bilmeyi o¨gˆreniyorlar diyorsunuz” Neden? Bu da bize toplumun bir öğretisi olamaz mı? Şahane, üreten üreten bir kadınsınız. Iris Apfel’a da bakınca tüm genellemelerin dışına çıkan rengarenk ve çok başarılı bir kadın görüyoruz. Yaş ilerledikçe Görünmez Kadın olmaya zorlanıyor olamaz mıyız?

Benim sözünü ettiğim, bazı kültürlerde kadınların sırf kadın oldukları için görünmez olmaya zorlanmasından daha başka bir olgu. Yaşlandığımızda kadınlar olarak görünmez olmaya zorlanmıyoruz, sadece erkekler bizi görmez oluyorlar. Neyse ki bu durum sadece belli coğrafyalarda geçerli. Bildiğim kadarıyla Avrupalı erkekler kadınların yaşı konusunda bizimkiler kadar takıntılı değil.

- Hayat amacını her daim canlı tutmak insanı canlı kılıyor sanki. Ne dersiniz?

Bilemiyorum çünkü hiçbir amacı olmadığı halde gayet mutlu ve çok uzun yaşayan insanlar da tanıdım, topluma faydalı olmaktan mutluluk duyanlar da. Ne mutluluğun ne de yaşam sevincinin tam bir tarifi var. Kimileri kendilerine biçilen hayatı, kimileri de kendi seçtikleri hayatı yaşıyor. Sanırım biz buna kader diyoruz.

- Eylül ayında 80. yaşınızı kutlayacaksınız. Bugünden geriye baktığınızda keşke dediğiniz neler var?  

Çok şey var. Elime o fırsat verilmişken Almancamı unutmayıp Goethe’yi, Farsça öğrenip Hafız’ı, Rusça öğrenip Tolstoy’u, Dostoyevski’yi kendi öz dillerinde okuyabilmek, üniversitede dinler tarihi okumak, resim yapmaya da vakit ayırmak isterdim. 70’li yıllarda Çiçek Çocukları sırt çantalarıyla Uzak Doğu yolculuklarına çıkarlarken ben evli barklı dört çocuklu, bitmez tükenmez sorumlulukları olan bir genç kadındım. 19 yaşındayken yaptığım çok kısa süren ilk evliliğim, gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemekti de diyemiyorum çünkü o evlilikten iki çok sevgili oğlum, dördü kız biri de erkek beş şahane torunum var. 200 yıl yaşamak mümkün olmadığına göre, keşkelerimi gerçekleştirmek bir başka gelişe nasip olsun, diyeyim.

- Kardelen Ali’nin hikayesi diğer Kardelenler gibi etkileyici bir o kadar da şaşırtıcı. Hikayesini sizden dinleyelim mi?

2018 yılında Şangay’da bir edebiyat festivaline davet edilmiştim. O sırada Şanghay’da yüksek lisans yapmakta olan bir Türk gencini bana mihmandar olarak verdiler. Aramızda konuşurken Kardelen’leri benim yazdığımı öğrenince çok heyecanlandı. Yetmedi, ben de bir Kardelenim, demez mi! Ali, ilk okuldan lise sona kadar TED’de okumuş, Boğaziçi Üniversitesi’ni bitirmiş bir delikanlı. “Kardelen bursu okula gitmeye gücü olmayan yoksul ailelerin kız çocuklarına veriliyor” dedim, “sen Kardelen olamazsın!”

“Ben güneyde pamuk toplayan tarım işçisi bir ana-babanın oğluyum. Sizin Kardelenleri yazdığınız yıl, ben de TED’in açtığı aynı sınava girdim, kazandım, ilkokuldan lise sona burslu okudum. BÜ’yü de burslu okudum, şimdi de burslu okuyor, cep harçlığı için de çalışıyorum” dedi ve telefonundaki resimleri gösterdi bana. Yıllar önce Doğu ve Güney Anadolu köylerinde aileleriyle tanıştığım, öykülerini yazdığım 26 kız çoğunun grup halinde çekilmiş resimleri vardı. Benim dokuz ve 12 yaşlarındayken tanıdığım kızların hepsi bir meslek sahibi olmuşlar. Kızların meslekler edinmelerinin önünü açan Atatürküme ve yoksul kız çocuklarının okula erişmesini sağlayan ekibe, başta Türkan Saylan hocam olmak üzere buradan minnetlerimi sunmuş olayım. Çağdaş eğitimle yetişen her genç için bu dünyada iş var ama gönül ister ki o iyi yetişmiş gençler birikimlerini kendi vatanlarında değerlendirebilecek alan bulsunlar.