Bamyan’dan Londra’ya bir sığınma hikâyesi... Emek Yurdakul’un yazısı...

Doğal veya insan eliyle yaratılmış felaketlerin içinden geçen ve onlarla başa çıkan karakterlerin hikâyelerini anlatırken çocuk edebiyatında toplumsal gerçekçi bir perspektifi benimseyen; Savaş Atı, Ay’a Kulak Ver, Anya’yı Beklerken ve daha nicesiyle tanıdığımız M. Morpurgo’nun yenisi Gölge, İpek Güneş Çıgay’ın çevirisiyle okurla buluşuyor.

26 Haziran 2021 Cumartesi, 00:04
Abone Ol google-news

Michael Morpurgo, Gölge’de, Afganistan’dan Londra’ya sığınmacı olarak gelen Emin ve annesinin yaşadıklarını, Emin’in, onun en yakın arkadaşı Matt’in ve onun Büyükbabası’nın gözünden aktarıyor. Anlatıcı her bölümde değişiyor; herkes kendi hikâyesini anlatıyor. Yazarın da girişte dediği gibi: “Üç kişi anlatıyor bu hikâyeyi: Matt, büyükbabası ve hakiki kahraman Emin. Onlar oradaydılar. Bunu yaşadılar. O yüzden, yaşadıklarını kendi sözcükleriyle, onların ağzından dinlemek belki de en iyisi.”

UZAK SANDIĞIMIZ YAKIN

Büyükanneyi kaybettikten sonra çiftliğinde, kendi halinde yaşayan büyükbaba; torununun isteğini geri üzerine Yarl’s Wood’a gidip Emin ve annesiyle görüşüyor. Onların durumlarına tanık olup başlarından geçenleri öğrenince büyükbabanın dünyayla ve kendisiyle bağı tazeleniyor.

Morpurgo, büyükbabanın dönüşümü üzerinden başka yaşamlara dokunmanın, birileri için bir şeyleri iyileştirmeye çabalamanın insanın kendisiyle bağını kuvvetlendirmesini sunuyor okura.

Emin’i görmeye gittiği, ülkelerine geri gönderilecek göçmenlerin tutuldukları Yarl’s Wood gözaltı merkezine girerken, “Matt’in beni izlediğini bilmesem, o noktada geri döner, arabaya binip eve giderdim. Ama kendimi utandıramazdım, onu yarı yolda bırakamazdım,” duygusunu yaşayan büyükbaba, Emin’le tanıştığı ilk anlarda da ne yapacağını bilemez haldedir.

Sohbetlerinin ilk saatini geride bıraktıklarında, Emin için “huysuz ve kavgacı” diyen gardiyana, “Seni buraya tıkmış olsalardı kendini nasıl hissederdin acaba? O yalnızca evsiz, umutsuz ve sınır dışı edilmek üzere olan bir çocuk!” diyemediği için kendisini Emin’e ihanet etmiş hissettiği bir noktaya evrilir.

Emin ve annesinin atlattıklarını, neyle karşı karşıya olduklarını ilk ağızdan dinlediğinde, durumun gerçekliğiyle yüz yüze kalacak, Emin ve annesine yardım ederken bulacaktır kendisini.

Büyükbabanın, yıllardır yapmadığı gazeteciliğiyle çözüm araması da belki geçmişte onda var olan bir yeri uyandırıyordur. (Tabi bu, okur olarak tahmin yürütebileceğimiz, hikâyenin bilmediğimiz bir yanı.)

Büyükbabanın, uzağında gibi duran dünya meselelerine aslında ne kadar da yakın olduğunu fark etmesi, belki elinden bir şeyler gelebileceğini anlaması, bugün insanlığın başına gelen pek çok şeyden korumaya çalışarak büyütülen çocukların yetişkinlik hallerine bir ışık tutmak gibi...

Her türlü insanlık felaketinden uzak tutarak, şiddet içeren durumları duyurmadan ve “Aman travma yaratmasın çocukta!” yaklaşımıyla büyütülen çocukların sorun yaşadığını fısıldarken, bir yandan da onların sorunlarla başa çıkabilme kapasitelerini küçümsediğimizi göstermiş oluyor Morpurgo, diğer kitaplarında da olduğu gibi.

EMİN, AFGANİSTAN VE GÖLGE

Ziyaretine gelen Büyükbaba’ya, “her şeyi” en baştan anlatıyor Emin:

“Dedemin anneme anlattığına göre, Afganistan bir zamanlar şimdiki gibi değilmiş. Bamyan, yani bizim yaşadığımız yer, çok güzel, huzurlu bir vadiymiş. Yiyecek bolmuş ve Peştu, Özbek, Tacik ve Hazara gibi farklı kökenden insanlar birbirleriyle savaşmıyorlarmış. Sonra yabancılar gelmiş; başta tankları, tüfekleri ve uçaklarıyla Ruslar…”

Emin, Afganistan’a olanları, Mücahit direnişçilerini, Taliban’ı, Amerikalıları, evlerinin, tarlalarının yakılışını ve mağaralarda yaşamalarını tek tek anlatıyor Büyükbaba’ya. Amerikalılara tercümanlık yaptığı için Taliban askerlerince götürülen babasını bir daha hiç göremeyişini de: “Babamı bir daha hiç göremedik. Yine de onu gayet iyi anımsıyorum. Ona dair anılarımı benden çalmayı başaramadılar.”

Babasından sonra hayatta kalacakları kadarını çalmak da Emin’e düşer ancak bir seferinde yakalanır. Annesi onun suçunu üstlenir. Yazar, Emin’in ağzından, annesinin bir elma çalmanın bedelinden kalanlardan söz ediyor ara ara, detaylandırmadan ama yaşadıklarının önemsizleşmesine de izin vermeden.

Kitaba adını veren Gölge, bu olayların sonrasında ortaya çıkıyor. Mağaraya gelen yara bere içindeki zayıf ve pis köpeği, önce kovalıyor Emin. Afganistan’da yaşadıkları yerlere köpek sokmadıkları için…

Ne var ki gitmiyor köpek! Annesinden ve ninesinden gizli geliyor, geceleri Emin’in yanına uzanıyor, sabahları da erkenden terk ediyor mağarayı. Londra’daki dayısının yanına gitmeye çalıştıkları yolculukta da yanlarından ayrılmıyor. Adını Gölge koydukları köpeğin hikâyesini de yolculukta öğreniyor Emin ve annesi.

ÇOCUKLARA YAZARKEN…

Sığınmacı olarak bir yere göç etme yolculuğunu, o sırada neler yaşandığını / yaşanabileceğini son derece gerçekçi, eğip bükmeden, okurun duygusuna yüklenmeden anlatmış Morpurgo.

Sınırlardan geçişler, paranın, eşyanın askerlerce çalınabilmesi, kimlik kontrolü aşamaları, daracık araçlarda büyük kalabalıkların insanlık dışı yolculuğu… “Asla pes etmemeyi” de böylece öğreniyor Emin.

Çocuklara, bir ülkenin gerçeğini, sığınmacı olma halini (mülteciliği), savaştan kaçmayı, kaçak göçleri, bazen de bu yolculukta ölündüğünü anlatırken dilini özenle kuruyor Morpurgo. “Şu ya da bu yazılamaz bir çocuğa,” demeden, kurguda boşluğa düşmeden diyor diyeceğini.

Dahası hikâyenin okuru üzeceğini, hüzünlendireceğini bilerek ama ajite etmedikçe okura ruh zenginliği, duyarlılık katacağı farkındalığıyla yapıyor bunu. Sonunu da anlatıyı, Büyükbaba’nın yeşeren umuduna tutunarak gazeteye Emin’in hikâyesini yazması, Yarl’s Wood’ta tepki için toplanan eylemciler ve Gölge’nin gelişiyle bağlıyor.

Afganistan’daki Savaşı, Yarl’s Wood gerçeğini, Askeri Bomba Arama Köpeklerini de kitabın sonuna iliştiriyor yazar. Çünkü kurgulanmış bir hikâye Gölge ancak yaslandığı yaşanmışlıklar gerçek…

Gölge / Michael Morpurgo / Çeviren: İpek Güneş Çıgay / Tudem Yayınları / 144 s. / 10+ / 2021.