Beden Dokunulmazlığı ve Kadın Bedeni: Kürtaj ve Ötesi

18 Haziran 2012 Pazartesi, 06:56
Abone Ol google-news

Kürtaj hakkı elbette kadınların yaşamsal sorunudur, ama asla sadece kadınların sorunu değildir. Homo sapiens’in ‘insan’ olmaya tırmanan yolunda, vites eriye takılacaksa, ilk feda edilecek olan doğal ki son kazanımlar olacaktır.

Kişi bedeninin dokunulmazlık kazanması, homo sapiens’in ‘insan’ olmaya yükselen ıstıraplı yolundaki göreli yeni bir aşamadır. Dünyanın çeşitli yörelerinde, çeşitli biçimler altında köleliğin hâlâ sürmekte olduğu anımsanırsa, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Malum, kölenin ne bedeni, ne fiziksel ve zihinsel emeği üzerinde tasarruf hakkı vardır; köle, tümüyle sahibine aittir.

Kişinin bedeni ve bedeninin yaratısı yani emeği üzerindeki pek doğal hakkının uygarlık tarafından onaylanmasının ilk aşaması köleliğin kaldırılması ise, daha yeni bir aşama cezai işkenceyi geçersiz sayan hukuki anlayış ve hukuki metinlerdir. Kişinin beden bütünlüğüne ve vücudu üstündeki tasarrufuna saygının son aşamalarından biri idam cezasının kaldırılması, bir diğeri kürtajın yasallaşmasıdır. ‘Beden dokunulmazlığı’ kavramı elbette sadece bireyin isteği ve onayı dışındaki fiziksel yaklaşmaların reddinden ibaret değildir; bu kavram, bireyin özel yaşamında bedenini doğrudan ilgilendiren yaşantılarla ilgili, resmi ya da gayrıresmi, dini ya da dindışı herhangi bir kişi, topluluk, örgütlenme ya da güç odağının müdahalesi olmaksızın karar verebilme özgürlüğünü de içerir.

Kavramsal açıdan insanlığın tümünü kapsayan bu gelişmelerin, fiili hayatta kadınları da etkilemesi, bin yılların kültürel önyargıları dolayısıyla kendiliğinden gerçekleşememekte, ek güvencelere ihtiyaç duyulmaktadır: İki önemli kavram ve uygulama var karşımızda, ‘kadın emeği’ ve ‘kadının insan hakları’. Bilindiği üzere, Marksist düşünce içinde Engels, kadının aileye verdiği emeğe -doğurarak, bakarak, büyüterek ve ev işi görerek-, pek isabetle ‘ev içi köleliği’ tanısını koymuştu. İşte ‘kadın emeği’ terimi, ‘ev içi köleliği’ ile ev dışında kadın istihdamı sırasında yapılan cinsiyetçi haksızlıkların birlikte kuramsallaştırılmasını içerir ve fiili çözüm yollarının bulunmasını öngörür.

‘Kadının insan hakları’ kavramı ise bin yıllardır kadın bedenini toplumun ve erkeğin mülkü olarak gören kültürel ve yasal kabullere karşı geliştirilmiştir ve Birleşmiş Milletler’in -Türkiye’nin de imzacısı bulunduğu- “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)” ile uluslararası hukukta ve imzacı devletlerin ulusal hukuk sistemlerinde yasallaşmıştır.

Altını çizelim: Kadın emeğinin hak ettiği karşılığı bulmasının önündeki engel ve kadının insan haklarına erkekten daha zor ulaşabilmesinin sebebi, kadın bedenini kadına ait görmeyen ataerkil kültür ve onun yasalardaki yansımalarıdır.

Kadın bedeni ile bu bedenin emeği arasındaki doğal kesişme noktasında durur, gebelik ve doğum! Birçok dilde, doğum sancısının ve doğurmak eyleminin karşılığı ‘emek’ sözcüğüyle verilir! Gebelik ve doğumla ilgili hususların (kürtaj dahil), bireyin gerek bedeni gerek emeği üzerindeki tasarrufları açısından, herkesten ve her şeyden önce kadına ve onun kararlarına bağlı olması gerekir. Nitekim kadının doğurma ya da doğurmama ve çocuk sayısına karar verme hakları -yöneticilerimiz işin bu yanından haberdar değillermiş gibi görünseler de- CEDAW tarafından güvenceye alınmıştır (CEDAW madde 16/ 1-5).

Gelelim kürtaj meselesine. Doğa kadını analık duygularıyla donatmıştır. Hiçbir kadın bedenindeki can tomurcuğunu, çok önemli sebepler olmadıkça, laf olsun diye fırlatıp atmaz, atamaz!

1960’larda, eczacılık fakültesinde öğrenci olduğum sıralarda anne ölümlerinin pek çoğu sağlıksız koşullarda çocuk düşürme yüzündendi ve rakamlar ürkütücü boyutlardaydı. Rahimlerine tavuk kemiği, firkete, örgü şişi sokarak ya da olur olmaz kimyasalları içerek canından olan gebelerin ‘kahir ekseriyeti’, yeni bir çocuğa bakabilecek maddi koşullardan yoksun, yoksul ailelerin analarıydı. Doğum kontrol haplarının ve ilgili tıbbi araçların insanlığın hayatına girişi 1960’lara rastlar. Türkiye, eskiden ‘halk sağlığı’ diye bir kavramın geçerli olduğu bir ülkeydi ve dünya standartları elden geldiğince izlenirdi! 1960’larda sağlık sosyalizasyonu tarzında başlatılan ana-çocuk sağlığı merkezlerinin çabalarıyla bilinçli doğum kontrolü ülkede bir iki yıl içinde yaygınlaştı; tablo değişti, anne ölümleri hayli azaldı. Gerek kadın hakları savunucularının, gerek hukukçuların ve sağlıkçıların çabalarıyla kürtajın dünyada yasallaşması büyük ölçüde 1970’lere rastlar; Türkiye bu gelişmeyi 1980’lerin ilk yıllarında benimsedi, kürtaj yasallaştı; hiçbir doğum kontrol yöntemi yüzde yüz sonuç veremediği için, sağlıksız düşükler sebebiyle -azalmış olsa da- süren anne ölümleri son buldu.* Demek ki ortaya çıkan tablo şudur: Kadının bireysel hak ve özgürlük sorunu olan kürtaj, aynı zamanda bir halk sağlığı meselesidir.

O zaman soralım: 80 milyonluk nüfusunun ‘kahir ekseriyetini’ işsiz ve umutsuz gençlerimizin oluşturduğu, işgücü fazlalığından mustarip kalabalık ülkemizde ne oldu da, yöneticilerimiz, otuz yıl önce son bulmuş bir ana ölümleri salgınını özellikle kendilerine oy veren yoksul kitlelerde diriltebilecek bir yöne sapmak üzereler? Ana-çocuk sağlığı merkezleri ve verdikleri doğum kontrolü hizmetleri niçin kaldırıldı ve -yetmedi- ardından niçin kürtaj yasaklanarak kadınlar ‘zorunlu gebeliğe’ mahkûm edilmek isteniyor?

Ananın hayatta kalma ve insanca yaşama hakkını hiçe sayanlar, doğmamış çocuğun yaşam hakkını savunduklarını boşuna öne sürmesinler. İnandırıcı olamıyorlar. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (Madde 5) “Kimse aşağılayıcı muameleye tabi tutulamaz” diyerek insan onurunu güvenceye aldığını umursamadan, tecavüze uğramış -onuru ayaklar altına alınmış kadını- bir de ‘zorunlu gebeliğe’ mahkûm etmeye heveslenenler, insanlıktan dem vurmasınlar. T.C. Anayasası’nın “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” diye vaz eden 17. maddesini unutarak, kimi koşullarda gebeliğin kadının maddi, manevi varlığını koruyup geliştirme hakkına imkân tanımayacağını bile bile, kadına zorunlu gebeliği kader biçmeye yeltenenler haktan hukuktan bahsetmesinler.

Kürtaj hakkı elbette kadınların yaşamsal sorunudur, ama asla sadece kadınların sorunu değildir. Homo sapiens’in ‘insan’ olmaya tırmanan yolunda, vites geriye takılacaksa, ilk feda edilecek olan doğal ki son kazanımlar olacaktır. Kürtaj yasağını, kişinin beden bütünlüğü üzerindeki tasarrufunu kemirecek acaba hangi başka yasaklar izleyecektir? Bu soru, kadın, erkek, genç, yaşlı, zengin, fakir her yurttaşın sorunudur ve kaygısı olmalıdır.

* Doğum kontrol haplarının kalp ve damar hastalıklarına yol açabilmelerinden dolayı, 35 yaş üzerine önerilmediği; ve rahim içi araçların hayati kanamalara sebep olabilme riski taşıdığı unutulmamalıdır.