Bir ‘göç’ hikâyesi

Roboski’nin sınır köylerine giden Göksel Göksu: Acılı insanlar, ne ayak bastığı toprağı tanıyor, ne de konuşulan dili anlıyor.

14 Eylül 2014 Pazar, 18:00
Abone Ol google-news

Gazetecinin görevi habere tanıklık etmek. Masa başında değil elbet alana giderek. Ezidiler’in IŞİD teröründen çileli kaçışı başladığı andan itibaren Cumhuriyet’ten muhabirler, yazarlar bölgeye giderek haberleri, yazılarını geçtiler. Zulmun ve zorluğun yorumu fotoğrafı sayfalarımızdaydı. CNN Türk’ten de Göksel Göksu da sıcak bölgeye giderek Ezidilerin dramını televizyon ekranına taşıdı. Göksu, orada tuttuğu her elin ve başını okşadığı her çocuğun, ayrı bir öyküsünün olduğunu söylüyor. Göksu, o hüzünlü yüzleri, içine işleyen bakışlarıyla kederli kadınların, acılarını, geride bıraktıklarını ve kaybedişlerini anlattı.

Sizi çoğu seyirci sadece televizyon habercisi olarak tanıyor. Esasında geçmişe gittiğimizde, jeoloji mühendisi olduğunuz gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Mühendisken habercilkle yolunuz nasıl kesişti?

Göksel Göksu: Evet aslında jeoloji mühendisliği eğitimi aldım ama eğitim hayatım boyunca bir yandan da Babıâli’nin kapısını aşındırdım. Haberci olmasam ne yapardım bilemiyorum... “Neden böyle?” sorusunu başta kadın ve çocuklar olmak üzere, insana dair aklınıza gelen her şeye, herkese yöneltebilirim.
Soluk alan ne varsa benim ilgi alanıma giriyor, hareket halindeki her şeyi izlemek görevimmiş gibi geliyor. Buna yer hareketi nedeniyle deprem de dahil.

Bir yudum su içmekten utandığınız oldu mu hiç?

Gelelim İŞİD’in katliamından kaçan Ezidiler’e… Bu trajedik olayı haber dizisi yapmak amacıyla sıcak bölgedeydiniz. Bu noktada mesleğinizi ve haberciliğinizi bir kenara bırakalım. Bir insan olarak neler hissettiniz?

G.G.: Bir yudum su içmekten utandığınız oldu mu hiç? Üç gün boyunca ağzına tek damla su koymamış onlarca çocuğun bilinç dışı sağa sola kayan bakışlarını görünce değil su içmek, o çocukların gözlerine bakmaya bile utanıyorsunuz. Ben insanlığımdan utandım o gözlere bakarken, zaten bakamadım da...

Oldukça zor bir durum. Soğukkanlılığınızı korumakta zorlanmış olmalısınız?

Elimdeki suyu daha 8-10 adım atmadan karşıma çıkan ve “su” diye ağlayan ilk çocuğa verdim ve o anda diğer çocukların çaresiz bakışıyla karşılaştım. Çok ağırdı benim için, boğazımda bir yumruk vardı sanki, saatlerce o yumrukla yürüdüm.Yürüdüm çünkü tüm çocuklara su veremeyebilirim ama o çocukların susuzluğunu, gözlerindeki korkuyu, annelerinin çaresizliğini, dinmeyen gözyaşlarını orada olamayanlara gösterebilirim. Oradaki gerçeği herkesin bilmesini sağlayabilirim. Kısacası bir elimin görevi o çocuklara su uzatmaksa, diğer elimin görevi de mikrofon uzatmak...

Her anı izleyiciyle paylaşmak mümkün olmuyor!

Orada yaşadığınız her şeyi, olduğu gibi tüm gerçekliğiyle bu programda yansıtabildiniz mi?

Televizyon görselliğe dayalı bir habercilik ve görüntü çoğu kez sözcüklerden çok daha etkili. Örneğin saçını okşamak için elimi uzattığımda bir çocuğun ani bir darbe geliyormuşçasına, korkuyla yerinden sıçraması beni derinden etkileyen bir ‘an’ iken, o anda kameraman arkadaşım kayıtta değilse ki değildi bu anı izleyiciyle paylaşmak mümkün olamıyor.

Ölümden kaçan her çocuk benim de çocuğumdu!

Yaptığınız haber dizisine nasıl tepkiler aldınız. Haber dizisi önümüzdeki günlerde CNN TÜRK’te belgesel olarak da ekrana gelecek. Sosyal medyada yer alan ve e-posta adresime gelen mesajlar genellikle çok olumlu. Ama bazı mesajlarda üzülerek şunu görüyorum: “Niye Türkmenlerin haberini yapmıyorsunuz?” ya da “Ne oldu da CNN TÜRK Ezidileri gündeme getirdi?” Ne olmuş olabilir ki? Ortada kirli, acımasız bir savaş var. Ve o savaşın mağdurları da masum insanlar, kadınlar, çocuklar, bebekler. Aç ve susuz kalmış bir bebeğin ya da çocuğun dini, dili, ırkı, milliyeti kimin umurunda ki? Benim umurumda değil. Umurumda olan tek şey onların “insan” olması. Ölümden kaçan her çocuk, benim de çocuğumdur biraz da... Göksu, “Bu acılı insanlar, ne ayak bastığı toprağı tanıyor, ne de konuşulan dili anlıyor’’ diyor.