Bir hayat deneyi!

Kutu, gerek para gerek başka korkular nedeniyle insanın alabileceği tüm riskleri ve kararları yazarın geniş hayal gücü ve oldukça sürükleyici bir anlatımla karşımıza çıkarıyor. Zaman ve bellek kavramlarıyla düelloya tutuşan Le Gendre, hem bir ütopya hem bir distopya sunmayı başarıyor.

21 Ekim 2020 Çarşamba, 19:09
Abone Ol google-news

“İki hayatımız vardır ve ikincisi,

yalnızca tek bir hayatımız olduğunu anladığımızda başlar.”

Konfüçyus

Shanel Kay, olgunlaşma sürecinde, bir yazar. Kopuk aile bağları, yanlış evlilik ve meslekteki zorluklar çoğumuzda olduğu gibi onda da yaşama dair korkuları tetikliyor. Henüz kırklarının başında olmasına rağmen, yalnız öleceği ya da yaşlanacağı fikriyle savaşamıyor. O günlerde, büyük bir gizlilik anlaşması içinde, düzenli ve yüksek bir maddi karşılığı olan bir teklifle karşılaşıyor: Sonsuz Gençlik!

Sonsuz Gençlik, yaşlanan hücrelerin gelişimini yavaşlatıp kök hücrelerin yayılımını artıran bir serumu “hayatının zirvesinde ve uzun süre müsait olacak” adaylar üzerinde denemek isteyen bir program. Kolay anlaşılır şekilde söylemek gerekirse bu program, kaçınılmaz yaşlılığa kesin bir çözüm sunuyor.

Kimi zaman Shanel Kay gibi ben de ölümden ya da yaşlanmaktan korktuğumu hissediyorum. Zamanın ellerimizden yere düşüşünü seyrettiğimiz bir akışın içindeyiz: bir yanda varlığını inkâr edemediğimiz yaşama içgüdüsü, diğer yanda malum bir yok oluş. Herhalde, bir gün hayatın sonlanacağını bilerek yaşama zorunluluğu, beraberinde ölüm veya yaşlanma gibi korkuları getiriyor.

“Sonsuz Gençlik” mümkün olsaydı eğer, bunun peşinden gider miyim? Gittiğimde neyi feda etmem gerekir, bu fedakârlığı yapacak cesarete sahip miyim? Üstelik sonuç garantisi yokken… Yazarın düşündürmek istediği sorulardan biri bu belki, kim bilir?

KUTU’NUN ANIMSATTIKLARI

Kutu, konusu ve yaptığı göndermelerle ilk olarak Akıl Defteri (Momento, 2000) filmini akla getirse de bana daha çok Deney (The Experiment, 2010) filmini anımsattı. Bilindiği üzere, bu film de daha önce Alman yapımı olarak vizyona giren Deney (Das Experiment, 2001) filminin bir yorumu olarak değerlendiriliyor.

Filmde, yine denek olarak insanların kullanılacağı bir psikolojik araştırma yapılıyor. Bu psikolojik-gerilim, büyük bir gizlilik anlaşması ve deneklere ödenen oldukça etkileyici bir katılım bedeliyle bu araştırma için ikna edilen yirmi altı kişinin, süreç içindeki yolculuklarını anlatıyor.

Her iki film de psikoloji tarihinde Milgram deneyleri adıyla bilinen, ruhbilimci Stanley Milgram tarafından 1961 yılında yapılan ve o dönemden itibaren çeşitli tepkiler alan araştırmadan esinleniyor.

Milgram deneyleri, bir Nazi subayının yargılanma sürecini çıkış noktası alarak, sıradan (yönetilen) insanların kendi vicdanlarıyla otorite arasında kaldıklarında, itaat etmeye “meyilli” olup olmadıklarını ölçmeye çalışıyor. Deneye katılacaklara düzenli bir ödeme yapmayı taahhüt ediyor.

BİLİM VE ETİK!

En az filmlerdeki sahneler kadar sert geçen bu deney dizisi, bugün hâlâ deneklere yaşattığı duygusal kaygı ve travmalar yüzünden bilimsel deneylerde “etik” kavramı üzerinden tartışılıyor.

Benzer türden bir etik tartışmasını, Étaine yani Shanel’in kız kardeşi yapıyor. Aynı zamanda biyolog olan Étaine, diğer tüm olasılıkların ve programın içeriğinin dışında deneklere verilen parayı ve yazar kardeşi Shanel’in para için riskli bir programa kaydoluşunu da sorguluyor.

Paranın, gerçek hayatta da kurgu film ve romanlarda yer verildiği gibi önemli bir ikna mekanizması olduğunu zaten biliyoruz. Ancak, bu mekanizmanın kendi hayatlarımızı göz ardı edebileceğimiz bir düzeye gelişi oldukça ürkütücü. Maalesef, 21. yüzyılın göbeğinde alım gücü düşük ülkelerden veya mültecilerden seçilip, para karşılığı ilaç şirketlerine kobay olup hayatını kaybeden binlerce insan olduğunu biliyoruz.

Kutu, gerek para gerek başka korkular nedeniyle insanın alabileceği tüm riskleri ve kararları yazarın geniş hayal gücü ve oldukça sürükleyici bir anlatımla karşımıza çıkarıyor.

FRANSA’DAN TÜRKİYE’YE UZANAN HAYAL GÜCÜ

Çocukluğunda oyuncu, çizer, iç mimar, motosiklet yarışçısı ya da öğretmen olmayı hayal edip ilkgençliğinde de bunların bir kısmını gerçekleştirdikten sonra yazar olmayı seçen Nathalie Le Gendre’ün ilk romanı 2003 yılında yayımlanıyor. Bugün yaklaşık on romanı ve ayrıca GPI - Grand prix de l’Imaginaire’in (Hayal Gu¨cu¨ Bu¨yu¨k O¨du¨lu¨) de sahibi olan üretken yazar, nadir rastlanan ve tedavisi mümkün olmayan bir hastalık nedeniyle uzun süredir tekerlekli sandalye kullanmak zorunda. Ne yazık ki, bir süredir ellerini de kullanamıyor.

Yazdıklarının dışında, hayat deneyimiyle de dikkat çeken 1970 doğumlu yazar, Türkçe edebiyata Kutu (Jeunesse eternelle) ile giriş yapıyor. ON8 tarafından yayımlanan roman, Azade Aslan’ın akıcı çevirisi ve Huban Korman’ın dikkat çekici kapak tasarımıyla okura ulaşıyor.

Çağdaş Fransız edebiyatının yükselen kalemlerinden Nathalie Le Gendre, Kutu ile bir ihtimalin kapısını aralıyor. Aynı anda hem bir ütopya hem bir distopya sunmayı başarıyor. Roman bittiğinde, zaman kavramına ilişkin pek çok soruyla baş başa kalıyorsunuz. Denebilir ki, Nathalie Le Gendre zaman ve bellek kavramlarıyla düelloya tutuşuyor. Bu düellonun sonucunu öğrenmek isteyen okurlarıysa heyecan ve gerilimle dolu bir yolculuk bekliyor.

Kutu / Nathalie Le Gendre / Çeviren: Azade Aslan / ON8 / 2020.