Bir roman karakteri gibi

Yılmaz Güney 30. yılında bugün hala tüm gençliğiyle aramızda.

11 Eylül 2014 Perşembe, 21:46
Abone Ol google-news

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ey sevgili dost... Rahmetli Mahmut Tali Öngören’in senin ölümünde yazdığı yazıya attığı başlığa benzer biçimde seslendim sana... Öyle ani, öyle beklenmeyen bir ölüm... Sadece 47 yaşında, belki en verimli olabilecek, en olgun çağında çıkıp gelen... Üstelik üç yıldır yaşadığın gurbet ellerinde...

Öylesine ki, ben dahil birçok dostunu yıllar boyu sana hasret bırakan, son bir kucaklaşmayı bile engelleyen bir hain ölüm... Ve de tam 30 yıl olmuş. Kim
derdi? Oysa görüntün hep taptaze, bıraktığın görsel anı tüm gençliğinle sürüyor. Hâlâ ülkenin kaderi üzerinde düşündüğü kadar Beyoğlu gecelerinin de hâkimi Çirkin Kral. Hâlâ Adanalı emekçi, sinema hastası delikanlı. “Umut”un yoksul faytoncusu, “Ağıt”ın zoraki eşkıyası, “Umutsuzlar”ın şehir gangsteri, “Arkadaş”ın kibar, ama kesin sosyalist aydını.

Dramatik öykü

Ve ne yazık ki hâlâ süren bir eşitsizlik ve sömürü toplumunda, tek kurtuluşu solda ve sosyalizmde bulmuş tüm bir kuşağın en has, en inanmış temsilcilerinden biri. Bunun bedelini de çok ağır ödemiş: Daha 22 yaşında bir yazısındaki “komünizm propagandası” suçlamasıyla tanıdığı ve iki yılını verdiği hapishaneye (o yazı bugün kim bilir nasıl masum gözükürdü!), 12 Mart’ın en baskıcı günlerinde yine dönüş yapan, coşku ve umutla çıkıp artık iyice olgunlaşmış sanatçı kişiliğiyle yeniden başladıktan sonra, bu kez katil suçlamasıyla ve çok uzun bir süre için dönen kader kurbanı talihsiz adam. Belki tüm dünya sinema ve (yazarlığın da düşünüldüğünde) edebiyat tarihinde görülegelmiş en acılı, en acıklı, en dramatik öykü... Daha çok filme ve romana konu olabilecek... Tüm bu adeta nefese nefese yaşanmış tarih içinde ben de seninle az karşılaşmadım. Anılarla, yitmiş dostlarla, kaçamak buluşmalarla dolu bir ilişki. Sevgili Onat’ın Sinematek’inde başlayan bir yakınlık... Votkayı habire içirip bana feleğimi şaşırttığın King Otel söyleşisi... Nadir Nadi’nin de katıldığı “Umut”un Mis Sokak’taki özel gösterimi... İkinci hapisliğinin sonlarına doğru, Selimiye Cezaevi’ndeki bir diğer söyleşimiz... Sonra, özgürlük... İç Levent’teki büro-evinde geleceğe umutlu bakışın... Fatoş’la tanışmamız... “Arkadaş”ın Kıyıkent’teki çekimlerine gelip yaptığım röportaj... O filmin ilk gösterimini yapacağımız gün gelen o korkunç “Yumurtalık haberi” üzerine, filmden önce ve gözyaşları içinde yapmak zorunda kaldığım kırık-dökük açıklama... Ve yeniden  bir hapishanede, bu kez İmralı açık tutukevindeki söyleşimiz... Seni son görüşüm.

Altın Palmiye

O yıllardaki yoğunluğum içinde bir pundunu bulup Fransa’ya gidememek, hele Şerif Gören’in “Yol” filminin önceden açıklanmayan bir sürpriz olarak katılıp Altın Palmiye aldığı Cannes 1982’de bulunamamak benim talihsizliğimdi. Ama benim açımdan dostluğumuz hep sürdü. Sen bu çok acı maceranın temel tesellisi olarak, dünyada “filmlerini hapishaneden yöneten tek sanatçı” unvanını kazandın. O enfes senaryoların ve de çekimleri izleyerek yönetmenlerine verdiğin ayrıntılı talimatlar sayesinde... Böylece “Endişe”, “Bir Gün Mutlaka”, “Sürü”, “Düşman” ve “Yol”, hep ve hâlâ senin
adınla anılıyor. Yönetmenlerini üzmek pahasına... Biliyorum, bunu istemezdin. Ama olay böyle gelişti. Yapıp ettiklerin hâlâ izleniyor, tartışılıyor. Yalnızca filmlerin ya da romanların değil. Ama “cinayetin” de... Çok da uzak olmayan bir zamanda, seni savunanlara karşı bir grup ünlü gazeteci “ama o bir katil” diye koro halinde bağrışmadılar mı? O olaydaki korkunç kışkırtmayı, adeta bir komployu sezdiren meydan okuma tavrını dikkate almadan?  Bence Yumurtalık olayı, ardında karanlık bir entrika olan bir komplo, yönetimin istemediği bir sanatçıya kurulmuş korkunç bir tuzaktı. Ne yazık ki değerli bir insanın hayatına, önemli bir sanatçının ise yıllar boyu hapislerde çürümesine yol açtı. Ve ülkemizdeki sayısız cinayet gibi, bunun da izi sürülemedi, ardındaki esrar perdesi aralanamadı. Ne yazık!..