Biz nefret ettik, onlar öldü

İletişim Yayınları’ndan çıkan “Biz De İnsanız Yavrum Ya!/Nefret Suçları: Vakalar, Tanıklıklar”, Türkiye’de çok işlense de, üzerine pek konuşulmayan nefret suçunun 12 mağduruyla tanıştırıyor bizi. Nefret üzerine büyük laflar etmek yerine, sonuçlarını gösteriyor; yaşamlardaki acısını, özlemini. Belki gördükçe nefretimizden arınırız diye...

10 Ocak 2015 Cumartesi, 23:26
Abone Ol google-news

“Biz de insanız yavrum ya! (…) 72 buçuk millet varsa şu Türkiye’de, biz hiçbirini ayırmayız daha Türkçesi. (…) Bizde ayrım yoktur çocuğum. Ama onlar ayırdı. (…) Bir Roman nasıl yaşar? Sizin nasıl bir yaşantınız varsa biz de aynısıyız. Sen mesela okula gidiyorsan, biz de aynıyız. Askere gidiyorsan, biz de aynısıyız. Hep biriz yani. (…) Kaç kişiysek burada kanımız bir, canımız bir bizim. İşte bunu bilen yok.”

Böyle sesleniyor Gülizar Özer, İletişim Yayınları’ndan çıkan, nefret suçlarının mağdurlarına ses olan kitapta. Kitaba adını veren de onun bu söylemi. “Biz de İnsanız Yavrum Ya / Nefret Suçları: Vakalar, Tanıklıklar”, Türkiye’de nefret suçları üzerine en kapsamlı sözlü tarih çalışması. Gündemimize Hrant Dink cinayeti vasıtasıyla giren “nefret suçu” yasalarda hâlâ sağlıklı şekilde yer almasa da ülkemizde en çok işlenen suçlardan. Yine de pek bilinmiyor tanım. O sebeple söyleyelim; nefret suçu için gerçekleştirilen fiilin bir suç teşkil etmesi ve bu suçun işlenmesindeki temel nedenin “önyargı” olması gerekiyor ve fail bu suçlarda, mağdurun kendisinden çok ait olduğu kimlikle ilgileniyor. O gruba bir mesaj yolluyor: “Ya sev, ya terk!”

Kitabın yazarları gazeteci-yazar Esra Açıkgöz ve akademisyen Hakan Alp, işte bu mesajın yollandığı 12 kişiyle tanıştırıyor bizi. “Askerde öldürülen Ermeni genç Sevag Balıkçı… ‘Saçı uzun, lens takıyor’ diye saldırıya uğrayıp öldürülen Aykut Alıcı… Cezaevlerindeki ‘teröristlerin’ haklarını savunuyor diye linç saldırısına uğrayan avukat Behiç Aşçı… Bir protestoda panzere çıktığı için başbakanın ‘Kadın mıdır, kız mıdır’ sözlü tacizine ve sonrasında polis şiddetine maruz kalan Dilşat Aktaş… Kuzeni askerde öldürüldüğü gün, sırf Kürt olduğu için ‘terörist’ denilerek linç girişimine maruz kalan inşaat işçisi Fevzi Çelik... ‘Roman’ olduğu için linç güruhlarına hedef olan Koca ailesi…

Hıristiyanlığı seçtiği için ölüm tehditleri alan İhsan Özbek… Cinsel kimliğinden dolayı ağabeyi tarafından işkenceye uğrayan, öldürülmek istenen Öykü… Maraş katliamını yaşayan Sevim Polat… Bedensel engelinden ötürü ayrımcılığa uğrayan Şafak Pavey…”

Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ve Melek Göregenli’nin nefret suçu üzerine aydınlatıcı makaleleri de yer alıyor. Ama yine de biz kitabı ruhuna uygun tanıtalım; tıpkı yazarlarının, araya girmeden anlatıcıları doğrudan bizim gözümüzün içine baktırdığı gibi. Kim bilir, belki onların gözüne bakarsak kalplerimize ekilen nefret tohumlarını kurutabiliriz... İşte size o gözlerden ikisi; askerde öldürülen Ermeni er Sevag Balıkçı’nın anne-babası Ani-Garbis Balıkçı ile saçı uzun, lens takıyor diye 14 Ağustos 2010’da Küçükçekmece’de öldürülen Aykut Alıcı’nın anne-babası Songül-Ahmet Alıcı.

 

Benim oğlumun suçu neydi?

Ahmet Alıcı: Aykut, 90 doğumlu... Pamukkale Üniversitesi’ni kazanmıştı, keşke götürüp verseydik, uzak olduğu için biraz, ayrılmak istemedi bizden. Bilmiyorum, acaba verseydik bir şey değişir miydi?.. Maalesef kapımızın önünde çocuğu koruyamadık. Mutlu, hareketli bir çocukluk geçiriyor Aykut. R’leri söyleyemeyerek kurduğu cümlelerle, sazıyla çaldığı türkülerle ailede ayrı bir yeri var. Süslü, saçına başına büyük özen gösteriyor. Mahallede dikkat çekmesi biraz da bundan. Songül Alıcı bu durumu, “O bir de Aykut’un belki böyle giyim tarzından, kıyafetinden, saçından, dedi ki, vururum nam kazanırım” diyerek anlatıyor.

Songül Alıcı: Cuma günü arkadaşlarının orada oturmuşlar, bir şeyler, işte muhabbet ediyorlar diyelim. Getiriyor motoru ayağına çarpıyor. Haliyle canı acıyınca kalkıyor, tepki veriyor. Orada da bir kalabalık grup oluşuyor. Araya giriyorlar. Eve geldi, ama hiçbir şey anlatmadı. Anlatsaydı... Ertesi sabah oldu. (...) Bayanın biri aradı, “Songül Abla, çocuklar kavga etti burada”. (...) “Hayırdır”, dedim, “çocuklar ne oldu, ne oldu anne kurban?” (...) “Tartıştık”, dedi, “vuruştuk”, dedi, “Bizi kovaladılar karakola sığındık”. Neyse… Yaz, sıcak, 14 Ağustos. Ben de artık uyuma şeyimi giymişim... Aykut fırladı odasına, pantolonunu aldı. Dedim, “Aykut nereye gidiyorsun?” Dedi, “Aşağıya gideceğim”. “Niye?” dedim. “Okey oynayacağız”. Kahve de hemen burada, gözüküyor... Dedim ki, “Oğlum inme aşağıya”. “Aman”, dedi, “sokağa da mı gelirler”, böyle elini salladı, “kimse gelmez. Rahat ol.” (...) Balkona hızlı bir şekilde gelişte böyle grup Aykut’un üstündeydi. Böyle bakınca bıçak göğsünde. Demirlere hızlı bir şekilde vurdum, hani bıçağı görmesem derim ki, kavga var. Çığlık attım; “Yetişin Aykut’u bıçaklıyorlar” deyişte böyle döndüler, -bilhassa o katilin gözlerini hiç unutamıyorum-, bana baktılar. Zaten ben oradan koştum, şuraya yetiştim, oğlumun sesini duydum, çığlık attı; “Anne beni vurdular!” İndik aşağıya, sağa sola baktık, eve yönelmiş önce, terliğinin biri tam kapının önünde, biri de ilerde düşmüş. Taksiye göğsünü tutarak koşmuş... Düşün annesin, koşuyorsun, taksi diye bağırıyorum, taksi yok. Aşağıda hastane. Gittim hastaneye, yalvarıyorum doktorlara, beni içeri alın. Diyorlar, ameliyathanede. Habire kan istiyorlar. Kanlar geldi, sonra saat kaçtı, açıklama yaptılar bize: “Oğlunuz vefat etti”.

Ahmet Alıcı: Aykut ayağa bile kalkmamış, mesaj çekerken oluyor yani bu. Düşün, direkt tutuyorlar, Celal kalbine bıçağı indiriyor! Sonrası uzun, yorucu bir adalet arayışı ve hayal kırıklığı; yargılanan altı kişiden beşi beraat ediyor, biri müebbet alıyor. Kızgın anne Alıcı; “Bir kişi müebbet almış ne olacak ki? Yanındaki yandaşları gelmeseydi Celal, Aykut’u vuramazdı”… Yargıtay’dan haber bekliyor. Olmadı AİHM’e gidecek. Bu adalet arayışı sadece Aykut’la sınırlı değil, diğer oğulları Aytaç için de. Zira yargılananlar hâlâ kapılarının önünde geziyor:

Ahmet Alıcı: Bir gün geldim, oğlum Aytaç isyan ediyor. Ne oldu oğlum? Az önce omuz attılar bana, diyor. Üç kişiydiler, biri o tutuksuz yargılanan. Biz hemen durmadık, avukatı aradık. Karakola gittik. Üç gün sonra yine geçti. Songül aşağıdaydı, torun kucağında.

Kitapta, sık sık aynı soruyu yöneltiyor Songül Alıcı. Havada her asılı kalışında daha da acıtıcı bir boşluk bırakan aynı soruyu; “Suçu neydi oğlumun? Suçunu sormak istiyorum. Yani bu ölüme götürecek suçu neydi oğlumun?(...)Yani bunu öğrenmek istiyorum ölmeden. Suçu neydi? Yaşadığım sürece o sekizi bulunana kadar, mücadelemi vereceğim”.

 

Askerde Ermeni bir erdi, öldürüldü...

Sevag Balıkçı, Batman Gümüşgörü Jandarma Karakolu’nda askerlik yaparken er Kıvanç Ağaoğlu tarafından vuruldu. Üstelik de 96 yıl sonra ilk defa 24 Nisan Anması ve paskalya bayramının aynı güne denk geldiği bir tarihte; 24 Nisan 2011’de. “Ülkemden utanmak istemiyorum” diyordu kendisiyle yapılan her söyleşide annesi Ani Balıkçı. Ülkesinden utanmaması için istediği tek şey; oğlunun katilinin adil yargılanmasıydı. Mahkeme olaya “kaza” deyip Ağaoğlu’na 4 yıl 5 ay 10 gün ceza verdi. Ani ve Garbis Balıkçı hâlâ adalet arayışında.

Ani Balıkçı: 86 doğumlu Sevag, 7.5 aylık doğmuştu. Ufak doğduğu için sırf gözleri ve kirpikleri görünüyordu, diğer organları tam gelişmemişti. Kuvözün içindeydi. Sevag adını vermek istedim, çünkü siyah göz demek... (...) O gece yarısı deli gibi hastaneye koştuk çünkü morarmaya başladı Sevag. Hastaneye zor yetiştirdik. Biz hatta eşimle “Ne yapalım, kader buymuş” dedik. Ama birden ağlama sesi geldi! O gece üç kere kalbi durdu. 23 Nisan’ı 24’üne bağlayan geceydi... Okula gidip 23 Nisan’ı çocuklarla kutlayacaktım, ama tabii gidemedim. Benim için oğlum o tarihte öldürülmeden önce, 23 Nisan, 24 Nisan çocuk bayramıydı ve ben 35 yılımı, çocukları bugüne hazırlayarak geçirdim. Siyah gözleriyle her insanın içinde iyilik arayan, sevecen bir çocuk Sevag. Hiç tüfekle, tankla oynamadan büyüse de askerlik vakti gelip çatıyor. Dönüşüne 24 gün kala, biletinin bile alındığı bir zamanda:

Garbis Balıkçı: Son; 23 Nisan akşamı eve geldim 18.30-19.00 suları. Annesiyle konuşuyordu. Ben de aldım telefonu. Ertesi gün de 24 Nisan, bizim paskalya bayramımız. Tarih, 2011. Telefonda konuştuk. “Çiğköfte yapıyoruz baba” dedi. “Rakı, şarap var mı orada?” “Yok baba öyle şeyler” dedi. “İyi o zaman kola içersiniz”... Böyle şaka yaptım. “Baba gelirsem bana bir araba alırsın, de mi” dedi. “Yeter ki, sen gel de, alırız.” (...) Tabii ertesi gün 24 Nisan. Pazar günü. Saat 2 sularıydı, kiliseye gidip duamı yapayım, dedim. Hep oğlum için dua ettim; “Sağsalim gelsin”. Meğersem ben dua ettiğimde, o zaten ölmüş…

Ani Balıkçı: Kozluk Son Haber, diye yazınca çıktı; “İki er şakalaşırken yanlışlıkla ismi belirli olmayan bir kişi tarafından S. Ş. Balıkçı vurulmuş, otopsi için hastaneye gitmiş”... Gitti oğlan, dedim! Sonra tabii burada çığlıklar, kendimizden geçtik, dünya yıkıldı... (...) Hâlâ 24 Nisan gelmiyor benim aklıma. Çünkü ben oğluma özellikle “Öyle bir günde böyle bir şey olmuş” filan demedim. Hepimiz biliyoruz, öyle olaylar var. Mesela ben bir kılıç artığı ailenin torunuyum. Dedem ve babaannem. İkisi de 4 çocuğunu ve eşini kaybediyor. Ortalık durulduktan sonra Sivas’ta birleşiyorlar, evleniyorlar. Yine dört çocukları oluyor. Biri birinin adını, biri birinin adını koyuyor ve bir gün eşi çıkıp geliyor dedemin... Nasıl bir acı! Anlatırken kötü oluyorum. Fakat babaanne kabul etmiyor. Kadın, o hengâmede tek çocuğuyla Halep’e kadar gitmiş, o çocuk sırtında. Bir Arapla oturmak zorunda kalmış. Arap onu kurtarmış. Sonra Arap’ı kandırıp köyüne geri gelmiş. Bir gün bir genç çocuk geliyor köye, “Baba” diye. “Sen kimsin?” “Senin oğlunum”. Dedem, “Ben de geleyim, seni göreyim” diyor. “Gelme baba, ben Müslüman oldum” diyor. Şimdi benim Malatya’da dededen öz bir soyum var, ama kim bilmiyorum, araştırmak da istemiyorum. Bunlar olmuş, ama yine de bu devirde bunu düşünmedim ben hiçbir zaman, ama düşündürttüler! Sevag birdi, bin ettiler! 24 Nisan’da tüm ülkelerde Sevag anıldı. Sevag kimdi ki? Evet, Hrant biriydi, bir gazeteciydi, herkese göre çok konuşuyordu, şimdi doğru konuştukları ortaya çıktı, ama günaydın! Sevag hiç kimseydi ya, normal bir aile çocuğuydu. Ama birilerine gözdağı vermek istendi, açıkça belli bu... Balıkçı çifti ilk defa oğullarının ellerinden alınmasıyla kendilerini bu kadar “Ermeni” hissediyorlar. “Öteki” olmak ilk defa bu kadar sert çarpıyor çünkü yüzlerine. Üstelik üzerlerine sinen acı, sadece 1915’le sınırlı değil.

Garbis Balıkçı: 6-7 Eylül 1955’te Gedikpaşa’daydım. Kadırga’ya giderken, bir Rum kilisesi vardı. Hâlâ durur. Altında da simitçi fırını vardır. Biz de o kilisenin tam karşısında otururduk. O zaman ufağım ben. 6 Eylül’de kilisenin çanının yandığını gördüm. Rahmetli babaannem bizi içeri gönderdi. Biz de çocuğuz, ikide bir gelip bakıyoruz, gökyüzü kıpkırmızı oldu. Papazın birinin sakalları yanıyor. Hiç unutmuyorum onu. Sadece oğul kaybetmekle bitmiyor acı, bir de adalet arayışında yaşanılanlar var. İki yıl boyunca mahkeme için İstanbul-Diyarbakır arasında mekik dokuyor, katilin tetiği çeken parmaklarına takılı gözlerle hâkimi dinliyorlar. “Normalde adalet yok da Ermeniye hiç yok, daha doğrusu ötekiye” diyor acısının vurduğu sesiyle Ani Balıkçı ve bizden az da olsa acısını hissedebilmemiz için sadece bir şey istiyor: “Çocuklarınıza sarılırken Sevag’ı, annenize sarılırken benim gözlerimi unutmayın!”