Bizde ölçü 90-60-90

Füsun Demirel, son oyunu “Şişman Güzeldir” ile izleyiciyle buluştu. Kadın bedeninin metalaştırılmasını ve sistemin kadına dayattığı güzellik anlayışını mizahi bir dille eleştiren oyun, Dario Fo ile Franca Rame’nin yazdığı metinden uyarlandı. Demirel, “Biz oyunda kadın bedenine dışarıdan müdahaleleri tartışıyoruz aslında. Tamamıyla sistemin dayattığı bir durum olarak gördüğümüz için olayı... Kadınlar için muazzam bubi tuzaklarıyla dolu bir süreç var, sağlıkları tehlikede” diyor.

20 Ocak 2020 Pazartesi, 14:31
Abone Ol google-news

Füsun Demirel, yeni bir Dario Fo - Franca Rame oyunuyla sahnede. “Şişman Güzeldir” adlı oyunda internet üzerinden insanlarla iletişim kuran ve onlara hayatla ilgili tavsiyeler veren Rozi karakteriyle karşımıza çıkan Demirel, kariyerinde 70 kadar sinema filminde oynamış ödüllü bir oyuncu. Sosyalist ve feminist kimliğini saklamayan ünlü oyuncuyla son oyunu vesilesiyle bir araya geldik ve kadının sistem tarafından metalaştırılmasından girip geç yaşta anne oluşuna kadar çeşitli konulara daldık.

Oyunu, Demirel’in 12 yaşındaki ikizleri de sınıf arkadaşlarıyla birlikte izlemiş ve beğenmiş. Sonunda da sahnedeki çikolataları aburcuburları bitirmişler. 

- Yeni oyununuz “Şişman Güzeldir” daha önce 90’lı yıllarda Devlet Tiyatrosu’nda “Kadınlardan Konuşalım” adıyla oynanmıştı. Sizin oynadığınız versiyon aslında bir uyarlama değil mi?

Evet, bizim versiyonu biraz benim kendi hayatımda şişmanlık üzerine yaşadığım sorunları, bütün o maceraları da katarak oluşturdum. Uyarlamayı bütününde Mert Küçülmez yaptı. Oyunun rejisi ise bana ait. Çok acısını çektiğim, yakın hissettiğim bir metin “Şişman Güzeldir”. Aslında hep şunu söylüyorum, şişmanlığım yüzünden ben konservatuvara giremedim 17 yaşında, bu çok bilinen bir hikâyedir. Ve o tarihte dedim ki böyle bir oyuncu olacağım ben, zayıflamayacağım... 61 yaşına geldim, hâlâ direniyorum ve sonunda kilo vermeyip şişmanlığı sahnede tartışmaya karar verdim. Şişman güzeldir diyoruz.

KADINLAR HEP OBJEDİR!

-  Kadının bedeniyle olan ilişkisine dışarıdan yapılan bir müdahale var değil mi? Yani işte zayıflayacaksın, fit olacaksın, belli ölçülerde olmalısın gibi... Nasıl yorumluyorsunuz bu durumu? Neden kadınlar hep bununla boğuşmak zorunda?

Özellikle ideal kilosundan 3 kilo, 5 kilo fazla ise kadın -tabii erkekler de bu tuzaklara düşüyorlar ama özellikle kadın- sistem içinde zaten metalaştırılmış durumda olduğu için, biliyorsunuz reklamlarda da kadınlar hep objedir, sistemin dayattığı bir şey bu... Ve kadınlar eğer barışık değilse bedeniyle, sistemin dayattığı ideal beden hikâyesinin içine düşüyorlar ve bütün bir yaşam boyu dünya kadar paralar harcıyorlar, bütün mesailerini buna veriyorlar, neredeyse denemedikleri hiçbir şey kalmıyor. Bu sonsuz bir şey... Bir şey çıkıyor diyelim kadınları zayıflatmak için, bir bitki, bir ot, bir şey çıkıyor ya da bir ilaç çıkıyor kadınlar bunun deniyorlar; ertesi yıl başka bir şey çıkıyor, hadi onu da deniyorlar falan... Özellikle Türkiye’de çok yaygın olan bu mide küçültme operasyonları, mide botoksları gibi direkt bedene ağır müdahaleler yüzünden organlarını bu uğurda kaybetmeye başlıyorlar insanlar. Neredeyse organsız kalacağız. Bu normal bir şeymiş gibi algılanıyor ve bunun sonuçlarını da üstelik sağlık anlamında biz bilmiyoruz...

- Doğru, çok kısa bir geçmişi var bunların. Etkilerini bilemeyiz henüz.

Aynen öyle, 10 yıl sonra 15 yıl sonra o operasyonları geçiren insanlar neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlar, tıp da bunu bilmiyor, bu soruyu yanıtlamıyor. Artık yaşamlar riske ediliyor bu uğurda. 

- Sporda da bir dönem aerobik modası vardı, sonra yoga, pilates geldi. İnsanların üzerinde “mutlaka yürümelisin” gibi spor baskısı da var değil mi?

Aynen, sistem aslında bütün bunları hazırlıyor ve paketleyip kurdeleleyip, parlatıp, cilalayıp sunuyor. Beni asla yanlış anlamalarını hiç istemem. Vejetaryenlik, hatta onu geçtik veganlık meselesine de ben biraz böyle bakıyorum. O insanların yüreklerinde neleri taşıdıklarını ve nasıl vegan olduklarını biliyorum. Bu acımasız sistemin içinde bir çeşit arınma yaşıyorlar. “Ben hiçbir canlıya zarar vermeden hayatımı sürdüreyim” istiyorlar. Süt içmeyeyim, peynir yemeyeyim, et yemeyeyim diyerek hayvansal ürünleri vicdanen reddediyorlar ama bir bakıyorsunuz, öbür tarafta korkunç bir vegan üretimi ortaya çıkıyor. Peynirleri, başka ürünleri... Piyasa oluşuyor ve orada trilyonlar dönme başlıyor. Bazen kuşkulanıyorum. Her şey biraz sistemin yönlendirdiği gibi ilerliyor.

- Rozi, sizin canlandırdığınız karakter, aslında kendiyle barışık biri. Gerçi internette, radyoda kendini göstermediği bir alanda ama...

Rozi’yi aslında çok seviyorum. Obez bir kadın. Zaten bedeni yüzünden kocası aldatmış, terk etmiş, yalnızlığa mahkûm edilmiş bir kadın. Küçücük bir stüdyo dairesinde dış dünyadan tamamen kopuk, bedeniyle dışarıda var olamıyor, bir iş sahibi olamıyor. Obezlere iş imkânı zaten yok, dolayısıyla kendine öyle bir şey yaratmış, bedenini göstermiyor ama güzel bir sesi var. Sesiyle canlı radyo bağlantıları yapıyor. Milyonlarca hayran kitlesi oluşmuş. Rozi’yi hiç kimse görmemiş ama sesiyle ona âşık olan erkekler var. Onun önerilerini takip eden bir sürü kadın var. Bu da Rozi’ye hayat veren, onu diri tutan bir şey.

Görülmüştür, filmiyle bu yıl iki ödül aldı Demirel. Ankara Uluslarası Film Festivali, Adana Altın Koza Film Festivali’nde... SİYAD adaylığını ise yeni öğrenmiş, “Çok heyecanlandım” diyor. 

BEDEN ÖNEMLİ, TECRÜBE MÜHİM DEĞİL

- Kızıyla ilişkisini de çarpıcı bir şekilde aktarıyorsunuz...

Radyoda Rozi ama aslında değil. Asıl hayatında Mattea, Rozi onun radyodaki kimliği. Rozi olduğunda, kendinden çok emin, azıcık seksi bir kadın, cinselliğini sunmayı seven bir kadın ama Mattea’ya baktığınız zaman, darma duman, dağınık sinirli, kızına bağıran, hayata öfke dolu bir kadın. İki ayrı kişilik gibi vermeye çalıştım. Kızına baktığınızda, annesinin şişmanlığından dolayı hayatı boyunca beden takıntısı olmuş, 36 beden ve bedeniyle görüntüsüyle iş bulabilen birisi... Böyle bir olay da var gerçekten. Çok ilginç bir şey söyleyeceğim. Geçen gün evimden çıktım, evin hemen yanındaki otoparkta duran bir arabanın üzerine şöyle bir ilan asmışlar. “Bir mağaza için 36-38 beden bayanlar aranmaktadır. Parantez içi, iş tecrübesi önemli değildir.” İşte, oyunda anlattığımız şey. Böyle bir anlayış var. Genç kadınlar AVM gibi yerlerde tamamen bir vitrin gibi sunuluyor biliyorsunuz. Onların olmazsa olmazları var. Saçları düz fönlü olacak, ince topuk ayakkabı, etek ya da dar taytlar giyeceksiniz, alıcıya bedeninizi vitrin gibi sunacaksınız. Oyunda bunu da anlatıyoruz. Mattea’nın kızı Anna böyle bir işte çalışıyor. İki kadının hayata bakışındaki çelişkileri, çatışmaları, uzlaşamaz durumları sunuyoruz ama sonuçta anne ve kız. 

-  Anne-kız arasındaki o çelişkiyi çok güzel veriyor oyun.

Biz aslında komedi yaptık. Her zaman olduğu gibi Dario Fo’nun dilinden, mizahla toplumsal taşlamaları anlatıyorum ama anne-kız hikâyesi müthiş bir trajedidir. Özellikle finalde insanın bir tarafına yumruk gibi bir şey geliyor tıkanıyorsunuz.

-  Franca Rame’nin de etkisi var herhalde...

Tabii Fo kadar onun da emeği vardır. Yarı yarıyadır. Hakikaten metinler oluşurken Franca çok şey katmıştır. “Tecavüz” oyunu örneğin bizzat Franca’nın başından geçen olaydan oluşturduğu bir metindir. 

ÇOK YALNIZ KALDIĞIMDA DEDİM Kİ...

-  Siz sinemada da tiyatroda da çok önemli,  güzel, akılda kalıcı roller oynadınız. Bedeninizden dolayı alamadığınızı düşündüğünüz bir rol oldu mu?

Kesinlikle tabii ki. Yüzde yüz. 70’in üzerinde sinema filmlerinde oynamışım, o filmlere baktığımda rollerim hep ikinci kadın, yardımcı kadın gibiydi ağırlıklı olarak. Büyük Adam Küçük Aşk’ta bir Sakine vardı, onu ben oynadım ama pek çok filmde ikinci kadını oynadım. Düşünüyorum, başroldeki o kadınları niye oynamadım? Yani, bazen şunu istiyorsunuz oyuncu olarak, bu hikâye içinde daha fazla şeyi sırtlanayım, daha fazla yükü alayım ama bedenle ilgili... 90-60-90 Yeşilçam’ın da kuralı budur... 

-  Bu “kurallar”la da belli rollere, bazen komedi tiplerine sıkışıp kalıyorsunuz.

Bütün sektörde var bu kurallar. Biraz kilolu olduğunuzda, onların ölçülerine göre, kaşın, gözün, ağzın, burnun öyle değilse eğer ya komik kadın, komik erkek oyuncu oluyorsun veya hep yan rollerde kalıyorsun. Ama bu daha çok bizde var.

 - Şunu da hatırlıyorum, siz geç yaşta anne oldunuz. Zorluğunu yaşadınız mı? Nasıl gidiyor annelik?

Evet, bayağı geç yaşta oldum. Şöyle anlatayım, hayatımızın bütün o evrelerinde 30’lu yaşlar, 40’lı yaşların yarısına kadar, rahat anne olabilecekken, meslek o kadar öne çıktı ki, meslek nedeniyle ben anneliği yapamadım. Ertelemek de değil vazgeçtim. Bu defteri kapatalım dedik, çünkü çok yoğun çalışıyorum, beden meselesi var. Hamilelik işin içine girecek, alacağın kilolar olacak, o kiloları verirsin veremezsin... O nedenle anne olmadım ama öyle bir an geldi ki...  Çok yalnız kaldığımı hissettiğim bir zaman dedim ki ben bu kadar emeği doğuracağım çocuklarıma vereyim. Bir çocuk doğurayım tüm bu zamanımı, emeğimi enerjimi, çocuğuma vereyim. Radikal bir karardır bu. Evlat edinmek için de çok çabaladım, sosyal hizmetlere gittim. Bürokratik problemler var o da yıllarınızı alıyor. Sonunda da tıbbın izin verdiği bütün sınırları zorlayıp ikizlerime kavuştum. Tüp bebek yaptık. Doktor, yerleştirdiği üç embriyodan ikisinin yaşadığını söylediğinde bir ağlamıştım... Sonra biri kız biri oğlan dediğinde yine ağladım.”

KARA KARA DÜŞÜNÜYOR

Araları nasıl çocuklarınızın?

Tatlı bir ilişkileri var. Barışçı olmayı, sevgiyi empoze etmeye çalışıyorum ama didişmeleri tabii ki oluyor. Ergenlik başladı, en zor döneme girdik. Çocuk sahibi olayım derken bebek özlemim vardı aslında ama ergenliği planlamamıştım. Kara kara ergenlikle nasıl baş edeceğimizi düşünüyorum açıkçası ama ikisi de harika çocuklar, bizim çok güzel bir ilişkimiz var.

FİLMİ VİZYONA GİRİYOR

- Yeni bir proje var mı şu sıralar?

Kazım Öz’ün yeni projesi olacak. “Gel sen benim uğurumsun” dedi. Bir iki sahnelik, sembolik tatlı bir yaşlı kadın anne rolü var. Ama turneler de var. Ufukta başka bir şey görünmüyor ama her an çıkabilir. Çektiğimiz film vizyona giriyor 31 Ocak’ta. Gupse Özay’ın komedisi “Eltilerin Savaşı”. İzlerken eğleneceğiz diye düşünüyorum.