Bu gazete kadın eliyle çıkıyor

Doğu ve Güneydoğu hep çatışma ve ölüm haberleriyle anılıyordu. "Biz bu haberleri de görmezden gelmeyen ama kentte yaşanan mutlulukları da çoğaltan bir yayın yapalım istiyorduk” dedi Hüsniye Karakoyun. Ve Tunceli Emek Gazetesi'ni kurdu.

26 Temmuz 2015 Pazar, 00:12
Abone Ol google-news

Dersim’de Ilısu mezrasını Türkiye’ye bağlayan köprü, özensiz ve umursamaz bir hızla yapılan barajın suyu altında bırakılınca köylüler mahsur kalır. Dertlerini kimseye anlatamayınca da açlık grevine başlarlar. Aralarından Adile Arduç yattığı yerden Tunceli Emek Gazetesi muhabirine şu sitemde bulunacaktır: “Ben Emek Gazetesi bizi duysun ve haberleştirsin diye çok istiyordum. Çünkü siz peşine düşünce olaylar çözülüyor.”

 

10 çocuklu ailenin beşinci çocuğu

Daha önce haber yapmış olsa da Emek bu sitemi özürle kabul eder, “Körleştiniz mi? Görün artık Arduç Ailesi’ni!” başlığıyla bir kez daha yayın yapar. Bir gün sonra köprü sözü verilir. Köşe yazısında “İnsanın kendi evine ulaşmak için neden direnmesi gereksin ki!” diye sorar Hüsniye Karakoyun. Yıllardır “ölümlerle acıların harlanıp harmanlandığı bir coğrafyada, hepsinin yamacına bağdaş kurup kan deryasına dönen yüreğini avuçlamaktan başka bir şey bırakılmayanlardan biri”, Tunceli Emek Gazetesi ve matbaasının kurucusu ve sahibidir.

Hozat Türktaner Köyü’nden 10 çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu, ilk üniversite okuyanıdır. Alevi bir Kürt olarak yaşamanın pek kolay olmadığı Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü okurken, kendisine verilen şansı bir ayna gibi kendisinden sonra gelen kardeşlerine de yansıtır. Çalışarak onları da okutur, üniversite mezunu olmalarını sağlar.

Mezun olunca öğretmenlik için ilk görev yeri, faili meçhul cinayetlerin ayyuka çıktığı dönemde Batman’dır. Öğleden sonra saat 3'te eve girip bir daha sokağa çıkılamayan günlerdir. Hep çok sevdiği okumaya verir kendini. Sadece okumakla da kalmaz, -“Doğuda kimse bizi dinlemiyor ya…”- yazar, yazmaya sığınır.

 

Diğerleri yazdırmadı kendi gazetesini çıkardı

Bir gün, yakınlarının da teşvikiyle, yazılarını yerel bir gazeteye götürür. Tümü yayımlandığı gibi sürekli yazma teklifi de gelince, haftada üç gün yazmaya başlar. Ama memleketini özlemiştir, 2004 yılında tayinini Tunceli’ye ister. Aynı heyecanla, yazma eylemini sürdürebileceğini düşünmektedir. Ancak çeşitli önerilerle gittiği kentin 35-40 yıllık iki yerel gazetesinden “Bunlar Tunceli’de olmaz” cevabı alır.

Sorun değildir onun için; küçük bir büro tutarak haftalık bir yerel gazete çıkarmaya başlar. “Düzgün işleyen bir yerel gazetenin neleri değiştireceğini biliyordum. Hem de iş imkanı yaratmaya çalışıyordum. En küçük kardeşim de o sırada liseyi bitirmişti. Öte yandan yaygın medyada Doğu ve Güneydoğu hep çatışma ve ölüm haberleriyle anılıyordu. Biz bu haberleri de görmezden gelmeyen ama kentte yaşanan mutlulukları da çoğaltan bir yayın yapalım istiyorduk” diye anlatıyor. Tunceli’de olmaz denen şey budur muhtemelen.

 

Matbasını kurdu gazete günlüğe döndü

Sahibi olarak kardeşi Dilek’i gösterdiği, baskıdan teknik servise sadece kadınların çalıştığı, yerel halkın günlük hayatına ait "basit" konuları ve sorunları da ele alan Tunceli Emek Gazetesi, 2004 yılında böyle başlar yayın hayatına. Kolay olmayacaktır tabii… Kentteki iki matbaa baskısını yapmayı kabul etmez, gazeteyi her hafta 130 km mesafedeki Elazığ’a götürüp bastırırlar bir süre. O arada Global Fund For Women’dan fon alır, uzun uğraşlar sonucu, -daha sonra sussun diye 12 kez düşürülecek olsa da- resmi ilan hakkını elde eder, AB fonlarına tek tek başvurur. Sonunda o güne kadar hayatında görmemiş biri olarak kendi matbaasını kurar ve gazeteyi günlüğe çevirir. Tüm baskı makinelerini kullanmayı öğrenir, çalışanlarına da öğretir. Artık tek başına da kalsa gazeteyi çıkarabilecek noktadadır. Bir yandan öğretmenliğe devam etmektedir.

 

Valiyle ilgili haber gözaltı getirdi

Gazetenin “Gücünü cesaretinden alan gazete” düsturuyla yaptığı haberlerden olacak, 2006’da, kentin o zamanki valisiyle ilgili usulsüzlük haberinden sonra gözaltına alınırlar. Bilgisayarlarına el konur, tehditler başlar. Cevabı, tehdit edenleri tespit ettirip yargıya teslim etmek olacaktır. 2011 yılında ise bu kez o dönemin valisinin yolsuzluklarını yazınca, Kütahya Simav Dağardı Köy Okulu’na sürülür. “Buralarda bizler için devlet hâlâ vali” diyerek hatırlıyor yaşadıklarını: “Bu sürgünle adalet, hak-hukuka olan inancımı yitirdim. O zaman kendimin inanmadığı şeyleri öğrencilerime telkin edemeyeceğimi anladım, 16 yıllık öğretmenlik mesleğimden istifa ettim.”

Geri dönüp gazetenin başına geçer. Böylece, üç-beş sayı sonra bitmesi beklenen Tunceli Emek şu an kentteki en büyük ve modern matbaaya sahip, gündem belirleyen, insanların haber olmak istediği, dağıtım, abonelik, web sitesi ve sosyal medya yoluyla binlerce insana ulaşan bir yayın haline gelir. Karakoyun, Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin “Yılın Başarılı Gazetecisi” ödülünü alır.

 

HÜSNİYE KARAKOYUN 

Nasırına bastıkları bile arkasından konuşamıyor

  16 yaşındayken babasının traktör ya da silah kullanmayı öğrettiği Hüsniye Karakoyun, güçlü bir karakter. Zaten “Naif, narin biriyseniz Tunceli gibi bir yerde gazete çıkaramazsınız!” Ciddi, sert mizacı, hayatla cebelleşirken aldığı gard büyük ihtimalle: “Bizim devletle sorunumuz yok ancak devlet bizim de mutluluğumuz için çalışmalı. 1990’lara dek çatışmaların olduğu dönemde devlet "terörü bitireceğim" diye köyleri boşalttı. İnsanlar tarlalarını, bahçelerini bırakıp gitmek zorunda kaldılar, köpeklerine bile sarılıp ağladılar. Biz yıllarca Munzur Vadisi’ne giremedik. Babam her gece evde kaç çocuk olduğu anlaşılmasın, devlet ya da örgüt bizleri götürmesin diye ayakkabılarımızı saklardı. Şimdi de ekonomik çaresizlik yaşam alanımızı daraltıyor…” Ama ismi etrafında sadece sertlik değil, güvenilirlik de var. Nasırına bastığı kişiler bile arkasından konuşamıyor; insanı sırtından vurmaz, mert, sözüne sadık biri olarak tanınıyor. O yüzden attığı manşetler yerini buluyor.

 

SADECE KADINI YÜCELTİP ERKEKLERİ DIŞLAMIYORUZ

 

Peki tüm çalışanları neden sadece kadın? Bunu feminist bir yaklaşımla, bile isteye yapmadığını düşünüyor: “Erkek elemanlarla da çalıştım. Ancak onlarda bir kadın patron kompleksi oluşuyor. Ya da bir habere gönderiyorsunuz, saatlerce gelmiyor, Tunceli’de trafik ışığı bile yok, trafiğe takıldım diyor. Çalışmaya pek uygun insanlar değil. Kadınlarda iş disiplini daha yüksek. Gerçi onların da tırnağı kırıldığında büyük sorun oluyor ama daha güvenilir iş çıkarıyorlar. Yine de farkında olmadan kadınlar için hijyenik bir ortam oluşturmak istedim galiba. Erkek elemanla çalışırken olabilecek yanlış anlamalar ve dedikoduları da düşündüm. Kararım hepsinin bileşkesi” diyor. Bazen “Feminist bir gazete misiniz?” sorularıyla karşılaşıyor, “İnsan hakları bağlamında soruyorsanız evet feministiz ama salt kadını yücelten, erkekleri dışlayan bir yayın organı değiliz” diye cevap veriyor. Ama bizzat kendi yaşadıkları, coğrafyanın kadınlara çizdiği dar çerçeveyi kırmış bir başarı öyküsü. Şimdi de doğduğu topraklarda başka başarı öykülerinin ortaya çıkmasına katkı sunmak için her yıl bütçesinin bir kısmını sosyal sorumluluk projelerine, eğitim burslarına ayırıyor. 

Yine de çok belli; artık ağır ve kasvetli yaşamaktan yorgun. Bir gün testereyle başı kesik bir kadın, öteki gün çatışmalar, ölüm haberleri, yerde tekmelenen bedenler, katliamlar, sürgünler… “Artık hayatımızda bizi gülümseten olaylar yaşansın” istiyor. Siteye ölüm kokan haberleri girdikten sonra evine geldiği bir akşam, gazetenin ertesi gün yine ağır ve kasvetli haliyle okura ulaşacağını düşünürken, inekleri çalınan ailenin yardım istediğini hatırlıyor. Kızlar “Hocam haber yapacak mıyız?” diye sormuş, o da “Tereddüdümüz nedir ki yapmıyoruz?” demiş… Cevap: “Hocam millet diyecek ki Suruç’ta insanlar ölmüş, siz inek haberi mi yapıyorsunuz?” Dönmüş kadına, “Annem Suruç’ta ölenlerin cenazesine katılacak mısın?” diye sormuş, “Suruç kimdir?” cevabı almış. “Kadıncağız köy gibi bir mahallede yaşıyor. Ona göre en önemli gündemi kendisinin çalınan inekleri. Zor iş anlayacağınız yani. Bu ülkede yaşamak zor iş” diye devam ediyor.

Hikaye böyle gelişiyor ama ertesi gün Emek Gazetesi sayfasında Suruç’ta öldürülerek Tunceli’ye getirilen Çağdaş Aydın ve Cebrail Günebakan’ın cenazesi, esnafın kepenk kapatması, çantada ölü bulunan bebek haberleri ile, Akın ailesinin çalınan inekleri yan yana çıkıyor. Birgül-Veli Akın çifti yetkililerden kendilerine yardımcı olup hırsızların bulunmasını istiyor, tek geçim kaynaklarının o inekler olduğunu belirtiyorlar.

Yani hayat mücadelesi "Emek"le devam ediyor. Gönlünden gazeteyi satıp, Munzur’a ayaklarını uzatarak kitap okumak geçse de Hüsniye Karakoyun bu hayalle sadece avunuyor. Asıl planı, “uzun metrajlı bekar bir kadın olarak” daha uzun yıllar hemcinslerinin "kapris, naz, cazlarıyla" yaşlanıp, servetini köpek maması ithal eden bir vakfa bağışladıktan sonra bu dünyadan göçüp gitmek…