"Bugünü dünde aramalı, yargını bugünden kurmalıyız"

Ezilenlerin Sosyalist Platformu, İnsan Hakları Derneği üyesi Seza Mis Horuz, 12 Eylül darbesinin, başlayan bir süreci durdurmak amacıyla kapsamlı ve uzun vadeli düşünülerek yapıldığını dile getirerek, "12 Eylül'le beraber yüz binlerce insan gibi benim de yaşamım darbelendi. 12 Eylül öncesi hem üniversite eğitimi görüyordum hem kamu çalışanı olarak ekmeğimi kazanıyordum hem de halkın yükselen mücadelesi içinde yerimi alıyordum. Şimdiye göre daha üretken, değişen- değiştiren, insanca, özgür ve sosyalist bir yaşam hedefleyen, umutları olan gençlerdik" diyor.

29 Eylül 2010 Çarşamba, 11:08
Abone Ol google-news

Darbeden 1,5 ay sonra, 30 Ekim 1980 yılında Elazığ’da gözaltına alınan Horuz, işkenceleriyle dillere destan olan “1800 Evler”de MİT ve kontrgerillanın birlikte çalıştıkları işkencehaneye götürüldü. İşkence süresinin 3 aya çıkartıldığı günlerdi. 25 gün tek kişilik hücrede gün 24 saat ya işkence görerek ya da işkence sesleri dinletilerek yaşadı. İlk işkenceye aldıkları günde uzun süre askıda tutulduğu için sağ eli tutmaz olmuştu. Yirmi beşinci günde gelen yeni ekip, “Ya bugün istediğimiz ifadeyi verirsin ya da ölürsün” diyerek işkenceye başladı. Ekibin şefi istediği ifadeyi alacağı iddiasına girdiği için çıldırmış gibiydi. “Bizi görmenden korkmuyoruz” deyip, Horuz’un gözlerini bile açtılar. Horuz, kafasını kalın bir sopadan kurtarmak isterken, sol kolu kırıldı. Kolu kırık halde, askıya aldılar, elektrik vermeye ve coplamaya devam ettiler. Asıkdan indirip, daha yoğun acı çekmesi için ıslak bir zeminde elektrik verdikten sonra meydan dayağı attılar. Tabanlarının patlamış olmasına aldırmadan yeniden falaka uyguladılar. Yetmezmiş gibi, tazyikli soğuk suyla ıslattılar. Kendinden geçer gibi olunca da üzerini giydirip diğer kadınların yanına götürdüler. Hücrede kendine geldiğinde, başına toplanmış kadınların, ‘kolu kırılmış hastaneye götürün’ diye bağırdıklarını duyan Horuz, yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “O halimle beni iki gün daha tuttular. O sırada bir kişinin işkencede öldüğü haberleri dolaşınca beni Elazığ askeri hastanesine götürdüler. Halim oradaki sağlık personelini bile isyan ettirdi. “Bu ne vahşet” deyip tedavime başladılar. Vücudumda morarmış tek yer kalmamıştı. İki elimi de kullanamadığım için yemeğimi görevliler yediriyordu.”

Hamile kadın da hücredeydi

Horuz, hastanedeki tedavisinin dokuzuncu gününde, bir buçuk aylık rapora karşın Ankara Emniyet Müdürlüğü’ndeki DAL’a götürüldü. İşkenceciler, Horuz’u Ankara’daki operasyonlarda alınanların grubuna katmak istiyorlardı. Horuz, hiç kimseyi tanımadığını söyleyince bir ay sonra İstanbul Emniyeti Müdürlüğü’ne getirildi. 1,5 ay da burada işkence gördü. İstanbul ‘da iki kişilik hücrede 10 kadın kaldıklarını anlatıyor: “Sırayla hücre mazgalından nefes alıyorduk. Bitler üzerimizde sürüler halinde dolaşıyordu. Hücremizde 2 aylık hamile bir kadın vardı. Bebeğimi kaybedeceğim ya da sakat doğacak diye sinir krizleri geçiriyor, başını beton duvarlara vurmaya çalışıyordu. Kadına “itirafçı olursan bırakırız, sen de kurtulursun bebeğin de” diyorlardı. Bir süre sonra dayamayıp ilgili ilgisiz bir sürü isim verdiği halde kadını bırakmadılar, gördüğü işkenceye vicdan azabı da eklenmiş oldu. O haliyle 2 ay gözaltında kaldı.” Horuz, burada, gözaltı süresi 90 gün olduğu halde 115 gün tutuldu. Ailesi ise gözaltında olduğunu iki ay sonra öğrenebildi. Horuz, İstanbul’dan yine Ankara’ya götürüldü ve bir süre Mamak Cezaevi’nde tutuldu. Mamak’tan da Erzincan Askeri Cezaevi’ne sevk edildi. Hakkında açılan davada örgüt üyeliğinden 4 yıl 2 ay ceza alan Horuz, toplam 1,5 yıl hapis yattı. “Cezaevlerinin içinde bulunduğu koşullar ve ağır yargılamalar aslında topluma gözdağı vermenin bir aracıydı. Topluma ‘karşı çıkarsanız, muhalefet edip hak iddia ederseniz, sonunuz böyle olur’ diyorlardı. Ama her zulüm aynı zamanda zulme karşı direnişi de örgütler. Bizler de ağır bedeller ödeyerek, direnerek insan yanımızı ve siyasi kimliğimizi koruyabildik” diyor. 1982’de tahliye oldup, ailesinin yanına gelen Horuz, polisin göz açtırmadığını, sürekli takip ve tehdit altında olduğunu dile getiriyor. Gözdağı için zaman zaman şubeye götürülen Horuz, sahte kimlikle başka yerlerde yaşamaya karar verip ailesinden ayrılmış. 1984 yılında tekrar tutuklanıp, TCK’nin 141. ve 142. maddelerinin yerine getirilen 168/1’den 20 yıl hapse mahkum edilmiş. O dönemki yargılamanın hukukla ilgisinin olmadığına değinen Horuz, mahkeme heyetlerinin kendilerine verilen rolleri oynadıklarını dile getiriyor. Polis fezlekelerine göre cezaların kesildiği, aynı eylemlerden farklı örgütlerden farklı kişilere cezaların verildiği davalar söz konusu. 500, 1500 kişi birlikte yargılanırken, davanın başlaması da üç dört yılı buluyor. Toplu yargılamaları ise tam bir hukuk cinayeti. Evinde Yılmaz Güney resmi bulundu diye ya da ailesinden biri örgüt elemanı diye tutuklananlara dikkat çeken Horuz, “Tutuklananların çoğu ilk duruşmada tahliye oldular, kimileri de beraat etti. O yılların hiç bir hesabı verilmedi. “Pardon, yanlışlık oldu” dahi denmedi. Mahkemelerde, “Emniyette işkence yapıldı, suç duyurusundan bulunmak istiyorum” denildiğinde, savcı “Tekrar oraya göndermemi istemiyorsan vazgeç” diye tehdit ediyordu” diyor.

Hedef toplumcu değerler

Horuz, darbeyle asıl hedeflenenin, toplum ve toplumcu değer yargıları olduğunu vurguluyor. 12 Eylül’e gelirken, 5 binin üzerinde insanın öldürmesinin dışında, yüz binlerce insanın, ülke dışına çıkmak zorunda kaldığını, darağaçlarında, cezaevlerinde ve çatışmalarda yüzlerce insanın katledildiğini, geriye kalanların ise 1982 Anayasası’yla ve kurumlarıyla zapt-u rapt altına alındıklarını dile getiriyor. Hak arama ve örgütlenme bilincini darbelediklerini söyleyerek, şöyle devam ediyor: “Tehditlerin yanında Özal’ın, “Benim memurum işini bilir” felsefesiyle demokratik hak olarak kazanım mücadelesi yerine, çalan-çırpan, kolay yoldan para kazanma hevesinde olan insan modelleri yaratıldı. Gölgesinden korkan bireysel hırs ve çıkarlar peşinde koşan insan modelleri tavan yaptı. Özellikle 12 Eylül sonrası büyüyen gençler böylesi bir cenderenin içinde tarumar edilmeye çalışıldı, halen de bunu yapma gayretindeler. 12 Eylül sonrası, en temel insan hakkı olan eğitim, sağlık ve barınma, ‘parası olanların hakkı’ durumuna getirildi. Yaşamın her alanı ticarileştirilerek alınır-satılır duruma getirildi.” Horuz, yaşadığı onca zulmün ardından mücadeleden vazgeçmeyen eski tüfeklerden. “Bugünü dünde aramalı, yarını bugünden kurmalıyız” diyerek şu noktalara dikkat çekiyor: “Eğer bu ülkede her 6 kişiden biri depresyon geçiriyorsa, her dört gençten biri işsizse, kamu çalışanı dahi fitreye muhtaçsa, Türk şovenizmi körüklenip linç saldırıları oluyorsa, militarizm ve din istismarı toplumun tüm gözeneklerine zerk edilmeye çalışılıyorsa, her 10 kişiden birinin yolu F tipi cezaevlerinden geçiyorsa, çocuk yaştakiler ‘Terör Suçlusu’ diye cezaevlerine dolduruluyorsa, eğer bir ulus, ulusal kimliğini yaşayabilmek için bunca bedel ödüyorsa, tüm bunlar, 12 Eylül felsefesinin topluma dayatılmasındandır. Baskılara karşın umutlu olmaktan ve umudu eyleme dönüştürmekten başka çare olmadığını bilmemiz gerekir. 12 Eylül Anayasası, “Sivil yönetime geçiliyor” demagojisi ve dayatmalarıyla toplumun yüzde doksanına kabul ettirildi. Bugün, “12 Eylül Anayasasını değiştiriyoruz” diyenlerin de, salt AKP karşıtı olmak için “Hayır” diyenlerin de 12 Eylül’ün toplumda yarattığı tahribatla hesaplaşma diye bir dertleri olmadığı açıktır.”