Bülent Emrah Parlak Cumhuriyet Pazar’a konuştu: "Olacak O Kadar’ı bugün yapamazsınız"

Bülent Emrah Parlak pandemiden bir yazar olarak çıktı karşımıza. Hem de kalemi güçlü, üslubu akıcı, dili zengin bir yazar olarak. “Kertenkele Savunması” adlı ilk öykü kitabı Doğan Kitap etiketiyle çıkan Parlak ile Cumhuriyet Pazar için bir araya geldik ve mizahtan sosyal medyaya, tiyatrodan edebiyata uzanan keyifli bir söyleşi yaptık.

12 Ocak 2021 Salı, 14:46
Abone Ol google-news

Sevilen oyuncu Bülent Emrah Parlak şu sıralar çok farklı bir yönüyle gündemde. İlk öykü kitabı “Kertenkele Savunması” Doğan Kitap etiketiyle okurla buluşan Bülent Emrah Parlak hayatın içinden çekip çıkarttığı karakterleri ve ince bir mizahın sürüklediği hikayeleriyle 2020‘nin en güzel keşiflerinden biri oldu benim için. Onu oyuncu olarak çok beğenir ve severdim ama galiba yazar olarak daha çok seveceğim. İşin güzel yanı o da yazmayı çok sevmiş ve hemen yeni metinler için notlarını almaya başlamış. Biz de bu vesileyle Acıbadem taraflarında oturduğu sitenin bahçesinde bir araya geldik ve bir yandan sohbet ederken bir yandan da güzel havanın tadını çıkardık. Hemen biraz ötemizde küçük kızı da salıncakta sallanıp, arkadaşıyla oyun oynarken üstelik... Pandemi zamanı bu kadar keyif az bulunur nimet değil doğrusu.

Biz sizi komedyen, oyuncu olarak tanıyoruz. Nereden çıktı bu yazarlık sevdası?

Aslında ben de isterdim bunun dramatik bir hikayesi olmasını ama çok basit bir hikayesi var. Ben notlar alıyordum zaten, her yazma eylemini gerçeğe dönüştürmek isteyen insan gibi... Benim birkaç tane senaryo yazmışlığım da var, o da ayrı... İleride bir öykü kitabı çıkartmak istiyorum diye bir fikrim de vardı açıkçası. Ama bunu ileride, yaklaşık bir 10 - 15 sene sonra yaparım diye düşündüğüm bir şeydi. Doğan Kitap’ta Tanıl Yaşar var, onunla bir gün buluştuk, arkadaş olduk, çok dünya tatlısı bir insan Tanıl, o beni cesaretlendirdi. Sonra da editörüm olan Adalet Çavdar ile bir vasıtayla tanıştım; onunla da abi kardeş olduk, çok severim Adalet’i. Sanki anlaşmışlar gibi, ikisi de birbirini tanınmıyordu ama peş peşe aynı ay içinde tanıştım ikisiyle de, ikisi de bana neden yazmıyorsun, hadi yaz dedi Tanıl, ben Doğan Kitap’tan çıkartmak isterim, ben de senin editörlüğünü yapmak isterim abi dedi Adalet de... Peki dedim ben de. O sırada da pandemi girdi. Yani tüm koşullar benim için uygun oldu bir anda. Özel hayatın da bazı sıkıntıları olabiliyor zaman zaman, hadi bir deneyeyim diye başladım ve o dönem yazmak bana çok iyi geldi. Ve hızlı yazabildiğimi kalemimin bol kepçe olduğunu farkettim, zaten belirli nüveleri olan bu altı öyküyü üç ay içerisinde bitirdim.

Her öyküde kertenkele motifi bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu sayede aslında öyküler arasında da bir bağ, bir geçişkenlik kuruyorsunuz... Ama merak ettim, neden kertenkele?

Çocukluğumda daha çok görürdüm kertenkeleleri, duvarlarda, bahçede... Belki de çocukluğumuzda açık alanlar daha fazlaydı, daha çok çayır vardı, o yüzden görüyorduk. Kertenkele aslında kedi gibi köpek gibi zaman zaman karşımıza çıkan fare gibi, kuşlar gibi gördüğümüz bir canlıydı ama hiç önem vermediğimiz bir hayvandı bir yandan da. Bize hiç yaklaşmayan ama bizi hep gözetleyen bir hayvan kertenkele. Kertenkelelerin bizi hep izlediğini, gözlediğini düşünürüm ben. Not tutuyorlarmış gibi gelir bana, hiç yaklaşmazlar ama yanı başımızdalardır. Çok korkarlar, kesinlikle refleks olarak... Mesela kedi sevdirir kendini, fare bile bazen yanınıza yaklaşır, uyurken gelip kulağınızı kemirebilir... Kertenkele ise gelmez, ama orada durur, bakar... Biraz ötelenmiş, itilmiş bir hali var gibi gelir bana.  Onların başka türlü bir mücadele içerisinde olduklarını düşünürüm. Kişiselleştirdiğimde böyle bir anlam yüklerim onlara. Bir öyküde de onların savunulmasıyla ilgili bir şey var, yani onların mücadelesi ve savunulmasıyla ilgili bir şey, o yüzden de Kertenkele Savunması koydum kitabın adını.

İlk öykünüz mesela, “Kod Adı: Kadriye Hanım”, oradaki Kadriye hanım o kadar güzel ete cana bürünmüş ki... Bir erkek yazarın bir kadını böylesine doğru bir şekilde yazıp anlatması çok kolay gördüğümüz bir şey değil. Tanıdığınız biri mi o, ya da şöyle sorayım, karakterlerinizi nereden bulup çıkarıyorsunuz?

Bu biraz bizim oyunculuk mesleğiyle yazarlığın birbirini çok beslediği bir alan. ben mesela Ferhan abiyi, Yılmaz abiyi şimdi anlıyorum. Ferhan Şensoy hatta benim birinci mesleğim yazarlık der. Çok büyük bir yazardır ama tiyatroda da çok belirgin bir ekoldür Ferhan abi. Bence yazarlık ve oyunculuk birbirini çok besleyen iki kol. Çok gözlem yapıyorum tabii, ama ben oyuncu olmasaydım da yapardım zaten, incelemeyi, gözlem yapmayı, insanları, karakterleri, yürüyüşlerini, duruşlarını, bakışlarını... Neler düşündükleriyle ilgili tahmin yapmayı çok severim. Onun içinde annem de var, teyzem de var, tanıdığım bir sürü kadın da... Ame şöyle bir şey var, Kadriye Hanım öyküsü çok ilgi gördü, zaten vardı aklımda da ama kesin karar verdim, kadın öykülerine daha çok yer vereceğim bundan sonra.

Öyküleriniz de mizah da önemli bir yer tutuyor ama öyle sıradan bir gülmece yazmıyorsunuz. Hiciv ya da ironik dozu yüksek bir eleştirel bakış var tarzınızda. Örneğin “100‘lük” adlı öykünüzde Türkiye’de darphaneden çıkan ilk 100 liralık banknotun yolculuğunu anlatıyor ve ciddi bir toplumsal eleştiri yapıyorsunuz. Asıl amacınızın da bu eleştiriyi öne çıkarmak olduğunu söyleyebilir miyiz?

Net, dolandırmadan cevap vermek gerekirse evet. Toplumsal eleştiri ve bunun yanında gelen mizaha hep ilgi duymuşumdur...Toplumsallık, çokseslilik, yaşamdaki neden-sonuç ilişkisinin ideolojik yaklaşımla çözümü ya da çözümsüzlüğü mizaha hep bir kapı aralar... Her acının içinde bir sevinç, her sevincin içinde bir acı, bu da toplumsal eleştirinin ana merkezi.

Sizce Türkiye’de mizah baskı altında mı?

Tabii, çok net baskı altında. Belki çok klişe bir şey söyleyeceğim ama mizah biliyorsunuz ki toplumun aksaklıklarından faydalanır, o aksaklıklar sayesinde kendine çıkacak bir yol bulur. Ama siz aksaklıkları söylemenin yasak olduğu bir yerde mizahı nasıl yapabilirsiniz? Ancak günlük parodi ya da kaba bir anlayışla... Çok daraltırsınız mizahın alanını. Ana damarlarını kopartıp bir şey çıkartırsınız ortaya ve bunun komik olmasını beklersiniz ama olmaz. Görüyorsunuz zaten televizyonlarda mizah kalmadı. Güldür Güldür ve Çok Güzel Hareketler dışında mizah yok, yapılmıyor. Onların da zorlandığını biliyorum.

Bazen mesela Güldür Güldür’de muhalif sayılabilecek bir espri ya da skeç yapıldığında (geçenlerde yandaş bir kanalda ekrana gelen bir tartışma programını tiye almışlardı örneğin) sosyal medyada çok büyük yankı yapıyor, çok fazla paylaşılıyor...

Tabii, özledi çünkü insanlar. Çok basit bir şey söyleyeyim bu konuda: Olacak O Kadar’ın herhangi bir skecini şu anda yapamazsınız. Konu kapanmıştır. Olacak O Kadar ne zaman yapılıyordu, bundan 20 sene önce. 2000 yılında, 90‘larda yapılıyordu... Şu anda 2021 yılındayız ve ileri gitmemiz gerekirken nereye gitmişiz? Tamamen geriye gitmişiz. Mizah baskı altında değil, mizah yok! Tiyatrolarda bile neredeyse kalmadı, oraya kadar geldi iş.

Pandemi sürecinde nasıl görüyorsunuz tiyatroların durumunu?

Çok sıkıntılı. Ama tabii bütün sektörler sıkıntılı, tiyatrolar da bundan nasibini alıyor. Fakat tabii başka şeyler konuşmak gerekiyor burada, yani bir pandemi oldu, bir kriz çıktı, bu bir kriz sonuçta, ve daha da bir senesini doldurmadı, yaklaşık 10 aydır süren bir salgın. 10 ayda her şey batma seviyesine geldiyse burada çok büyük bir problem var demektir. Bizim büyük ve güçlü bir ülke olmamız gerekiyordu ve bunun koşulu da halkınız, vatandaşınıza, meslek kollarına sahip çıkabilmek ve belirli bir süre kriz anında onları ayakta tutabilecek, yaşatabilecek kaynakları sağlayabilmektir. Hiçbir şey yapılmadı. Yapıldı denilen şeyleri de biliyoruz işte kimlere yapıldığını.

Bazı tiyatrolar kapanmak zorunda kaldı bu süreçte.

Evet kapandılar, kapanıyorlar da hala... Benim de tiyatrom var, salonum yok ama... Salonum olsaydı herhalde ben de kapatmıştım. Nasıl olacaktı, nasıl ödeyecektim? Kirayı nasıl ödeyeceksiniz, çalışanlarınıza nasıl maaş ödeyeceksiniz... Çalışanlarınız artık çalışmayanlarınız olacak, hayatları ne olacak? Bu böyle olur mu? Bir kriz anında daha önceden ‘camı kırınız’ diye bir butonu olmaz mı? Yok. Ve çok normalmiş gibi yapılıyor. Vergi veriyoruz ama, hiçbir şey yok.

Deprem vergileriyle yol yaptık diye açıklama yapabiliyorlar örneğin.

Normal gelişmekte olan, parantez içinde, ya da gelişmiş bir ülkede şu söylediğin bile büyük b ir kriz sebebi. Burada, onu geç abi, derler sana.

Biz sizi ilk BKM’nin TV’deki programlarıyla tanıdık. BKM için bir okuldu der misiniz?

Tabii tabii, ben konservatuar üçüncü sınıftaydım BKM’den çağrıldığımda. Haliç Üniversitesi konservatuarındaydım, bölüm başkanımız Müşfik Kenter idi. Biliyorsunuz oyunculuk meselesi hep ekol ekoldür... BKM apayrı bir ekoldü, konservatuardan çok farklıydı, orası da bir eğitim veriyordu ama ikisi arasında çok büyük bir fark vardı. BKM daha geleneksele yakın, daha komedi ağırlıklı, diğer taraftaysa daha klasik bir eğitim sisteminden geçtik. Bizim zamanımızda gerçek bir okul gibiydi, birçok hoca vardı... Yılmaz Erdoğan, Demet Akbağ, Tolga Çevik, Bican Günalan... Ayrıca her hafta seminer vermeye gelen hocalar oluyordu, Altan Erkekli mesela...

Ben Çok Güzel hareketler Bunlar’ı izlerken şunu düşündüğümü hatırlıyorum; geleneksel komedimizde bizim tüluat var tabii ama sizin orada canlandırdığınız skeçler hep önceden yazılan parçalardı... Tüluat, doğaçlama ne kadar vardı işin içinde?

Doğaçlama sadece skeç içerisinde herhangi uygun bir an olduğunda ya da bir aksaklık olduğunda başvurulan bir şeydi. Yoksa bizim skeçlerimizin hepsinin metni vardı.