Çağ yangınından kederlenen şiirler!

Kesik Ürperti’de (Klaros Yayınları) ‘ben’ dili hakim. Selami Karabulut, evrensel bir bakış açısıyla irdelediği insanı, kendisi üzerinden eleştiren bir şair. Dizelerinde ‘ben’ derken salt kendi duyumsadıklarından ya da düşündüklerinden söz etmiyor. İçten dışa, bireyden varlığa doğru durmadan genişleyen şiir evreni ‘ben’i ‘biz’e dönüştüren bir anlatım yakalayan şair, doğadaki canlı cansız birçok varlığı, kente küsmüş kent insanını, dünyada hüküm süren çarpık düzeni dizelerine taşıyor.

19 Ağustos 2021 Perşembe, 00:01
Abone Ol google-news

Her çağın bir yangını var. Binlerce yıldır, asırlar kendi içlerinde, kendileri adına yandılar. Oysa 21. yüzyıl hem önceki hem de sonraki asırlar adına da yanmakta. Aklı eren, duyumsama yetisine sahip, algıları evrensel ve bireysel anlamda açık olan herkes bu devasa çağ yangınından payına düşeni üstlenmiş durumda.

Hele ki şairler, hele ki dizeleri, en çok dertlenen onlar. Kesik Ürperti ortak kederlerimizden dem vuruyor, yine de karamsarlığa düşmeden.

“Boşuna yaşanmış bir günün akşamı ömrüm” diyor Selami Karabulut. İnsan ömrü kimine uzun kimine kısa gelir. Aslına bakılacak olursa; milyarlarca yıldır evren adlı bilmece bir boşlukta dönen dünyanın ömrüne kıyasla, her bir insanın ömrü kelebek ya da tırtıl veyahut kır çiçekleri kadar olmalı.

İnsan ölümlü oluşunun farkına varan ve bu farkındalık üzerine düşünce üretip dile getirebilen tek canlı.

Günümüze dek üretilmiş tüm sanat ürünlerinin temelinde bu varoluşsal kaygıların izine rast gelmemiz olasılık dahilindedir.

Şiir insanlık tarihi boyunca yaşanan ve yaşanmakta olan genetik kaygılarımızın en güçlü dışavurum yolu. Şair ortak acılarımızdan asla uzak kalamaz, lirik yanı her zaman utangaçtır bu yüzden:

“ayıpların büyüğü, bana kalsa / sahillerde çocuk cesetleri /ve ölümün dolaştığı ülkemde / yazla vedalaşmanın şiiri”.

Şair, Kesik Ürperti için şöyle demekte:

“Hayatımın dökümü ve özeti, belki de ta kendisi bu iki kapak arasında işte. Göz açıp kapayana kadar geçen yıllara sığdırdığım yedi kitabın serüvenini düşündüm tek tek. Her birinin kendine ait ruhu vardı, canımdan can katmış, kanımla beslemiştim onları. Şimdi bir araya gelmişler, yepyeni bir kapı açılmış önlerinde. Ben de onların mürüvvetini görmüş baba gibi hüzünlüyüm, ama bir o kadar da bahtiyar.”

Elimizdeki bu kitap, Selami Karabulut’un 1998- 2018 yılları arasında yayımladığı şiirlerin toplu halde sunulduğu bir eser. Eserde şairin yedi kitabındaki şiirlerinin tümü bir arada bulunmakta.

Uzaklara Söz, Göğün Altında, Kar Ateşi, Başka Tufan, Yarım Kalan, Kendine Kırgın, İz ve Kaçak. İçerdiği kitapların her biri, elbette Kesik Ürperti’nin kendisi de yükte hafif pahada ağır yapıtlar. Şiir olanca darası alınmışlığı ile sözün doruk noktası değil midir zaten?

Kesik Ürperti’de ben dili hakim. Karabulut, evrensel bir bakış açısıyla irdelediği insanı, kendisi üzerinden eleştiren bir şair. Dizelerinde ben derken salt kendi duyumsadıklarından ya da düşündüklerinden söz etmiyor.

BENLİK AYNASINDAN İZDÜŞÜMLER…

Çevresinde ve ufuk çizgisinin sınırları içine giren oldukça geniş alanda tanıklık ettiği her kişi ve her varlığın benlik aynasındaki izdüşümlerini yansıtıyor.

İçten dışa, bireyden varlığa doğru durmadan genişleyen şiir evreni sayesinde ‘ben’ öznesini ‘biz’e dönüştüren bir anlatım yakalayan Selami Karabulut, doğadaki canlı cansız birçok varlığı, kente küsmüş kent insanını, dünyada hüküm süren çarpık düzeni dizelerine taşımış.

Böylesi bir taşımada hem düşünsel hem de şiirsel bir emekçilik ve sancı dikkat çekmekte. Şiirlerinde ince bir lirizm taşıyan Karabulut art arda sıraladığı yedi kitapta kendisinden yola çıkıp evrensel boyutta kaygıları olan bir adamın portresini çiziyor. “Vurgun yemeye hevesli şairler, sözün incisine değil sancısına inanır” diyor.

Kesik Ürperti’de binlerce yıldır duyumsanıp 20. yüzyılın başlarından beri dile getirilen, gün geçtikçe kimliği oturan varoluşsal kaygılar yoğunlukta.

İki büyük dünya savaşında yaşanan toplu ölümler, katliamlar, kıyım ve kanla beslenen tuhaf dünya düzeni, doğadan kendi isteğiyle kopmuş fakat kente sığmayan insan ruhu derken ne çok kalp ve düşünce ağrımız var.

Özellikle ülkemizde seksen sonrası yaşanan aceleci ve çürük değişim 21. yüzyılda doğan dizeleri ağırlaştırmakta. Eski şiirin en yoğun dizeleri bile son dönem dizelerinin yanında tüyden hafif kalıyorlar.

Elbette sözünü ettiğim nitelik dış ve iç evrenlere duyarlı kalemler için geçerli: “beni kendinden uzak tuttuğuyla övünen / bir taşın uğultusundan doğdum /ah! bir de ölümlü olduğumu bilmeseydim”.

Doğa, olanca hoyratlığımıza rağmen güzelliğini, mucizevi yapısını, çekiciliğini korumakta. Sözün gerçeği şu ki, insan soyu için yaratılmış bir sahnenin dekoru değil ve bizim varlığımıza gereksinim duymuyor. Aksine biz doğaya mecburuz, hem bedensel hem de ruhsal yanımız ona muhtaç.

Kesik Ürperti’de doğaya yaklaşım yüzeysel bir nitelik taşımıyor. Şair sık sık doğa ile arasındaki sağlam birlikteliği yansıtıyor, doğaya ait birçok öğeyle kendisini özdeşleştirerek:

“değince ay ışığı eriyip aktı/ gün boyu yüzümde taşıdığım maske”, “benimle birlikte dağları dinleyen/ bir tilkinin tedirginliği ellerim”...

“tam bitti derken sil baştan yeniden başlıyor/ bendeki tükenmez telaşla atmacanın hıçkırığı”...

“ben kimim/ bir sarmaşık otuyum bu kirli duvarda/ kısacık ömrünü keşkelerle geçiren”...

“uykusuz sabahların esenliği/ yalnızlıklar dolusu çiçek yığını/ incitip ürkütse de hoyratlığım/ gülümsüyorlar hâlâ taptaze /sararmış begonvillerin dibinde”...

Bir kukumav kuşu şaire bakınız ne hediye eder: “kukumav kuşu/ bana armağan diye sunduğun gökyüzü/ avucumun içi kadar ezber ettiğim evim oldu”.

Ve özür diler iki sevgiliden: “ah çiftleşen kaplumbağalar, bağışlayın kusurumu, kusursa mahreminize tanık olduğum yerlerde dolaşmam.”

Şairler tarafından çoğunlukla tercih edilmiş bir insanlık durumu olsa da yalnızlık bazen sevgiliyle bile paylaşılamayacak bunaltıcı bir ruh haline dönüşebilir. Selami Karabulut toplumun umursamaz keşmekeşine ve duyarsızlığına, keskin dogmalarına, bireyi kolayca ötekileştirme alışkanlığına tepki olarak kederli bir tekilliğe bürünüyor.

Kesik Ürperti’de yalnızlığın bin bir açıdan fotoğrafı çekilmiş. Her biri sahici: “yüzümde soluğunu duymanın rehavetiyle/ öksürerek okşuyorum gerilen sırtını/ o da katlanamayacağını çok yakında anlar/ ikimizi de bunaltan bu yalnızlığıma”, “yapayalnız kaldın sonunda ve kırık/ hızla yaklaşıyor uğursuzluğun saati/ bu sene çabuk düştü kirpiklerime güz”

Yalnızlık şairin çocukluktan aşinası olduğu bir duygu: hiç gitmiyor aklımdan o görkemli/ yalnızlığıyla övünen çocukluğum” ...

Ve yalnızlık çoğu kez itiraf bile edilemez: “anladım da itiraf edemedim/ bir lahit gibi yapayalnız/ kalbimin ören yerine döndüğünü/ kalabalıklarla dolu yüzüm/ huzur vermeyeli gecelerime”...

ÇOCUKSU MASUMİYETİN PENCERESİNDEN DİZELER

Edip Cansever çocukluk için, ''gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk hiçbir yere gitmiyor” der. Arazlarımız da, erdemlerimiz de, yetilerimiz ya da aciz kalmalarımız da o ışıltılı zamanlarımıza aittir. Çocukluk sahibine dar edilmediği sürece uçsuz bucaksız ve bereketli bir alandır. Yitirdiğimiz her şey orada gizlenip göz kırpar bize.

“gözlerimi yakan kar/ çocukluğumun /bozulmayan tek büyüsü” diyen Karabulut, Kesik Ürperti boyunca o büyünün etrafında sıklıkla dolanır. Onun için çocukluk biraz neşe, çokça acıdır:

“tozutup geçti ilkyaz/ kömür değil barut kokusu/ antenlerden evlere sızan/ kavrulmuş çocukların teni/ bana acılı bir masal kaldı”, “zıbınım elenmiş topraktı/ narin ve hastalıklı bir çocukken/ emziğim tükürükle şerbetli/ sahi ben ne zaman büyüdüm”…

Kentler bize dar gelmeye başladı hem de uzun senelerden beri; apartman daireleri, lüks siteler, halim selim mahalleler, şehrin arka sokakları… Dev gibi alışveriş merkezlerinin kollarında da huzur bulamadık.

Şai,r Kentten Sıkılanın Baladı’nda, “bütün mankenler soyunsa/ ısıtmaz üşüyen gövdemi/ sıkılıp yoruldum kentinizden/ gitgide yaşlanan kalbim/ çıplak ayaklı bir mülteci” diyor.

Kentler olanca saldırganlığı ve hodbinliği ile binlerce yara açmaktadır duyarlı yüreklerde yine de çekip gitmek elinde değil mutsuz çoğunluğun:

“ağrıyan alnımda/ zifir gibi yanıyor/ aysız yaz geceleri/ beni kendine hapseden/ kentin yaldızları”, “usulca sokulması sonra kalbime akşamın/ buharlaşıp uçtu ellerimden günışığı/ değince ateşe eriyen naylondandır kent/ yalnızca düşlerimde sevmem ne tuhaf”…

Ve kentler kördür: “toprağın işleyen saatin ve kentlerin körlüğü adına konuşanlar okuyamazsa kim bilecek yazgımı”.

Selami Karabulut, dış dünyayı çocuksu bir masumiyetin penceresinden betimliyor. Kesik Ürperti, üslubunu imgesel anlatımla güçlendiren; toplum ve birey ekseninde bir kitap. Aynı zamanda uzun yıllarını şiire adamış, şiirin sancısını ruhunun derinliklerinde hissetmiş, bir şiir emekçisinin hayatının dökümü. Şairi tanımak isteyen her okur Kesik Ürperti’nin satır aralarına dikkat kesilmeli. İyi seyirler!