Cehennemden kaçış

Heybeliadalı çağdaş sanatçı Ulysse Ketselidis, sığınmacılara yardım amacıyla Midilli’ye gittiği sırada yaşadıklarını Cumhuriyet ile paylaştı.

22 Aralık 2015 Salı, 22:49
Abone Ol google-news

Ulysse Ketselidis, bir çağdaş sanatçı. Halkili, yani Heybeliadalı. Fener Rum Lisesi’nde okumuş. Genç yaşlarda ailesiyle birlikte Atina’ya göç etmek zorunda kalmış; Büyükadalı, Heybelili, Burgazadalı, Fenerli pek çok dostumuz gibi...

Belçika’da okuduktan sonra Paris’e yerleşmiş Ulysse. O gün bugündür, tıpkı adını taşıdığı Odysseus gibi yolculuklara çıkıyor. Dünyanın çeşitli kentlerinde işlerini sergiliyor.

Artık onun bir simgesi olup çıkmış bir “Barış İneği” var. “Barış İneği”ni İstanbul’da da gezdirmişti Ulysse. “Barış İneği”nin İstanbul’daki güzergâhına kuşbakışı bakıldığında “Barış” sözcüğü çıkıyordu ortaya...

Göçler ve barış

Ulysse, geçen kasım ayında, daha önce bir süre yaşadığı Midilli’deydi. Ama turistik bir gezi değildi bu. Zaten, hele kitle turizminden hiç hoşlanmaz. İşlerinde göçler ve barış hep öne çıkar, ama kitle turizmini yerden yere vuran işlerini de yabana atmamak gerekir. Ulysse, hep gittiğiniz yerlerde yaşayanlarla tanışın, insanlık böyle dost olur, der gibidir.

Evet, bu kez Midilli’ye gidişinin nedeni, Türkiye’den Avrupa’ya geçmeye çalışan sığınmacıların büyük bir bölümünün de orada toplanmasıydı:

“Batı Avrupa hükümetlerinin bu trajedi karşısındaki tutumu bana hiç de insani gelmiyor. O yüzden, yaşanan bu insanlık dramı karşısında daha insancıl bir tutum takınan sivil toplum kuruluşlarının mülteci karşılama ve yardımlaşma çalışmalarına katkıda bulunmak üzere Midilli adasına gittim.”

Gönüllü insanlar

Ulysse’in Midilli’de karşılaştığı bütün çalışanlar, başka yeğeni Elena olmak üzere, gönüllü insanlardı:

“Yeğenim Elena sahibi olduğu barda ve Atina’daki yakınlarından topladığı giyecek, ayakkabı, çocuk giysileri ve oyuncaklarını kutuladıktan sonra bir süpermarket yöneticisinden nakliye için yardım istedi. O da şoförlü bir kamyon verebileceğini söyledi. Daha sonra Midilli’ye sefer yapan bir gemi şirketiyle görüşüldü. Böylece kamyonun ve iki eşlikçinin ücretsiz olarak Midilli’ye ulaştırılması sağlandı.”

Ulysse ise, Paris uçağından Atina’ya indiğinde arkadaşı İlias Kyriakidis tarafından karşılandı. Gemiye atlayıp Midilli’ye vardılar:

“Orada sığınmacıların hangi sahillerde bulunduğunu öğrendik. En büyük toplanma yerinin Karatepe olduğunu öğrenince oraya gittik. Yanımızda getirdiğimiz yardım malzemelerini bıraktıktan sonra, kalacak bir yer bulmak ve arkadaşlarımızla buluşmak üzere Molivos’a gittik.”

 

Farklı yaklaşımlar

Geçen eylül başlarında ben de Molivos’taydım. Kaldığımız otelin sahibi, sığınmacıların Molivos kıyılarına çıkmalarından çok tedirgindi. Her akşamüstü dürbünüyle otelin terasından ada açıklarından yaklaşan tekneleri gözlüyor, “Yine geliyorlar” diyordu.

Ulysse’in tanık olduğu bir olay ise çok farklıydı

“Yaşlı bir Yunanlı kadının sahilde gezerken bulduğu 10 bin Avro’ya yakın bir parayı Suriyeli sığınmacıya iade etmesi, Suriyelinin yeniden bulduğu, belki de bütün birikimi olan bu parayı alırken gözyaşlarına boğularak teşekkürü bizi çok duygulandırdı.”

Ulysse, daha sonra arkadaşlarıyla birlikte, Skala Skamnia’ya gitti. Molivos yakınındaki bu küçük limana da pek çok sığınmacı botlarla geliyordu: “Her gün 30-40 botla oraya gelen sığınmacı sayısı 2 bini buluyor. Yardım çalışmalarına katıldık. Önce sahile çıkan sığınmacılara topladığımız kuru giysileri ve yiyecek içecekleri verdik, sonra da onları yukarıdaki Skamnia kampına yerleştirdik.”

Kan ve ateşten kaçanlar

“Peki” diyorum, “bu sığınmacı akınını nasıl görüyorsun, nasıl değerlendiriyorsun?” Ulysse, “Sanırım, Ortadoğu’dan başlayan sığınmacı akınının temel nedeni, olup bitenlerde hiçbir biçimde payı ve katkısı olmayan mazlum halkların cehennemden kaçışıdır” diye yanıtlıyor. Ve eklemeden edemiyor: “Kanın ve ateşin olduğu yerden ben de olsam kaçardım!”

Ne ki, Ulysse’in kaderinde, günümüzün iki büyük trajedisini bir arada yaşamak var. Sığınmacılara yardıma gittiği Midilli’de, 13 Kasım gecesi Paris’teki terör saldırılarını önce televizyondan öğreniyor, sonra da Paris’ten telefon eden yakınlarından.

Dört gün sonra da, Paris’e döndüğünde saldırıların ayrıntılarını ve yitirdiği dostlarının adlarını öğrenecek. Paris’in 11. bölgesindeki Charonne Sokağı’nda, tasarımını yapmış olduğu La Belle Équipe adlı restoranda hayatını kaybeden arkadaşlarını da...

Türkiye’yi ‘tanıyamıyor’

“Ne olayı, ne de bunu yapanları yorumlayacak bir söz bulamıyorum” diyor. “Yalnızca arkadaşlarımızı ve bu saldırılarda ölen insanları değil, insanlığımızı da yitirdiğimiz duygusunu yaşıyorum ve bu bana çok ağır geliyor.”

Gerçekten de, bugünlerde insanlığımızı yitirdiğimiz duygusunu yaşatan ve insana çok ağır gelen pek çok şey oluyor.

Ulysse’e, Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün yaptıkları haberlerden ötürü tutuklanmaları konusunda ne düşündüğünü soruyorum.

Ulysse, “Türkiye’deki tutuklamalarla birlikte ifade ve haber alma özgürlüğü ölmüştür. İstanbul’da doğmuş ve büyümüş biri olarak bugünkü Türkiye’yi tanıyamıyorum. Bu konuda siyasi bir değerlendirme yapmıyorum. Sadece duygularımı dile getirebilirim” demekle yetiniyor.

Ulysse çok konuşkan bir insan sayılmaz. Düşüncelerini sözlerden çok, işlerinde dile getirmeyi, sessizliği yeğleyen bir sanatçı. İnsanın aklına İspanyol şair ve oyun yazarı Lope de Vega’nın bir sözünü getiriyor: “En bilgece konuşma bile sessizlik kadar kutsal değildir.”