Cumhuriyet Genç Yazın

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluştu.

29 Nisan 2021 Perşembe, 02:00
Cumhuriyet Genç Yazın
Abone Ol google-news

Yusuf Bozdağ - Haliç Üniversitesi Tıp Fakültesi

Bir zamanlar bu coğrafyada, son zamanlarını öksürmekle geçiren bir Türk imparatorluğu ve onun da başında, başka devletlerin korumasına girmeyi zevkle kabul eden, kendi vatanını parçalanmış olarak görmekten hüzün duymayan “kuklalar” vardı. Kendi “ümmetine” ibadethanelerde “Yaşasın Venizelos!” vaazları verdirerek vatanını ve kültürünü en ahlaksız sistem olan emperyalizme satanlardan; vatanının tam bağımsızlığı ve halkının “ümmet” düzeyinden “millet” düzeyine yükselebilmesi uğruna yaşamını hiçe sayanlar için “dinsiz” sloganı üretip halka gökten yağdıranlardan; şu anda büyük kahraman ilan edilenlerden bahsediyorum.

Sonra ne oldu? Birçok insanın “hayalperest” olarak nitelediği, kesinlikle başarılı olamayacağı düşünülen bir adam çıktı, üstelik dış ülkelerin kuşattığı, iç işlerinin de dışarıya muhtaç olduğu bir ülke içerisinde çıktı. Günlerin günleri kovaladığı o dönemde, bir elinde silahı ve bir elinde kitabı olan bu adam, aslında bu duruşuyla her şeyi anlatıyordu.

Bir elinden silah düştüğü zaman, milletinin asıl özü olan Türk alfabesine dönüşümüz için çalışmalar yürüten, ayrıca bu alfabeyi de öğreten bir adam çıktı. Üstelik, cahil toplumun emperyal güçler tarafından yönlendirilmeye çalışıldığı, bu amaçla da sahte dinin insanlara aşılandığı, özümüzün Arap kültürü olduğuna inanıldığı, metin bir dönemde çıktı.

GERÇEK SAVAŞ CAHİLLİKLE...

Ankara yakınlarına savaş topları düşüp meclisi salladığı sıralarda meclis kürsüsünde maarif ile eğitimle ilgili planlar yapan bu adama, “şimdi sırası mı?” diyenler olmadı mı? Oldu. Bu adam ne dedi? Acı bir gülümsemeyle gerçek savaşın, kolların ve silahların savaşı olmadığını, cahillikle savaşı olduğunu söyledi. Aslında, bu söylem, her şeyin kısaca açıklanmasıydı.

“Özgürlük benim karakterimdir!” diye bağıran bu adam, ömrünün tamamını “tam bağımsızlığa giden yol” içerisinde savaşlarda ve kitaplar arasında geçirdi. Emperyalizmin bizlere zorbalıkla öğretmeye çalıştığı “özgürlük” kavramı ile bu adamın “özgürlük” kavramı arasında ne kadar fark var, öyle değil mi? Özgürlüğün en güzel kurumu olan cumhuriyet, sokak kaldırımından, rastgele bulunmuş bir şey değildi. Kuruluşunda nice kanlar akmış, sayısız kitaplar okunmuş, yüksek uygarlıklar ufkuna yükselmeyi amaç edinmiş bir cumhuriyetten söz ediyoruz. Üstelik, bu cumhuriyeti de bu adam kurmuştu.

KİMDİR BU ADAM?

O, bizlerden şanssız bir adamdı, ismi de Mustafa Kemal idi. Neden mi şanssızdı? Çünkü onun bir Atatürk’ü yoktu, oysa benim bir Atatürk’üm var. Ona güvenen bir Atatürk olmamıştı, oysa bana güvenen ve bana bugünleri emanet eden bir Atatürk var.

O, bizlerden şanssız bir adamdı. Çünkü ona özgürlüğü ve cumhuriyeti öğreten bir Atatürk yoktu, oysa benim çok güzel bir Atatürk’üm var.

Ben Mustafa Kemal’i 10 Kasım 1938’de kaybettim ama onunla ortak olan en büyük yönüm hiçbir zaman sönmedi.

İkimizin de içerisinde alev gibi parlayan bir Atatürk vardı.


BİR BOŞVERMİŞLİK ALMIŞ BAŞINI GİDİYOR

İdil Pelin Erkal - Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi

Neden boşveririz hayatı? Bıkkınlıklarımızdan mı, korkularımızdan mı, bastırılmışlıklarımızdan mı, bencilliğimizden mi, duyarsızlıklarımızdan mı?..

Aslına bakılırsa bunlardan birer parça bile girse zihnimize, boşvermişlik duygusuna girer insanlar.

- Hayatlarının baharında vahşice yaşamdan koparılan ufacık bedenlerin ölümüne sessiz kalmak,

- Mutlu bir gelecek için yol arkadaşı sandığı insanın hakaretlerine, işkencelerine uğrayan kadınların çığlığını duymazdan gelerek öldüklerinde bile korkudan susmak,

- Evine iki lokma ekmek götürebilmek için ağır şartlar altında çalışan işçilerin sesine kulak tıkayarak, “İş çok ama iş beğenmiyorlar, dünyanın hiçbir yerinde aradıkları konforda iş bulamazlar’’ diyen seslere kulağımızı açmak,

- Güncel problemler olarak nitelendirebileceğimiz Covid-19 salgını nedeniyle alt üst olan sağlık, eğitim sistemindeki aksaklıkları görmezden gelerek, her şey yolundaymış gibi yapmak,

DUYARSIZLIK, BENCİLLİK

Düşünmenin, özgürce hareket etmenin hatta ve hatta okumanın bile bastırılmak istendiği herkesin tek tip bir zihne büründürülmek istendiği bir düzende gerçekleri yazan gazeteci yazarların, şarkılarını özgürce söylemek isteyen sanatçıların, bu haksızlıklara boyun eğmeden tüm zorluklara karşın, bedelini yaşamlarıyla ödeyen avukatların ölümünü, tutsaklığını boşvermek, ne yazık ki korkuların, bastırılmışlıkların, duyarsızlığın ve bencilliğin ürünüdür.

Başımız ağrımasın, kendi derdimiz bize yetiyor, bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla devam ettiğimiz sürece bu kaçtığımızı sandığımız problemlerin birer parçası olarak bulacağız kendimizi. İşte o sorunların birer parçası olduğumuz zaman “Boşversene ya’’ diyen seslere karşı öfke, nefret bürüyecek ruhumuzu…

Daha da geç kalmadan, boşvermeyi bir kenara bırakıp korkmadan düşünmeye, yazmaya, konuşmaya başlamalıyız...


BİLİNMEYEN KAHRAMAN

Seher Merve Temeltaşı - İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ. ACİL DURUM VE AFET YÖNETİMİ BÖLÜMÜ

Benim için bir günün daha başlangıcı. Saat on ikiyi yirmi yedi geçiyor. Dört duvar arasında mekik dokumayı bırakalı uzun zaman oldu. Evimin odalarından birisinde kanepede uzanıyordum ki, yattığım yerden, gökyüzüne dalıp gidebilmek, hülyalara göz kırpabilmek için pencereye yöneldim. Gözüm bir adama ilişiverdi anında. Bu adam küçük boylu, yavaş adımlı idi. Yerden çöpleri alıp küçük bir kovaya boşaltıyor, sonra büyük konteynıra atıyordu. Bu adam evimi mi kurtarıyordu yani? “Evet doğru düşünüyorum” dedim içimden. İç sesim susmak bilmeyen tatlı baş belasıydı sonuçta. Evimi kurtaran adam, arada bir belini kaldırıp dikleşiyor sonra göz göze geldiğimiz her an birbirimize gülüveriyoruz.

Duygularımdan ve düşüncelerimden sıyrılıp odama gittim. İçime bir anda neşe doldu. Eskisi kadar iç karartıcı gözükmüyordu buralar. Ne var ki, ilk zamanlar çalkantılı problemlerden geçsem de bu evde durma zorunluluğu hoşuma gitmeye başladı. İlk günler yeni doğmuş bir bebek gibi tatlı ama şapşal bir varlık gibiydim  İki gün ardından odama göz atmaya başladığımı fark ettim. Özensiz kitap yerleşimleri, donuk duvarlar ve kıyafet dağınıklığı bir hayli gözümü yormaya başlamıştı ki, zaman geçtikçe odamı bir çiçek bahçesine dönüştürüvermiştim. İçimde yanmakta olan, ancak sönmeye yakın sevinç korları yeniden canlanmaya başlamıştı sanki. Annem, babam ve kız kardeşim ile aramdan su sızmaz oldu bu sıralarda. Fark etmeden de kendimi bilgiye ayrı yeten bedenime vermiş olmalıyım ki benden uzunca olan kız kardeşim bunu fark etmiş oldu. Biraz aldırmaz bir ses tonuyla yavaşça gizli bir şey konuşuyormuşçasına:

“Abla, sende bir haller var. İnsan evde oldukça genellikle bunalır, depresyona falan girer. Sen ise neşelisin. Gözlerin bile artık bayık bayık bakmıyor, ne iş” deyiverdi.

EVİMİN KIYMETİNİ KEŞFETTİM

Biraz aralık olan gözlerimi, kaşlarım ile oynadıktan sonra tamamen açtım. Aklımdan tam dalga geçip hazırlık yapmak geçiyordu ki fikir değiştirdim. Gülerek:

“Evimin kıymetini yeni keşfettim de ondan” dedim.

Bir kahkaha patlattı. Turuncu saçlarını geriye attı, sırıtarak karşılık verdi:

“Abla sen kaç yaşındasın ya? Bunu zaten biliyordun komikleşme” dedi.

Aslında bunun cevabı o kadar uzundu ki kardeşime anlatmaya üşendim. Zorlu ama kısa olan cümleler ile anlatmaya karar verdim. Hem özetleyecek hem anlayabilmesini sağlayacaktım. “Bak” dedim:

“Biliyor musun, eve sadece yatmaya geldiğimden odamı tanımıyordum. Açıkçası mırmırın mamasının nerede olduğunu bile bilemiyordum.  Sonra fark ettim ki odam karamsarlık havasını bana aşılamak işini profesyonelce ilmik, ilmik içime işlemeye çalışıyordu. Ben de içimden geldiğince, en ucuz yöntemlerle, sen de farkındasındır yeniden düzenledim. Kendimi incelemeye başladım. Evim gibi benim de düzenlenmeye ihtiyacım var mıydı?  Ruhuma karartıcı ilmekler örmemeliydim. Sonuçta evimin misafiri, ruhumdu. Vücut yaralarıma ve alerji tedavime odaklandım. Uzun zamandır da fark edemediğim olay ise kitap okumayı çok seviyormuşum. İşin kısacası güzel kardeşim, insan evindeyken hem kendisine, hem evine iyi bakmalı ki, bir sıkıntı çıkmasın. Bunu anladım. Ruhumun evi bedenim ise ona iyi bakmalıyım: Bedenimin evi odam ise ona da iyi bakmalıyım. Odamın evi de bu ev ise ona daha da iyi bakmalıyım. İçindekiler ile birlikte. Bu kadar.”

Kardeşimin gözleri ilk başta mırmırın şaşırdığı zamanlardaki gibi büyüyüp, küçüldü. Benim ile dalga geçer diye düşünmüştüm. Tam aksine oldu. Ruhumu tazeledi: 

“Abla ben bunu çok beğendim mantıklı aslında düşüncelerin.” 

Ardından annemin yanına mutfağa gitmeye yöneldi. Mırmırın kardeşimin ayaklarını bir av yakalıyormuş gibi ısırmasıyla, kardeşimin bağırması bir oldu. Yavaşça büyük salona geçmek için uzun koridordan sıvıştım. Esrarengiz bir şekilde annem yeni aldığı patatesleri yerine yerleştirmemişti. Tam o işe el atacakken dışarıda yine aynı adama bakarken buldum kendimi. Neden takmıştım bu adama? Evimin evi dünya olduğu için mi? Kendimize iyi bakabilmek için evimize özen gösterdiği için mi? Yere atılan çöplerin zehirden başka ne işe yaradığını bildiğim için mi? İhanet etmek, bir çöp atmak kadar kolaydı insan hayatına. Görmezlikten gelinen küçücük davranışlarımız, domino etkisi gibi beni mahvediyor düşüncelerimde. Oysa, “Ben farkındayım artık” dedim yine içimden. Benim evim dünya. Dünyada kaldıkça güzelleştirmeyecek, hastalandıracaksam, o neden benim evim olmak istesin ki. Neden insanların evi olmak istesin? Tam aklımdan daha fazla deli deli sorular geçiyordu ki annem bana seslendi:

“Kızııım, babanı çağır artık da çay içelim. Haydi.”

Ben de o dünyayı kurtaran hepimizin evini temizleyen adama bağırarak seslendim:

“Baba, annem seni çağırıyor.”


ORADA BAŞLADI

Mustafa Pakel - DÜZCE ÜNİVERSİTESİ/ORMANCILIK VE ORMAN ÜRÜNLERİ  

hep o mutsuzluk

istanbul’daki bir kadına da bulaştı

kırmızı bir kalpten erittiler onu

oradan tokat’taki çocuğun

duvara astığı el havlusuna

yağmur yeni kesilmiş, kitapçılarda satış yok

nihayet mezardan çıktığın sıra

kolyenden ismim koptu

orada başladı ayrılık

felaketti metrobüsteki insanların tavırları

hiç kimse el ele tutuşmamış

hiç kimse şarkıya eşlik etmemiş gibi

sönüyordu lambalar

durağın müdavimlerinden biri

dün gece son nefesini vermiş

sevgilisi gökyüzüne telefon açıp duruyor

orada başladı darmadağınık tümceler


KADER DEĞİL

Nuh Kılıç - İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Gazetecilik Bölümü

Sesin sesime eklensin

Sesimiz arşa yükselsin 

Şahin gibi kanat çırpsın göklerde 

Aşk olsun gönüllere 


Yağmur olup toprağa düşsün 

Ekin olup baş versin

Doyursun yoksulları

Giydirsin çıplakları


Korusun mazlumları

Dokunsun insanların hayatına 

Ve artık uyandırsın onları 

Bilsinler kader değil

Fakirlikleri 

Sömürüldükleri


Anlık sevinçleri

Bebelerini pisipisine

Ölüme gönderdikleri

Kader değil