Dostoyevski neden iyi bir psikologtur?

Yıl 1849’du ve Dostoyevski henüz 28 yaşındaydı. Kurşuna dizilerek idam edileceklerdi, beyaz idam giysileri üzerlerine giydirildi ve o günlerde St. Petersburg’ta ölüm cezalarının uygulandığı meydana getirildiler.

26 Haziran 2021 Cumartesi, 15:56
Dostoyevski neden iyi bir psikologtur?
Abone Ol google-news

“Tarihteki ilk psikolog benim,” diyen Friedrich Wilhelm Nietzsche dostu Peter Gast’a yazdığı bir mektupta kendisinden bir şey öğrendiği tek psikoloğun Dostoyevski olduğunu söyler. Oysa Nietzsche filolog ve filozofken, Dostoyevski de bir yazardır.

Nietzsche’nin kendini bir psikolog olarak tanımlaması, bilinçdışını belki de en iyi tanımlayan filozof olmasıyla ilgiliydi. Peki Dostoyevski’yi psikolog olarak görmesinin nedeni ne olabilir? Dostoyevski’nin hayat hikayesini bilmediğini varsaydığım için romanlarındaki kahramanlarının kişiliklerini, ruhlarının derinliklerindeki acıları anlatabilme ve hikâye boyunca insanların ruhsal değişimlerini sezebilme ve kelimelere dökebilme becerisi onu böyle düşünmeye itmişti.

Ama hayatına baktığımızda Dostoyevski’nin maruz kaldığı travmaların, yaşadığı sürgün hayatı sırasında tanıştığı insanlarda yaptığı gözlemlerin, yoksulluğun, sefaletin, yalnızlığın acısını iliklerine kadar hissetmesinin, onun zaten var olan büyük yazarlık yeteneğini besleyen yaşantılar olduğunu görürüz.

Dostoyevski ilk romanı ‘İnsancıklar’ı yazdığında hiç beklemediği bir üne kavuşur. Sıradan kent insanının acılarını, mutsuzluklarını bu kadar gerçekçi bir dille anlatabilmesi dönemin en önemli eleştirmeni Belinski’nin dikkatini çekmiş ve onu edebiyat çevrelerinde birdenbire en çok konuşulan yazarlardan biri yapmıştı. Bu dönemde Dostoyevski sosyalistlere daha yakın duruyor ve çeşitli dergi ve gazetelerde çar karşıtı yazılar yazıyordu. Devlet aleyhine bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşıyla birlikte tutuklandı ve on ay hapis yattıktan sonra hiç beklenmediği halde arkadaşlarıyla birlikte ölüm cezasına çarptırıldı.

Yıl 1849’du ve Dostoyevski henüz 28 yaşındaydı. Kurşuna dizilerek idam edileceklerdi, beyaz idam giysileri üzerlerine giydirildi ve o günlerde St. Petersburg’ta ölüm cezalarının uygulandığı meydana getirildiler. Üçüncü sıradaydı, arkadaşlarından ilki idam mangasının karşısına geçtiğinde çarın habercisi hızla meydana girdi, atından atladı ve ölüm cezalarının affedildiğini idam mangasının komutanına bildirildi.

Dostoyevski dört yıl hapis ve ardından dört yıl sürecek sürgün cezasına çarptırılmıştı. Hapis cezası sırasında bir başka mahkûma zincirlenmiş olarak yaşamak zorundaydı. Bir yazar olarak yalnızlığa çokça ihtiyaç duyan ve ayrıca içe dönük bir kişiliğe sahip olan Dostoyevski için katlanılması çok zor, hapis cezasından bile daha ağır bir cezaydı bu. Ama aynı zamanda suça bulaşmış insanların, psikopat ve sosyopatların, katillerin ve hırsızların içlerinde var olan kötülüğün yanında aynı zamanda ne kadar iyi yanlarının olduğunu gözleme şansını buldu bu yıllarda. İyi ve kötünün bir insanın ruhunda yan yana ve iç içe olabileceğini, insan aklının suç işlemek, birini öldürmek ya da başka suçlar işlemek için nasıl da kendisini ikna edebildiğine ve haklı gerekçeler uydurabildiğine tanık oldu.

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Hem bir psikiyatr hem de varoluş felsefesinin en önemli isimlerinden olan Karl Jaspers’ın kendi hayatı boyunca yaşadığı hastalıklardan ve 2. Dünya Savaşı sırasında maruz kaldığı ölüm tehditlerinden yol çıkarak geliştirdiği ‘sınır durumlar’ kavramı üzerinden düşündüğümüzde Dostoyevski’nin insanı ve hayatı anlama becerisini daha iyi değerlendirebiliriz. Karl Jaspers, bir insanın kendi varoluşunu en iyi belli sınır durumları yaşantıladığında hissedebileceğini söyler. Ağır hastalıklar, sevdiklerimizin kaybı, savaş bu sınır durumlardandır. Ama paradoksal bir şekilde kendi varoluşumuzun tam olarak farkına vardığımız tek an öldüğümüz andır Jaspers’a göre.

Dostoyevski ölüm mangasının karşısına geçmiş ölmek üzere olan biri olarak varoluşunu en derinden duyumsamış olmanın yanında, insanın sahip olduğu en trajik bilgi olan ölümlü olduğumuz gerçeğini de deneyimlemek zorunda kalmıştır. Bütün bu yüzleşmeler Dostoyevski’yi elbette nihilizme de götürebilirdi ama o bu yaşantılarından edebiyat tarihinin en büyük romanlarını çıkardı.

Edebiyatseverler arasında garip bir, “Tolstoy mu Dostoyevski mi?” kavgası vardır. Kimileri Tolstoycu, kimileri Dostoyevskicidir. Oysa öyle bir karşılaştırma yapmak tam anlamıyla elmalarla armutları birbirine karıştırmak gibidir. Çünkü Tolstoy olgularla uğraşırken, Dostoyevski insan ruhunun karanlıklarını araştırmanın peşindedir. O, her öyküsünde, her romanında ruhun bir başka yarasını deşmeye çalışır. Ve bunu da başarır.

İçinde bulunduğumuz 2021, Dostoyevski’nin 200. doğum yılı olması dolayısıyla bence çok önemli bir yıl. Bu yazı vesilesiyle daha önceden duyurduğum Dostoyevski kahramanlarını inceleme ve kahramanlarının psikodinamiğini anlama çabamın devam edeceğini ve bunu da belli bir program dahilinde gerçekleştireceğimi buradan tekrar anımsatmak isterim.