Dr. Ataç, ABD’li bakanların bölgeye yoğun ziyaretlerini ve bu ülkenin yaklaşımını değerlendirdi

Ataç, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun yoğun ziyaretlerine dikkat çekerek “Ankara’nın boğulması siyasetinin altında, Türkiye’nin özellikle dış politikada bağımsız hareket etme yönündeki adımlarının, bölgesel aktörlükten güç odağına dönme süreci olduğu görülüyor” dedi.

26 Ekim 2020 Pazartesi, 05:30
Dr. Ataç, ABD’li bakanların bölgeye yoğun ziyaretlerini ve bu ülkenin yaklaşımını değerlendirdi
Abone Ol google-news

Uluslararası Güvenlik Analisti Dr. Kaan Kutlu Ataç, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Savunma Bakanı Mark Esper’in Türkiye’ye uğramadan çevre coğrafyasına yaptıkları ziyaretlerini “Türkiye’yi boğma siyaseti” olarak değerlendirdi. ABD’nin küresel anlamda Çin yükselişini “geri itme”, Rusya’ya karşı ise “çevreleme” politikası uyguladığını vurgulayan Ataç, Türkiye ile de çok sayıda başlık altında ikili sorun yaşadığına dikkat çekti.

ABD bakanlarının Türkiye’yi dışarıda bırakan bölge ziyaretlerinin çizelgesi.

Dr. Ataç, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ile ABD Savunma Bakanı Esper’in Türkiye’nin çevresindeki ülkelere yaptıkları ziyaretleri ve sonuçlarına ilişin araştırmasını Cumhuriyet’e anlattı.

- Türkiye ile ABD arasında yaşanan sorunları küresel mücadelenin dışında düşünmek mümkün mü?

İkili ilişkileri anlayabilmek için Washington’un stratejisinin genel hatlarına bakmak gerekir. ABD, 2. Dünya Savaşı sonrası tesis ettiği küresel egemenliğini sürdürebilmek için iki temel hasım yapısıyla mücadele etmek zorunda. Birincisi küresel hasımları. Amerikan resmi belgelerinde en yüksek derecede çıkarlarına tehdit olan ülke Çin. Diğeri Rusya. Bu ülkenin Soğuk savaş sonrası kaybettiği küresel gücünü geri kazanmak istemesi ABD karar alıcıları için kesinlikle göz ardı edilemez.

- Türkiye nerede peki?

İkinci temel hasım grubunda yer alıyor. Türkiye’nin de bulunduğu dar coğrafyada etkinliğini artırmak isteyen ülkeler oluşturuyor. Yani Çin ve Rusya stratejik düzeyde ABD’nin hayati çıkarlarını tehdit ediyor, Türkiye gibi ülkeler de önemli tehdit olabilecek ülkeler arasında yer alıyor.

- Bu yaklaşımlar yeni mi oluştu?

Aslında tarihsel altyapıya dönmekte fayda var. Soğuk Savaş gerçekliğinde en azından ABD resmi arşiv belgelerinde “hayati derecede” önemli kategorisinde değerlendirilmiyor. ABD’li strateji planlamacıları açısından Türkiye “çok önemli” ancak “hayati” değil. Günümüzde ise Pompeo ve Esper’in Türkiye’nin çıkarının olduğu coğrafyalara ziyaretlerine bakınca hayli ilginç sonuçlar çıkıyor.

- ABD’li planlamacılar Avrupa, Akdeniz havzası, Karadeniz, Ortadoğu, Arap Yarımadası, bu bölgelerin ortasındaki Anadolu ve bunların çevresiyle (hinterland) ilgili nasıl bir planlamaya sahipler?

Elimizde güçlü entelektüel ve tarihsel altyapı var. ABD’li coğrafyacı ve stratejist Nicholas J. Spykman’a göre, Avrasya’nın dış kuşağını elinde tutan Avrasya’ya, sonra da dünyaya hakim olur. Dış kuşak, Batı Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Afganistan, Hindistan, Çin’in kuzeyi, Mançurya, Kore’yi kapsar. ABD açısından hedef, bu alanlara Avrasyalı bir kara gücünün hâkimiyet kurmasını önlemek. Diğer coğrafyacı Saul Cohen’in “Parçalanmış Kuşak” kavramı da tamamlayıcıdır. İç çatışmayla yıkılmış bir bölgenin, dış büyük güçlerin müdahalesiyle bölünmüşlüğünün artması durumudur. Büyük güçler, ciddi çıkarlarının olduğu düşüncesiyle yerel karışıklıklara müdahale ederler. Ayrıca yerel karışıklıklar ve karmaşa, bu alanlara komşu ülkelerle ittifak kurmasına zemin hazırlar. Cohen bu noktada Ortadoğu’nun parçalanmış kuşak olarak daha fazla parçalanmaya başladığına dikkat çeker.

- Burada Türkiye’nin konumu nedir?

Sıkışmış alanların bir ucu İran-Irak-Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın doğu bölgesine, diğer ucu da Suriye ve Güney Lübnan hattı boyunca uzanıyor. Amerikan siyasi planlamacıların Çin ve Rusya’ya karşı geliştirdikleri stratejiyi üst üste koyduğumuzda Anadolu coğrafyası çok kritik bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Bu jeopolitik ve stratejik altyapıyı belirlemek önemli. Çünkü, Pompeo ve Esper’in gezilerinin coğrafi ana ekseni Kenar Kuşak ve Parçalanmış Kuşak ile tamamen çakışıyor ve Amerikan stratejisinin Türkiye boyutu tüm açıklığıyla karşımızda duruyor.

- Ziyaretlere dönersek, bunları nasıl değerlendirmeliyiz?

ABD, Çin’e karşı “geri itme”, Rusya’ya karşı da çevreleme stratejisi uyguluyor. Bu durumu her iki bakanın gezilerinde ayrıntılı olarak görmek mümkün. Esper 30 Eylül-4 Ekim tarihleri arasında Kuveyt, Katar, Fas, Cezayir, Tunus, Malta’ya ziyaretler gerçekleştirdi. ABD bu coğrafyada, NATO Müttefiki Olmayan Afganistan, Bahreyn, Mısır, İsrail, Ürdün, Kuveyt, Fas, Pakistan ve Tunus’u “Büyük müttefik” statüsüne dahil etti. Bu ülkelere, ABD’den askeri teçhizat, araştırma, geliştirme, test ve değerlendirme amaçlı borçlanma yapabilme, ortak eğitim için ikili ve çok taraflı temaslar sağlayabilmek gibi geniş bir savunma ve güvenlik işbirliği zemini yaratılıyor. Katar’ın da bu kapsama alınacağını belirtiliyor.

- Bölgesel durumun tamamlanması açısından bakılırsa İsrail ile ilişkilerde bir yükseliş var mı?

İsrail 2013’te imzalanan anlaşma ile “Büyük Müttefik” konumundan da üst seviyeye taşındı. 13 Ağustos’ta Washington’da ABD-İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri arasında imzalanan anlaşmayla iki ülkenin ilişkileri normalleştirildi. Devamında Bahreyn, Sudan’ın kararları geldi. Umman, İsrail’le normalleşmeyi ABD seçimlerinin sonrasına bıraktı, buna Suudi Arabistan’ın katılacağı da söyleniyor. Buna Esper’in mevkidaşı Gantz ile 22 Ekim’de imzaladığı anlaşmalıyı da eklemeli. ABD, Arap ülkeleriyle savunma ilişkilerini geliştirirken bölgedeki stratejik ortağı İsrail’in askeri anlamda Arap coğrafyasındaki tahkimini de garanti ediyor. ABD, bölgesel olarak İran’a karşı İsrail-Arap işbirliğiyle, küresel düzeyde ise Rusya ve Çin’e karşı elini güçlendirmek istiyor.

- Pompeo’nun bölge gezileri de yoğun...

Pompeo 2020 Ocak-Ekim aylarında Umman, Doha, Katar ve İsrail’i iki kez, İngiltere, Ukrayna, Beyaz Rusya, Kazakistan, Özbekistan, Almanya, Senegal, Angola, Etiyopya, Suudi Arabistan, Afganistan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Avusturya, Polanya, Sudan, Bahreyn, BAE, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Vatikan, Hırvatistan’ı bir kez ziyaret etmiştir. Bu geziler, Çin’in ekonomik ve teknolojik alanlarda bu coğrafyadaki etkinliğini geri itme, Rusya’yı ise çevreleme stratejisinin altyapısı açısından önemli. Pompeo’nun yardımcısı da 14-18 Ekim tarihlerinde Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve Bulgaristan ziyaretleri gerçekleştirdi. ABD özellikle Doğu Akdeniz’deki gerginliğin azaltılması ve askeri-güvenlik alanlarında işbirliğini geliştirme yönünde çok yoğun faaliyet içerisinde.

- Türkiye’yi niye pas geçiyorlar?

Bakanların zaman sorunu olmadığı açıktır. Ankara’nın devre dışı bırakılmasının arkasında son yıllarda yaşanan gerimlerin yattığını, iki ülkenin ikili ve çok taraflı konularda ciddi görüş ayrılıklarının olduğu bir dönemde Türkiye’yi yalnızlaştıma, yok sayma siyasetinin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Örneğin ABD Suriye özel temsilcisi Büyükelçi Jeffrey’nin eylül ayında Irak’a ziyaretinde Türkiye’ye uğramaması da dikkat çekiciydi. Türkiye’nin milli güvenliği açısından ön sıralarda yer alan terör örgütü YPG/PYD ile 68 yıllık müttefiğinin kurduğu stratejik ilişkinin, F-35, S-400, Libya ve Doğu Akdeniz gerginliklerinin yanı sıra FETÖ ile mücadelede Türkiye’ye destek vermeyen Vaşington’un Ankara’yı bu tablo çerçevesinde “boğma stratejisi” izlediği muhakkaktır. Öyle anlaşılıyor ki iki başkent arasında gerginliğin azaltılması yönünde yakın gelecekte de pek bir umut ışığı görünmüyor.

- Pompeo, Türkiye’ye karşı kişisel olarak da olumlu değil galiba?

Evet. Pompeo’nun artık şahsi bir mesele haline getirdiği Venezüella konusunda Türkiye-Venezülle ilişkisinin mahiyeti, Ayasofya’nın ibadete açılmasına yönelik Türkiye’nin siyasi iradesine verdiği sert tepki, Kıbrıs Rum Kesimi’ne gösterdiği şahsi ilgisi dikkate alındığında ikili ilişkileri şahsi zeminde değerledirdiği anlaşılıyor. Ankara’nın boğulması siyasetinin altında Türkiye’nin özellikle dış politikada bağımsız hareket etme yönündeki adımlarının bölgesel aktörlükten güç odağına dönme süreci olduğu görülüyor. 1950’lerin ilk yarısından itibaren Washington’un artık sadık müttefik olarak değil, kendisine milli güvenlik tehdidi oluşturabilecek bir ülke statüsündeki Türkiye’nin konumu 21. yüzyılın ilk çeyreğinde de değişmedi.