Felsefenin kıyısında hayat…

Öleceğimiz gerçeği bizi doğru eyleyen bir insan yapabildiği gibi elimizi kolumuzu da bağlayabiliyor ve kimimizi nihilizme, kimimizi de gündelik hazların tuzağına sürüklüyordu. Bugün olduğu gibi tıpkı.

20 Mart 2021 Cumartesi, 15:58
Felsefenin kıyısında hayat…
Abone Ol google-news

Alper Hasanoğlu, Cumhuriyet Cumartesi eki için yazdı.

Felsefeye ta en başından beri neden ihtiyaç duyulmuştu derseniz, yanıtı çok basit aslında. İnsan hayatını nasıl yaşayacağını, hayatıyla ne yapacağını bilmiyordu. Mitolojik açıklamalar da ölümle nasıl başa çıkacağına dair pek de inandırıcı hikâyeler anlatamıyordu artık insana, bedenden sıyrılıp gittikten sonra ruhun başına neler geleceğine dair anlattıkları tatmin etmiyordu onu. O trajik bilgi, öleceğimiz gerçeği bizi doğru eyleyen bir insan yapabildiği gibi elimizi kolumuzu da bağlayabiliyor ve kimimizi nihilizme, kimimizi de gündelik hazların tuzağına sürüklüyordu. Bugün olduğu gibi tıpkı.

Antik Yunan’da bir filozof kurduğu lisenin koridorlarında, peşinde öğrencileri bir aşağı bir yukarı yürüyerek ölçülü bir hayatı öğütlerken, bir diğeri de ideaların en üstününe, iyiye ulaşmanın zorlu yollarını gösteriyordu akademinin herkese açık olmayan elitist duvarları arkasında. Bir başka filozof bahçesinde oturmuş dünya işlerinden uzakta hazzın peşinde koşmanın yollarını anlatıyordu. Bir başkası da bir alanda sütunların arasında dolaşırken bütün dünya nimetlerinden uzak durmanın erdemli, dolayısıyla tatminkâr bir hayatın ön koşulu olduğunu söylüyordu.

Doğu felsefesinde olsun, batı felsefesinde olsun insanın o trajik bilgiyle, ölümle başa çıkmasının yolunun ruhun ölümsüzlüğüne inanmak olduğuna inanılırdı önceleri. Beden ruhun hapishanesiydi ve beden öldüğünde ruh süzülüveriyordu bu hapishaneden dışarı. Sonrası karışık. Ama bedensiz de olsa sonsuza kadar yaşayacak olma illüzyonu rahatlatıyordu insanı. Ruhun da beden gibi ölümlü olduğu düşüncesiyse, öte dünyada tanrılar tarafından cezalandırılmak gibi bir şeyin kendisini beklemediğini bilse de – ki Hades ne inanılmaz cezalarla doluydu, o da ayrı – açgözlü insana yetmesi mümkün olmayan bir açıklamaydı. Ruhsal / tinsel ihtiyaçları karşılamaya yetmemiş olacak ki tüm bunlar, dünyanın günümüzde en yaygın dini olan Hristiyanlık yavaş yavaş ele geçirdi insanlığı. Gerçi bir de Yahudi dini vardı ama o yalnızca Yahudiler içindi, tüm insanlığa doğrudan vadettiği bir şey yoktu. 

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Günümüz dinlerindeki, insan ruhunun günahkâr da olsa, hesap verdikten sonra cennette sonsuza kadar yaşayacağı inancının dünya üzerinde yaşayan insanı ikna etmediği, her gün tanık olduğumuz aç gözlülükten anlaşılabilir sanırım. Yoksa bu dünyadaki yaşamımızı bir sınav yeri olarak kabul edip tevekkülle başımıza gelen her şeyi kabul ederek yaşayıp gitmez miydik? Böyle yapmıyoruz oysa. Sahip olduğumuz hiçbir şey yetmiyor, hırsla daha çok şeye sahip olmaya çalışıyoruz durmadan. Hiç doymayacak bir hırsla. Olmaya değil, sahip olmaya dayalı bir hayat biçimini kapitalist düzenin de dayatıyor ve aklımızı karıştırıyor olduğunun farkındayım. Ama kapitalist düzenin de her ne kadar artık kendi başına hareket edebilen bir canavara dönüşmüş de olsa, hırslarına yenilen insan tarafından yaratıldığını görmek zorundayız. Weber’in çok doğru bir tespitle vurguladığı gibi kapitalizmin doğuşunun Doğuda değil de Batıda gerçekleşme nedeninin Protestan ahlâk olması da başka bir tartışma konusu elbette; din de paranın esiri olmuştu sonunda işte… 

Platon ne kadar haklı; eğer biri güç sahibi olduğunda kötülük yapmamayı başarıyorsa, adaletli davranabiliyorsa, önünde saygıyla eğilmeliyiz onun. Ama insanlık tarihi böyle bir lider çıkarmadı henüz insanın karşısına. Komünizm idealiyle yola çıkan ülkeler bile totaliter diktatörler yaratmaktan başka bir şey yapamadılar. Faşizmi konuşmaya bile değmez, o zaten öyle.

Ama din de 20. yüzyılda yavaş yavaş bir umut olarak görülmekten çıkmaya başladı. Bütün bu varoluşsal vakuma çare olsun diye yetileri ve olanakları çok kısıtlı olan psikoloji girdi bir süre devreye. Sinirbilimin her şeyi çözeceği coşkusuyla el ele umut dağıttılar bir süre ve sonuç olarak senelerce süren terapilerin çoğu zaman panik atağı bile ortadan kaldıramayacak kadar aciz olduğu görüldü. Bırakın hayatı anlamlandırmayı başarabilmeyi…

Ne var elimizde bugün? Her şeye rağmen 150 yıla yakın bir zamandır insanı anlamaya çalışan ve bu yolda elinde ciddi bir bilgi birikimi olan psikolojiyle, zaman zaman gerçek hedefinden sapmış olsa da 2500 yıldır insana nasıl bir hayat yaşarsa mutlu olacağını göstermeye çalışan felsefe var. Evrensel değerler üzerine kurulu, anlamlı bir hayatı bize gösterebilecek bir yaşama zanaatı bilgeliğini bize ancak psikoloji ve felsefe el ele verirse kazandırabilir. Psikoloji, gündelik pratiğimizde sorunlarla başa çıkmada bize yardım ederken, felsefe bir yandan hayatımızı üzerine inşa edeceğimiz değerlerimizi belirlemede yardımcı olabilir, öte yandan ruhsal ve toplumsal ihtiyaçlarımızı karşılamamızda yeni bir yol açabilir. Almancada bir kelime vardır: ‘strassenfähig’. Düz anlamıyla, ‘yola çıkmaya elverişli,’ anlamına gelir ama elbette bütün kelimeler gibi yan anlamlara da sahiptir. Günümüz dünyasında psikoloji kendisiyle yola çıkılacak bir araç olma yetisini yitirmiştir, felsefeyse ‘sözde’ bir gururla sokaklardan uzak durmaktadır. Oysa insanın kendine doğru yola çıkması için ikisine bir arada ihtiyacı var. Felsefeyi sokağa indirmek gerekiyor bu nedenle, psikolojinin elinden tutup insana yardım etmesi için. 

Ben buna ‘klinik felsefe’ diyorum…