Feridun Düzağaç: Kalbi ve birazcık vicdanı olana bugünün dünyası bir işkence

“Sakin” albümünü nisan ayında dinleyiciyle buluşturan Feridun Düzağaç, şimdilerde Bozcaada’da yaşıyor. Ada günlerini, ülke meselelerini, babasıyla ilişkisini ve kızıyla arasındaki bağı konuştuğumuz Düzağaç "Kalbi ve birazcık vicdanı olana bugünün dünyası bir işkence" diyor.

22 Haziran 2021 Salı, 13:00
Abone Ol google-news

“İyi ki varsın FD, aksi takdirde kim olacaktı duygularımızın bu denli güzel tercümanı”, “Feridun abi sen hiç susma… Hep şarkı söyle ve herkes sussun”, “Aşklar, aşıklar değişse de sen hep bizimlesin...”

Bu cümleler Feridun Düzağaç’ın nisan ayında yayımladığı “Seyrüsefer” klibinin YouTube’daki dinleyici yorumlarında yer alıyor. Bir sanatçının insanlar üzerinde bıraktığı etkiyi anlatabilmek için sözü “Onunla büyüdüm; o benim çocukluğum, gençliğim, orta yaşım” diyen dinleyiciye bırakmak gerekiyor bazen.

Eski albümlerinden 7 şarkıyı İsimsiz Orkestra ile birlikte yeniden yorumladığı “Sakin”i nisan ayında buluşturdu dinleyicileriyle. 2013’te çıkan “Flu” albümünden bildiğimiz “Seyrüsefer”e de bir süredir yaşadığı Bozcaada’da bir klip çekti. Düzağaç’la pandemi nedeniyle uzaktan yaptığımız söyleşide ada günlerini, ülke meselelerini, babasıyla ilişkisini ve kızıyla arasındaki bağı konuştuk.

Bir süredir Bozcaada’da yaşıyorsunuz. Neler yapıyorsunuz adada, günleriniz nasıl geçiyor?

2020 aralık ayında istanbul’dan adaya taşındım. Kışı burada ve buralı olarak yaşadım. Pandemi ve gündemin boğucu karanlığını doğa ve toprak ile seyreltmeyi başardım. 20 yıldan fazla oldu ama buradaki hikayemizin nihayete ermekte olduğunu hissediyorum ne yazık ki. Yeni bir ada yeni bir yer fikri çok cezbediyor beni …yaz kalabalıklarıyla tanıştığımız şu günlerde özellikle. Belki de kalabalığı hissettirmeyecek ve fiziken kendi inzivanıza sığınabilecek kadar büyük bir ada.Yaşadığım her yerin ‘Feridun abi’si olmayı başardım ve bunu ‘şarkı yazarı “ünlü F. D.” olmaktan her zaman daha değerli buldum. yaşadığınız hayat böyle anlamlı oluyor.

Doğayla ilişkiniz nasıl, toprakla, bitkilerle ilgileniyor musunuz? Bu temas nasıl hissettiriyor?

300’den fazla irili ufaklı çiçek ve bitki diktik bahçemize. Topraklarını özel olarak hazırladık. En keyifli zamanlar listesi yapsam ilk üçe çiçeklerimle ilgilendiğim akşamüstlerini yazardım. Kesin. Saksılarda sigara söndürdüğüm rezil zamanlarıma kıyasla çok geç kalınmış büyük bir devrim başardım sayıyorum bunu. Latince orijinal isimlerini takılmadan sayabileceğim bir dolu çiçekle tanıştım memnun olduk karşılıklı. Hepsinin bir adı var ve hepsiyle konuşuyorum. Hepimiz farklı deliriyoruz sanırım. Zamanın ruhu bunu buyuruyor sanki ve benim çözümüm bu oldu. Toprak ile ilişkimi daha üst boyuta taşıdığımı ve bugünlerde başka bir adada ve minicik bağışçısı olduğum bir cemiyet yararına çok büyük bir hayal kurduğumuzu söylemek isterim.

Herkes için değilse de çoğunluk için depresif geçiyor günler. Siz kendinizi kötü hissettiğiniz anların üstesinden nasıl geliyorsunuz?

Doğrusu kendimi kötü hissetmeler benim neredeyse rutinim olduğundan bende tam tersi, iyi hissettiğim zamanlara karşı antrenmanlıyım ve korkarım sorunuz bu değil... Geç de olsa üstesinden geldiğim bir durum artık. Adaya yerleşmenin ve burada yaşamanın kattığı bir rahatlama hali var. Daha net ,daha içimden geleni seslediğim bir hale evrildim. ‘Karşımdaki ne der üzülür mü kırılır mı’ nezaketinden ‘karşımdaki düşünsün’ e geçtim sayılır. “Karşımdaki de biraz insan olabilir ne de olsa “diyorum artık. Yazdığım şarkılardan süzülen profile çok kontra bir gündelik hayatım var benim.İç dünyamda karışık ama insanlarla ilişkilerimde sakin Muzip ve güler yüzlüyümdür. Beni insan davranışları yıpratıyor. Kalbi ve birazcık vicdanı olana bugünün dünyası bir işkence. Başkalarının hakkına saygılı olduğu için salak durumuna düşürülen saflık. O benim işte. Bir de sözgelimi eczane alışverişi için arabasını motoru çalışır halde daracık ada yolunda park edip uyaranlara da ‘sana ne birader’ diye çemkiren pişkin insanlar var ya. imrenmek mi iğrenmek mi arafındayım. Böyle küçük şeylerle paralize olan anormal bir alınganlık. Zor iştir ben olmak. Alıştım ama.

Özellikle sahne emekçileri ve müzisyenler çok zor durumda. Son genelgelerle birlikte bu meslek gruplarının göz ardı edilmesi tepki çekiyor. Mekânların açık olabildiği süreler kısıtlı, konserler yapılamıyor, insanlar geçinemiyor. Yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sahne yasağı ve sektörel ‘yapayalnızlaştırılma’nın ideolojik ve yaşam modelleri üzerinden alınan bir intikam olduğuna inananlardanım. Kimden ne bekliyoruz ki hala biz…sanırım bir İskandinav filminden aklımda kalmış bir replikti: ”Kasapta süt satılmaz…” “Gebersinler”, “İnşallah limon satarken görürüz bunları”, “Belediyelerden indirdiğiniz milyonlara sayın” gibi yeni Türkiyeli yorumları da okudu bu gözler “Bizi neden unuttunuz?” diye haklı isyan eden sektör emekçilerinin paylaşımlarının altında. Bu nefret boğuyor beni artık. Şimdi yavaş yavaş konser duyuruları oluyor. Biraz geç kalınsa da hızını almış gibi görünen aşılama süreci ile oluşan iyimser havanın dağılmamasını umuyor ve diliyorum. Tüm dünya ve tüm ülke olarak hak ettiğimizi düşünüyorum.

Sosyal medyayla aranız nasıl? Gündemi takip ediyor musunuz yoksa “Bazen hiç görmek istemiyorum” diyenlerden misiniz?

“Kazdağları gibi bir dünya mirasından başka yer mi bulamadınız maden arattıracak” benzeri bir şey yazmıştım en son Twitter’da. Kaç yıl önce işte. Vatan hainliğinden bilmem ne çocukluğuna, FETÖ’cülükten PKK’lılığa uzanan o ‘seç beğen al’ yaftalar yağmıştı üzerime. O gün dönmemek üzere kapattım hesabımı, hiç özlemedim ve herkese tavsiye ediyorum. Sosyal medya nefret lağımına dönüştü. Doz aşımı bir pişkinlik ve her konuda her şeyi söyleyebilme cüreti. Bile isteye yalan. Bile isteye iftira. İnanılmaz yılış yapış bir üslup. Beni ben yapan tüm insani değerlerin saygı, empati, hoşgörü, zeka incelik dil üslup vs yerle yeksanlığına tahammül edemiyorum. Yakın zamanda ‘instagram ‘a da veda edip YouTube kanalım ile yetinmeyi deneyeceğim. Keyifle bir şey paylaşacak olsam çığ gibi büyüyen SMA yardım çığlıklarından çaresizliğimden, insanlığımdan utanıyor ve kahroluyorum. “Mesajlarını kapat görmezden gel” diyorlar; çiçek sulamadan önce karıncaların uzaklaşmasını beklediğimi anlatıyorum ben de; yufka yürek bugün kut değil ceza insana. Maalesef. İyiliği güzelliği erdemi insan olmayı ‘Cezmi Kalorifer’ gibi güzel hesapların paylaşımları sayesinde hatırlayan çocuklar var. Çok yabancı ve çaresizim ben bu dünyaya. Çok demode bu kırılganlık. Çok acı. O hesabı ‘like’lamak daha kolay geliyor. O hesaptaki insanlıktan güzellikten öğrenmeye payını almaya zamanı yok çünkü Onların. Ödevini yapmadığı yada atıyorum eve geç geldiği için anne terliği yiyen ergen -yemesin tabii ki- instagramda her şeyi bilen atarlı abi oluveriyor. Yer ve durum bildiren -ki ler ayrı. ayrı -de’ler bitişik. Bir olamıyor gönüller işte. Türkçesi on sekiz kelimeden ibaret. Öznesi, tümleci, yüklemi: Aynen. İçim kalkıyor içim. “Sen ölmeden konserine gelmek istiyorum abi” diyor. ‘Ölünce sevemezsem seni hesabı.’ E zaten ancak ölmeden önce gelebilirsin. Beni çok sevdiğini beni incitmeden ifade edemiyor. Eksik olmasınlar ama ifade edebilsinler, yeter.

Bütün bu karanlığın içinde bir aydınlık varsa sizce bu nasıl olacak? Siz bir sanatçı olarak bu aydınlığa nasıl bir katkıda bulunabilirsiniz?

Bugünkü karanlığın ana sebebini nefret siyasetinin bir sonucu olarak görüyorum ben siyasete duyduğum inançsızlığı yinelemek istiyorum. Dünyada siyaset insanlığa eşit ve adil çözüm üreten bir güç olsaydı Filistin, Afrika ve nicesi, bugünkü dramıyla ve çaresizlikleriyle böyle kaderlerine bırakılmazdı, dünyada çocuklar aç ‘biilaç’ olmazdı. Dünyadaki servetin dörtte üçünün dünya nüfusunun onbinde biri tarafından sahiplendiği bir düzende siyaset bunun bekçisi gibi duruyor.Yaşı dolmamış yavrucağa tam garantisi olmayan bir SMA ilacını 25 milyon liraya satıyor bu düzen. Bizde durum daha da sakil bir hal almış gidiyor. Takım tutar gibi lider ya da taraf tutmak da bugünlere özgü bir durum gibi geliyor bana. Birbirinden nefret eden ve diğerinin varlığına tahammül edemeyen iki farklı mahalle oldu koca ülke. Ayda 2500 lira kazanmak için günde 5 vesait değiştiren seçmen, vergisinden yırtmak için tezgâh kurup Ferrarisi ile hava atan vekilini değil “Kazdağları’na İkizdere’ye Salda’ya kıymayın” dediğim için bana yürüyorsa burada bir siyasi çürümüşlük var demektir. Adam kayırmaca ve adam asmaca oyunu aynı iştahla sahnelenmeye devam ediyor.Yalan iftira hamaset ve nefret iklimi. ‘Kadına şiddet makul seviyede’ manasında bir laf eden, hem de kadın, bir Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı ya da başında olduğu bakanlığı kazıkladığı ortaya çıkan bir şahsın hiçbir şey olmamış gibi devam edebildikleri başka bir demokrasi, bağımsız yargı ve bağımsız medya ülkesi sayabilir misiniz? Bıktık usandık ve delirdik artık. Ben kendi payıma bu noktadayım. “Bir ışık var mı?” diye soruyorsunuz… Hak, hukuk, adalet taşınıp gitmişler aramızdan. İğrenç kurgulanmış bir ‘sabır oyunu’ gibi geliyor bana yaşadıklarımız. Hani bir ara etkisinde kalan çocukların canlarına kıydıkları bir bilgisayar oyunu vardı ya. Bir benzeri gibi geliyor. Bir gün ‘bitti ve kazandınız ‘diye madalya takacaklar hepimize. Bugün bir iktidar figürü çıkıp ‘iki kere iki aslında beş’ dese anında TV’ye çıkıp savunacak soysuz ‘gazeteciler’ ve ne yazık ki inanacak milyonlarca insanımız var. O günü düşlüyorum ben. Bu kâbustan uyanacağım sabahı. Görür müyüm… Sanmıyor sadece diliyorum.

Nisan ayında İsimsiz Orkestra ile birlikte kaydettiğiniz “Sakin”i paylaştınız dinleyiciyle. Geçmiş albümlerinizin bazılarından bildiğimiz şarkıları yeniden yorumlamaya nasıl karar verdiniz?

“Sakin”i, yine umarım İsimsiz Orkestra ile yapacağımız “Sade” ve sonra kendi grubumla sevdiğim -kıskandığım- şarkıları ‘cover’layacağım “Sek” takip edecek. Bu bıkkınlık ve küsmüşlükle yeterli enerji bulabilirsem ve sağlığım elverirse. “Sakin”deki müzikal kurgu çok öykündüğüm bir sadelik ve ‘sound’ içeriyor. Bir üçleme serisi gibi düşünüyor ve öyle hayal ediyoruz. “Sakin” tam olarak ‘şimdiki zevkim olsaydı’ düzenlemeleri içeriyor. Bu noktada beni süratle ve çok içsel anlayan sevgili Özgür Ulusoy (Peyk) ve başta şefimiz Yeşim Madanoğlu hocamız, tüm İsimsiz Orkestra’ya şükran sunuyorum. Kendi şarkılarımızı yeniden yapmakta, kurulu telif düzenine karşı iddiasız ve haklı bir başkaldırıyı da gözetmiyor değiliz. Kim ne ‘reyting’ verirse versin önemli, hacimli ve özel bir şarkı yazarı olduğumu ve ama aranjelerimin çoğunu yapan dostlarımın yılda tek asgari ücret kadar dahi telif kazanamadığını biliyorum. İsterim ki yokluğumda eserlerimin gelirinden biricik evladım ve karınca kararınca yanlarında olmaya çalıştığım manevi çocuklarım faydalansın.

Ekşi Sözlük’te şöyle bir entry’e denk geldim: “Şarkılarını yazdıran hikâyelere dair bir kitap yazmasını beklediğim sanatçı” diyor yazar. Ne dersiniz?

İçeriğine bir türlü karar veremediğim ve çok gel gitler yaşadığım bir soru işaretim benim kitap yazmak. Bir gün karar verirsem bunun kesinlikle edebi ve edepli olmayacağını şimdiden söyleyebilirim. Mesela şimdi sorunuzu okuyunca aklıma ilk Ekşi Sözlük’teki öznesi olduğum o adam asmaca oyunu ve onun yaşattığı tanımsız hayal kırıklığı ve kırılmışlığım geldiğine göre belki de bu kutup siyaseti ve onun nefret dilinden payıma düşenleri içimde kalanları yazabilirim gibi hissettim. Kırdığım insanları kırıldıklarımı yazıp adını da “Dikkat Kırılır” koyabilirim. Önemli bir pasajı da ekşi’cilere ayırmam gerekebilir. Hakkımda hala olumlu şeyler yazmaları ve sorunuzdan anladığım kadarıyla güzel şeyler önermeleri sevindirdi ama daha çok şaşırttı. Zira üç yıl önce aramızdaki manevi bağı toprağa verdiğimde o dönemki albümü yandaş bir gazetede anlattığım için benden bir iktidar yalakası çıkartmak için akıl ve izan sınırlarını zorluyorlardı. Bu akıl okumaların niyet biçmelerin yaşadığımız ve sizin önceki sorunuzda andığınız karanlığa hiç bir faydası olmayacak. Ha karşı mahalleyle temas kurduğum için çizmiş beni ha muhalif olduğum için ‘kırıp çöpe atmış cd’lerimi. Her iki görüş de benim için çöptür. Ve meseleleri bu çöpleri yada ayrık uçları temizlemeden çözemeyiz.

Pandemi sizi ve müzikal üretiminizi nasıl etkiledi?

Şarkı yazmayla ilgili bir derdim kalmadığını hissediyorum ve Yeterince yazdığımı… ‘Bıraktım, küstüm vs.’ gibi akıl dışı ketler vurmuyorum kendime, o mevsim geçti gibi geliyor sadece. Her ne kadar seven ve dinleyenlerim videolarımın ‘tıklanma sayıları’ üzerinden kederlenip kahrolsalar da ben kıymetimi biliyorum. Haddimi bildiğim gibi. ‘Bugün orda da cumartesi mi’ diye sayıklayacak kadar acı çekerek yazdığımı biliyorlar. Beni çırılçıplak savunmasız gördüler ve öyle sevdiler… Üç yaşında anne babasının parolasını yazabilip saatlerce telefon ekranı kaydırarak büyüyen çocuklara anlatacak bir şeyim kalmadığını düşünüyorum. Bunu da sadece kendi sorunum olarak görmüyorum. Dünya çok başka bir yer oldu. İki halini de görebildiğim için şanslı sayıyorum. “Bizim zamanımızda ışınlanıyorduk” filan diyecekler üç beş jenerasyon sonrasının babaları. Ben, öğretmen görünce ayağa kalkan nesil olmaktan kıvançlıyım. ‘Navigasyon’suz da buluyorduk yolumuzu. Çok şarkılar yazdım ben öyle. ‘İyi ki’mdir benim için ait olduğum çağ.

Sahneye dair en çok neyi özlediniz?

Sahneye dair her şeyi çok ama çok özledim. ‘Sevgilisinin doğum günü için videolu kutlama’ isteyenleri bile mumla arıyorum. ‘Boş ders şarkısı’nda komutla hep birlikte zıpladığımız ergenliklerimi özledim. ‘Yaz dostum’daki -Can /Volkan /Fe- üçlü mizansenimizi. Özellikle halk konserlerinde sırf etkinlik olsun diye gelen yabancı bakışların enerjisini pozitife çevirmek için sahneyi çocuklarla doldurmalarımızı… Onlara şarkı isteklerini sorduğumda daima “Barış Mançoooo” diye bağırmalarını çok özledim.

Feridun Düzağaç, Babası Salih Mete Düzağaç ile birlikte

Bugün babalar günü... Sizin nasıl bir ilişkiniz vardı babanızla?

Babam benim en büyük yaralarımdan biridir. Çok az hatıramız olması düne kadar içimi acıtırdı. Her şeye rağmen çok sevdiğim halde bir kere olsun ‘seni seviyorum’ diyememek ve duyamamak. Üç çocuk ve bir fedakar eşine rağmen kendi dünyasını yaşayan yapayalnız bir adamdı. Öldüğü günü kilometrelerce uzakta, neredeyse tam da saatinde, üstelik çok da mutlu coşkulu başladığım bir günde; ilk albüm için ilk stüdyo kaydım sırasında içsel olarak hissetmem… Bir filmde bir kitapta bana anlatılan bir hikâye olsa inanmazdım. Rakının şişede durduğu gibi durmadığı gecelerin sonunda apartmanı hatta sokağı inleten o muhteşem davudi sesiyle “Sen gözlerimde bir renk…” diye girer sallana sallana çıkardı iki katı. O uykuya dalana kadar beklerdim. O şarkı sabahlardı çoğu gece içimde benimle. Benimkinden güzeldi sesi. Bir kerecik de olsa konserime gelebilmesini isterdim. “Ulan kerata, bana atarlanıp utanırdın hallerimden de bak şarkı söylemek ne güzelmiş değil mi?” diye benimle eğlenmesini isterdim. Yan yanayken mutlu ve birbirleriyle eğlenebilen aileleri ben hep çok sevmişimdir.

Feridun Düzağaç ve kızı Tuya Naz Düzağaç

Bir de kızınız var... Feridun Düzağaç’ın baba olma anlayışı nasıl?

Ne o duyguyu tanımlayabildim bugüne kadar. Ne de varlığının benim için nasıl bir armağan olduğunu. O’na karşı malum mahcubiyetime ve pişmanlığıma rağmen çok güçlü çok mutlu ve güzel bir ilişki elbette. İlişki de ne…bir bağ. Bir düğüm sımsıkı. Benzeri olmayan. Mesafe tanımayan. Bana ihtiyaç duyarsa zor bir zamanında gerçekten kanatlanıp uçarmışım gibi geliyor. Baba olmak biraz masal kahramanı gibi hissettiriyor. eşitliğe hakka hakkaniyete ne denli düşkün olduğumu kurallara sadık birisi olduğumu bilir dostlarım. Söz konusu evladım, kızım ve O’nun mutluluğu ise tüm bunlardan vazgeçebilirmişim gibi geliyor. Doğru mu... Elbette değil ama gerçek bu. Hiç kimsenin bilmediğini O bilir. Her şeyimi anlatırım. Yıllar sonra babasını anlatması istenirse benim gibi boğazında düğüm gözünde kararsız bir damla olsun istemediğimden sanırım. ‘Hislerini anlatmayı başaramamak’ da bir kız babası arızası korkarım.