Film bir türlü bitemiyor

Yönetmen mi, senarist mi artık hangisiyse, elinde böyle bir kadro, böyle bir mekân, böyle bir ortam bulunca bitirememiş bir türlü! Tam bir final sahnesi diyorsun, hayır film devam ediyor.

11 Ocak 2020 Cumartesi, 02:00
Film bir türlü bitemiyor
Abone Ol google-news

Uzun zamandır böyle bir film olsa diye bekliyordum açıkçası. Vurdusu kırdısı, kadına şiddeti olmadan, ağası, köyü, feodal hikâyeye dayanmadan şöyle eli yüzü düzgün, sevimli, iyi bir oyuncu kadrosu, iyi bir senaryosu olan. Ha tabii, savaş ya da mafya da olmadan! Bir de iç bayıltan, yavaş sinema, festival filmi değil, şöyle kafa dağıtacak cinsten olsun. Cumartesi gecesi filmi derim ben onlara. Keyif için seyredilecek, biraz da düşündürecek filmler. Filmin ilk tanıtımlarında böyle bir izlenim edinmiştim ve hele o çok sevimli beş kadının yılbaşı gecesi televizyonda yaptıkları sahne şovunda ne kadar hoş bir ekip oluşturduklarını görünce basın gösterimine koşa koşa gittim. Film başladı iyi gidiyor, fena gitmiyor, biraz sıkıldım, yok yok iyi gidiyor, ama çok uzuyor, yahu tamam anladık da iki saat oldu, hah şimdi bitecek diyorum, bitemiyor! Yönetmen mi, senarist mi artık hangisiyse, elinde böyle bir kadro, böyle bir mekan, böyle bir ortam bulunca bitirememiş bir türlü! Tam bir final sahnesi diyorsun, hayır film devam ediyor. Hah şimdi oldu, bu final çarpıcı artık tamam diyorsun, ay hayır, hikâye yine sündürülüyor.

Elinize bir kamera, bir senaryo geçti diye bu kadar uzatılmaz ki canım. Bir karar verseler? Ferzan’dan mı esinlenme? Bitememe sıkıntısı dışında film, biraz Ferzan Özpetek filmi. Uzun uzun mutfak ve yemek sahneleri, masada yiyip içmeler, deniz kenarı, güzel ev, güzel mekan, ortak yaşam. Toscana Vadisi’nde bir grup arkadaşın bir haftalık tatil için buluştuğu bir film seyretmiştim, herkes bir âlem. O hava. Yine 2019 Ağustos ayında izlediğimiz bir Fransız filmi, Guillaume Canet’nin yazıp yönettiği, “Küçük Beyaz Yalanlar Devam Ediyor” bu kez Akdeniz değil, Ege değil, Atlas Okyanusu kıyısı, Bordeaux’da çocukluklarının geçtiği tatil evinde doğum gününde yalnız kalmak isteyen arkadaşlarına kalabalık bir grup sürpriz yapar, gece çoluk çocuk, basarlar evi. Verilmemiş cevaplar ödenmemiş hesaplar, kırgınlıklar, kızgınlıklar, unutulmuş aşklar, müthiş bir muhasebe yapılır. Sonra bir biçimde iş tatlıya, acıya bağlanır. Burada da olay bu. Çocukluk yıllarının tatillerini bu yazlık evde birlikte geçiren gençler, yıllar sonra bir yanlış çıkan bir hastalık haberiyle babaannenin evine doluşur.

Kimi deli dolu, kimi anaç, kimi pasif, kimi anlayışlı, kimi dalgacı, ama hepsi bir takım. Acı tatlı anılar, muhasebeler, tartışmalar yapılır. Hümeyra, gençlerin içinde onları bağlayan kişi. Ölümü bekleniyor ama bu gidişle herkesi gömecek görünüyor! Pek de güzel oynuyor, bu yıl onun yılı, ödüller filan alıyor. Kadro keyifli, Şebnem Bozok, Berrak Tüzünataç, Özge Özpirinççi, Meriç Aral, Engin Öztürk, böyle devam ediyor. Erkekleri unutmuşlar! Film, tam bir kadınlar filmi. Özellikle üç, hatta dört kadın karakter, filmin sacayağı. Benim bir feminist olarak pek memnun olmam lazım ama ah şu vicdan meselesi? Ben haksızlığa gelemem, erkeklere yapılmış olsa da. İki erkek karaktere, iki kocaya neredeyse rol yazmayı unutmuşlar. Birinden sadece söz ediliyor, geliyor üzerinde bir tuhaf kıyafet, kenarda köşede duruyor, repliği bile yok. Öteki de saksı vaziyetinde, onun da rolü hemen hiç yok. İyi de kızlar, sahnede tabanca varsa patlar, bu adamlar ne işe yarıyor? Kadın karakterlerden biri de fazla abartılı oynuyor. Yaptığı her iş de abartılı. Cam kırıp düşmeler falan hadi gag diyelim de o çorba meselesi ne? Çorbayı püskürtecek kadar kötü ne koydu içine, yağ yerine deterjan mı? Canım komedi, olur o kadar, olmuyor işte. Caner Özyurtlu’nun yönettiği film, kentli beyaz Türklere hitap ediyor desem? En azından çekerken hoş vakit geçirmişler!