Frida Kahlo Avlu konuşmaları

Ben bu dünyadan gidişinin 61'inci yılında, ismi dünya sanat tarihine kazınmış ressam Frida Kahlo ile olası bir karşılaşmamızı yazmak istedim. Ki böyle bir karşılaşma ihtimalini, bence kimse inkar edemez.

12 Temmuz 2015 Pazar, 18:36
Abone Ol google-news

Londres Caddesi 247 numarada, caddeyi çivit mavisine doyuran evin iç avlusunda tavus kuşları, maymun ve papağanlarla, akşam serinliğinin tadını çıkartıyordum. Üç adım sağımda onu gördüm. Kucağında siyah bir kedi, üstünde kaftanları lavanta kokuları saçan rengarenk Meksika etekliği vardı. Bana doğru alaycı bir tavırla seslendi: “Yoksa dans etmeyi bilmiyor musun gringo” dedi.

Ona, tam anlamıyla “gringo” sayılamayacağımı ve Meksika ezgilerini bilmediğimi söylemek istedim ama bunlar, onun gözünde durumu kurtarmazdı. Çaresizlikle yutkundum. Kendisi baktı hâlâ susuyorum, bu kez ayaklarımı gösterdi. “Tam iki tane sapasağlam bacağı olan biri için çok hareketsizsin!”

“Biraz öyleyim galiba.” İtiraf edip omuz silktim. O, tekilasından irice bir yudum alıp doğruca gözlerimin içine baktı. “Kendini yalnız hissediyor olmalısın. İşin aslı hepimiz yalnızız tatlım. Bu koca dünya bizi çiğneyip yutmak için beklerken, karşısında tek başımıza dikiliyoruz.” Biraz sarhoştu...Onu neşelendirmek için “Hadi ama… Bu sözler senin gibi bir devrimciye hiç yakışmıyor” diye ısrar ettim. Haklı olduğumu kabul etti ama yalnızlık konusunu kapatmaya niyetli de değildi. Yanıma oturup şöyle dedi:

“Biliyor musun, eskiden dünyanın en tuhaf insanı olduğumu düşünürdüm. Sonra kendi kendime dedim ki, madem dünyada bu kadar çok insan var, o zaman tıpkı benim gibi tuhaf ve kusurlu hisseden birileri daha mutlaka olmalı.”* Elimdeki kadehi onuruna kaldırıp gülümsedim. “Seninle tanıştığıma ne kadar memnun olduğumu bilemezsin Frida. Senin yalnızlığın, bana kainatta tek olmadığımı hissettiriyor.” İkimiz de elimizdeki içkileri fondipledik.

 

Ruhları bulanık iki kadındık

Baş başa vermiş, ruhları bulanık iki kadındık ve konu elbette hızlıca  erkeklere ve aşka geldi. Haliyle ona Diego’yu sordum: “Hâlâ onun başına gelen iki trajik kazadan biri olduğuna inanıyor musun?”* Tereddütsüz cevapladı: “Elbette! Ama bir kazanın ne kadar kötü olduğuna ancak hayatta kalanlar karar verebilir.” “Ben hiç kaza atlatmadım ama belli başlı acılara karşı da boş değilim” diye açıkladım, diyecek daha iyi bir şeyim olmadığı için. O çenemi tutup sordu: “Peki ya sen, hiç âşık oldun mu?” İşte bunu beklemiyordum. Cevaben “Üf hem de nasıl!!” demek de faydasızdı. İçimi ne kadar geniş bir elekten geçirirsem geçireyim, onun Diego’ya olan tutkusu kadar büyük ve sınır tanımaz bir aşk bulamayacağımı anladım. “Elimden geldiğince” dedim, harbiden ellerime bakarak. Kocasının onu onlarca kadınla, hatta ablasıyla bile aldattığını biliyordum. Onun yerinde olsam elimden ancak bolca kırgınlık, öfke hatta kin gelirdi. Peki buna nasıl aşk denirdi? Velhasıl ona nasıl affettiğini sordum. Gülümseyerek omuz silkti: “Başıma gelen en iyi şey, acı çekmeye alışmak oldu.”* Ben de şaka olsun diye “Sen de boş değilmişsin ama, Troçki filan… Şu hayatta epey âşığın olmuş.” Kocaman bi kahkaha attı: “Eee” dedi, “Ben bir fahişe ve ressam olarak doğdum!”*

 

Sanat mı, yoksa gıybet mi?

“Neden bilmem, senin resimlerini en çok Henri Rousseau’ya benzetiyorum. Evet biliyorum, biraz aptalca…” dedim. Tüm hayatını memur olarak geçiren ve ancak emekli olunca resme başlayan Henri beyle vaktiyle nasıl dalga geçtiklerini anlattım. “Ay” dedi, “Beni de sürekli sürrealist diye etiketlemeye çalıştılar. Halbuki benim resimlerim rüyalarımı değil bizzat gerçeklerimi anlatır.”* Hemen akabinde onun sanatı için “Bir bomba etrafına sarılmış kurdele” benzetmesi yapan sürrealizimin babası André Breton’u ve “Hiçbirimiz onun gibi yüzler çizmeyi bilmiyoruz” diyen Picasso’yu andık. İyi mi andık, yoksa haklarında gıybet mi ettik, orasını söyleyemem.

Laf lafı açtı, Fransa’da katıldığı ilk sergisini, Vogue’un kapağında yer almış gelmiş geçmiş en kalın kaşlı kadın oluşunu konuştuk. (O “Hatta en kalın kaşlı erkek” diyerek düzeltti beni) Ülkesinde çok istemesine rağmen hiç sergi açamamıştı. “Üzülme” dedim, “Filminde seni sergiye yatağınla taşıdılar. Üstelik Salma Hayek de fena oynamadı.” “Ay bırak Allah’ını seversen o koca memeliyi!” diye çıkıştı Frida, güldük.

Onun resimlerindeki acı, sessiz merhamet ve inat, bana yaşama sevinci kattı. Ben bunları düşünürken o bana meydan okudu: “Bak bu bacağım tahta ama şimdi kalkıp senden çok daha fazla erkeğin başını döndürebilirim!!” Dedim ki, “Balım, Latin Amerika’nın en güzel yaban çiçeği, çok içtin sen. Artık bırak.” O kıkırdayıp bildik cümlesini söyledi: “Acılarımı boğmak için içmeye başladım. Ama o lanet şeyler yüzmeyi öğrendiler.”*  Sonra kalktı, elimi tutuşundan, ayrılık vaktinin geldiğini anladım. Giderken son bir şey ekler gibi sükunetle: “Umarım çıkış neşelidir. Ve umarım bir daha geri dönmem”* dedi bana bakıp. 

Ardından bakarken “Hiç gitmeyeceksin ki... Sonsuza dek bazı duvarlardan bize dik dik bakacak ve hayatın tüm acılara rağmen nasıl da yaşamaya değer olduğunu hatırlatacaksın” diye fısıldadım.

*Frida Kahlo’nun hikayede geçen bu sözleri, bizzat onun açıklamalarından alıntılanmıştır.  

 

Doğum tarihini Meksika devrimiyle aynı gün, yani 7 Temmuz 1910 kabul eden ressam Frida Kahlo, yine bir temmuz günü, 1954 senesi, ayın uğursuz 13’ünde bu dünyadan ayrıldı. Kısa yaşamına önce tek bacağını kısa bırakan çocuk felcini, sonra ilk gençliğinde geçirdiği ve hayatı boyunca izlerini taşıyacağı, tam 32 ameliyat geçirmesine neden olacak bir kazayı, 55’i otoportre 143 resmi ve dünya sanat tarihine kazınmış bir isim sığdırdı. Stalin başına ödül koymuşken Troçki’yi evinde saklayacak denli sıkı bir komünist ve ünlü Meksikalı ressam Diego Rivera’nın eşiydi. Öldüğünde vasiyeti üzerine yakıldı. Külleri ve yapıtlarının bir kısmı, New Mexico’daki Frida Kahlo müzesinde, Kahlo’nun doğduğu ve öldüğü ev olan La Casa Azul'da ziyaretçileriyle buluşuyor.