Galeano öldü kültür bitti

Belki ruhuma karamsarlık bastı ama Galeano'nun ölümünü kültürün ölümü, bitişi olarak görüyorum. Teknolojiyi tüketmeyi kültür üretmek sanıyoruz. En çok da futbolda. Theo Angelopoulos, “Eskiden hatırlamak için film izlerdik, şimdi unutmak için” demişti. Maçlar da aynı.

27 Nisan 2015 Pazartesi, 19:11
Abone Ol google-news

 


İki hafta önce Arsenal-Burnley Premier League maçını izledim. Maç başlarında Arsenal bir gol pozisyonu buldu. Mesut Özil vurdu, Alexis vurdu, olmadı. Sonunda Aaron Ramsey'nin topu ağlara yolladı. Bunda bir gariplik yoktu tabii. Ancak iki gün sonra futbol üzerine en güzel metinleri yazmış Eduardo Galeano’nun ölüm haberini aldığımda işte bu gol geldi aklıma. “Ramsey’in Laneti” gibi tatsız bir ad takılan rastlantılar dizisi devam ediyordu. Üç-dört yıldır Ramsey gol atıyor ardından bir ünlü dünyadan ayrılıyordu. Bin Ladin, Steve Jobs, Kaddafi, Whitney Huston, Paul Walker, Robin Williams… Tam Galeano’nun kalemine göre bir hikâyeydi bu. Elbette ne Ramsey’in, ne de son yıllarında kanserle boğuşan Uruguaylı yazarın bir suçu vardı. Kader Galeano’ya böyle “önceden haber verilmiş” bir veda hazırlamıştı. İtiraf edeyim; Galeano bu hikâyeyi benden çok daha kıvrak ve derinlikli yazardı mutlaka. Sanki büyülü bir şeyler olmuş da biz fark edememişiz gibi. ‘Hayatlarımızın ve hayallerimizin parçası olarak futbol’ üzerine hikâyelerin yer aldığı ünlü kitabı “Gölgede ve Güneşte Futbol” 1997’de akıcı ve doğru bir çeviriyle dilimizde yayımlandığında da aynı duyguya kapılmıştım çünkü. Futbolla doğmuş, futbolla yaşamış biri olarak ben de böyle şeyler hissediyordum ama hiç böyle ifade edemiyordum. Futbol kültürünün Türkiye’de de ‘ağzı’, ‘dili’ olmuştu Galeano. Kitabın başındaki ünlü ‘Yazarın İtirafı’nı özetlersem, futbolcu olmanın hayalini kurar Galeano ama bu işte kötüdür. Schaffino ve Abbadie gibi futbolcuları izleyince iyice anlar bu gerçeği. “Onlara hayran olmaktan başka çarem yoktu” der ve devam eder: “Yıllar geçti ve kimliğimi kabul etmek zorunda kaldım: Ben basit bir ‘iyi futbol dilencisiyim’. Elimde şapkam, dünyanın dört bir yanını geziyor ve stadyumlarda yalvarıyorum: ‘Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen.’ “Güzel bir oyun gördüğüm zaman da bunu sağlayanın hangi takım ya da hangi ülke olduğuna bakmaksızın bu mucize için şükranlarımı sunuyorum.” Ben de 10 yıl önce Radikal’de futbol üzerine bir şeyler yazmaya başladığımda, Yazarın İtirafı’nı alıntılayacak ve köşenin adını ‘Futbol Dilencisi’ koyacaktım. Zaten o ana kadar dünyadaki bütün statların çevresinde futbol dilencileri türemişti bile.

KESİK DAMAR CERRAHI

Galeano sadece futbol üzerine yazmadı. “Güney Amerika’nın Kesik Damarları”nda, kendi kıtasının tarihinden yola çıkarak başka bir kimliğe, daha doğrusu kimliksizliğe zorlanan insanların, halkların, senin, benim derdine el attı. Sonra da bu kesik damarları bir cerrah titizliği ve ince işçiliğiyle dikmeye çalıştı. Örneğin ‘Zamanın Ağızları’nda binlerce yıllık hikâyelerle birlikte daha bir gün önce başından geçmiş olanları birleştirdi. Yeri gelince mesellerle, yeri gelince düş dünyamızda kelebekler uçurtan şiirsellikle bize aktardı tarihten süzülmüş desenler eşliğinde: “Pinturas Nehri’ndeki bir mağaranın derinliklerinde bir avcı kandan kıpkırmızı olmuş elini taşa bastırdı. (…) On üç bin yıl sonra Pinturas Nehri yakınlarındaki Perito Moreno şehrinde birisi bir duvara şunu yazdı: Ben buradaydım.”

SKOR TÜKETİMİ OLARAK FUTBOL

Belki ruhuma karamsarlık bastı ama Galeano'nun ölümünü kültürün ölümü, bitişi olarak görüyorum. Önce teknolojik değişim gelir; ateş bulunur, tekerlek yapılır. Sonra bunu üretim ve değiş tokuş ilişkileri, ekonomi izler, onu güç paylaşımı yani politika, onu toplumsal değişim, en sonra da kültür. Bunlar kendi seyrini izleyen birbirine bağlı ve birbiriyle çelişen devirler. Fakat günümüzde teknoloji yeniden üretim devrini o kadar hızlı tamamlıyor ki bu hız içinde gelişmeleri sindirip kültüre dönüştürmek, yaşam tarzı haline getirip yeniden üretmek güçleşiyor... Teknoloji birkaç devir atmışken, kültür sadece birkaç derecelik mesafe kat etmiş oluyor. Sonunda teknolojiyi tüketmeyi kültür üretmek sanıyoruz. En çok da futbolda. Yayın hakları ve reklam geliri açgözlülüğü yüzünden her gün en azından iki maç var ekranda. Maça gidip futbol seyretmek hafta sonu yaşantımızın, ortak sohbetlerimizin ayrılmaz parçası olmaktan çıktı. Yakınlarda yitirdiğimiz yönetmen Theo Angeloupulos, “Eskiden hatırlamak için film izlerdik, şimdi unutmak için” demişti. Maçlar da aynı. Gerçekten de dün oynanan maçtan aklımızda skordan başka bir şey kalmıyor. Onu da ertesi hafta unutuyoruz. Bahis oynamak, haftada bir Toto kolonu doldurmaktan ibaret masum bir eğlenceydi eskiden. Şimdi küresel bir sektöre dönüştü. Sanki maçlar bahis oynansın diye yapılıyor. Sadece bir an önce skorun belirlenmesi önemli artık. 90 dakika oynana topa bile aldıran yok. Kazanınca sadece bir kupa kazanılırdı eskiden. Şimdi milyarlar kazanılıyor. Ondan daha da fazla güç ve nüfuz... Bu yüzden futbol bir oyun, bir spor olmaktan çıkıyor, kazanmak için her yolun geçerli olduğu bir savaşa dönüşüyor.

YAZARLA BULUŞMA

Galeano da, son yıllarında spor ve seyir kültürünün yok oluşuna değiniyordu acı biçimde. O kültürün ancak eski statlara, o taş sıralı, üstü açık tribünlere sinmiş olarak kaldığını söylüyordu. Eski Dünya Kupaları’nı birer şenlik olarak heyecanla bize aktarmışken 2014’te Brezilya’da düzenlenen kupayı eleştiriyordu son yazılarında. Ben de dünya gözüyle Dünya Kupası’nı Brezilya’da görmeyi çok istemiştim. Sonra bilet bulmaya falan çalışırken anladım ki ortada hayatlarımıza ve ruhumuza yer etmiş bir buluşma yok. Bol sponsorlu, reklamlı, TV için düzenlenmiş yapma bir şov var. Olsun, biz futbol dilencileri yine düşeceğiz yollara. Futbol kültürünün yaşadığı her yerde olacağız. Güney Amerika’ya da yolum düşecek ömrüm izin verirse. Uruguay’ın, Şili’nin, Arjantin’in Brezilya’nın alt liglerinde, mahalli kümelerinde, o taş sıralı statlarda maçlara gideceğim. Ve Galeano’yla kucaklaşacağım “güzel bir oyun gördüğüm zaman.”

Calle 13 mezarı başında çalarken fonda Galeano, ‘Zamanın Ağızları’ kitabında yer alan “Yolculuk” adlı metnini okuyordu:

YOLCULUK

Oriol Vall,

yeni doğan bebeklerlerle ilgilenir

Barselona’da bir hastanede

ve insanın ilk hareketinin kuçaklaşma olduğunu söyler.

Dünyaya gelir gelmez,

günlerinin başlangıcında,

birisini arar gibi

kollarını uzatırmış bebekler.

Epey yaşamış olanlarımızla ilgilenen

öteki doktorlar da der ki;

ömürlerinin sonuna gelmiş ihtiyarlar

birini kucaklamak istercesine

kollarını uzatmaya çalışarak ölürmüş.

İşte böyle;

ne kadar kafa yorarsak yoralım,

ne kadar laf edersek edelim,

konu bu kadar basit

ve fazla yoruma gerek yok:

İki çırpınış,

iki kucaklaşma

arasıdır bütün yolculuk.