Geçmiş, gizem ve annem

Annelerden kalanlar kızlar için hazinedir. Zeliha Berksoy'a kalanlar gerçekten de öyle. Onlarla bir müze açacak.

13 Mayıs 2012 Pazar, 07:55
Abone Ol google-news

Anneler günü yaklaştı, ne alacağını düşünüyor biraz da stres içinde. Kolay beğenen biri değil çünkü annesi. İlla ki onu, kişiliğini yansıtacak bir şey bulmalı. Oysa öyle ayrı ki zevkleri, aynı kişilikleri gibi. Neyse ki buluyor, mücevherlerle süslenmiş bir saat alıyor. Yıl, 2000. 90 yaşında annesi Semiha Berksoy. Dört yıl sonra onu kaybedecek Zeliha Berksoy, ama henüz bunu bilmiyor. Semiha Berksoy, özenle sakladığı hatıralarının yanına, o saati de koyuyor. Neler yok ki o hatıraların arasında; yedi yaşında kaybettiği annesinden kalma dikiş makinesi, nişan kutusu, takıları, resimleri, otoportreleri, desenleri, kıyafetleri, fotoğrafları; Nâzım Hikmet, Fikret Mualla ve Celal Esad’ın hediyeleri... 1996’da bütün o anılardan bir oda enstalasyonu oluşturması boşa değil: “Bütün dünya odamın içinde”. Kutluğ Ataman’ın “Semiha B. Unplugged” belgeseline mekân olan, 2000’de Bonn ve Viyana’da sergilenen bu oda, Semiha Berksoy 2004’te hayata gözlerini kapattığında Zeliha Berksoy’a kalıyor. Tam bir hazine avı Berksoy için oda, bütün aile tarihinin, annesiyle hayatının ve Semiha Berksoy’un sanatının izlerini taşıyor. Biz de bu anneler günü için bize annesinin sandığını açmasını istedik Zeliha Berksoy’dan.

- O oda sizin için ne ifade ediyor?

- Annemin odayı yapışını hatırlıyorum. Büyük bir evde oturuyorduk. Bir odayı kendisi döşemeye başladı. En küçük bir objenin bile hikâyesinin olduğu bir yatak odası döşedi. Hiçbir şeyini atmayan bir insandı annem. Kutu içine kutular yerleştirerek yaptı o odayı. Her tarafında bir gizem vardır. Bir şey açarsınız, içinden eski Türkçe yazılı kâğıt çıkar, onun içinden başka bir şey. Küçük küçük objeler, tavana ve duvarlara gerdiği büyük çarşaf resimler, kitapları, 40 yıllık piyanosu, Adnan Saygun’un ona imzalayıp hediye ettiği Özsoy Operası’nda söylediği notalar... Yatağının üzerindeki, eski sandıktan çıkma, anasına-nenesine ait yorganlar, yatak örtüleri... Üzerinde yemek takımının yer aldığı küçük masa. Şapkaları, şamdanlar... Nâzım’ın anneme 62 ya da 63’te yani ölümünden kısa süre önce gönderdiği gül ağacından bir kutu... İki kişilik bir koltuk takımı ve Nâzım’la çay içtiği Japon Pazarı’ndan alınan Çin porselenler... Kalp ameliyatındaki serum şişesi bile vardı. Her şey orijinaldi. Dediği gibi, “Bütün dünya odasının içinde”ydi.

- Sizin için bu odadaki en önemli eşyalar neler?


- Odanın içine girince büyüleniyorum. Kendimden geçiyorum. Bütün aileyi, geçmişi koklayabiliyorum. En çok dokunan anneannemin nişan kutusu, saçlarını yaptığı maşalar... Yüz senelik nişan kutusunu açıyorsunuz, içinden onun parfüm kutusu; altından bileziği, gözlüğü, anneannemin yaptığı dantelli yaka çıkıyor. Hepsi bir anıyı saklıyor.

Şimdi Resim ve Heykel Müzesi’nde bu oda. Çünkü Semiha Berksoy’un annesi olmasından öte, büyük bir sanatçı olduğunu biliyor Zeliha Berksoy, ondan kalanları insanlarla paylaşmak istiyor. Bunun için hazırlıklara başlamış bile. Şu anda restore edilen Galatasaray’daki bir bina 2013’ün sonunda Semiha Berksoy Müzesi olarak faaliyete geçecek.

- Neler olacak müzede?

- Hayat ve sanat... Semiha Berksoy, genç Cumhuriyetin sanat hayatının bir tanığı. Müzenin bir arşivi olacak; Nâzım Hikmet’in mektupları, Fikret Mualla’yla mektuplaşmaları, babasıyla mektupları, arkadaşlarıyla, Cahide Sonku’yla, Feriha Teyfik’le, Melek Kobra’yla anıları, öyküleri... Resim kısmının önemi de ayrı. Dünyada çok tanınan, nadir bir koleksiyon Semiha Berksoy koleksiyonu. Bir de opera sanatçısı olduğu için opera kariyerine ait performanslar yer alacak. Arzu eden, operetlerin primodannası Semiha’nın ses kayıtlarını, aryalarını dinleyebilecek. Müze açılırken Resim ve Heykel Müzesi’ndeki odayı ödünç getirtip sergilemek istiyorum...

- Peki paylaşmaya kıyamadığınız, kendinize sakladığınız eşyaları yok mu?

Kıyamadığım çok şey var ancak artık bunu kamuya mal etmek istiyorum. Evde muhafaza edeceğim de ne olacak, gider ben de orada görürüm. Bu paylaşım anne-kız paylaşımının çok ötesinde. İki sanatçının ilişkisiyle ilgili. Annemin kızı olmasaydım ve onunla tanışsaydım, mutlaka yine çok derin bir ilişkimiz olurdu. Aynı şeyleri yine onun için yapardım. Bu müze benim sanatçı sorumluluğum.

Derin bir sorumluluk bu, ağır da. Ancak hiç yakınmıyor Zeliha Berksoy. Ona bu bilinci veren yine ailesi. Kendisine hiç çocuk muamelesi yapıldığını hatırlamıyor. Edebiyat, sanat, günlük olaylar her şeyi konuşuyorlar onunla, fikrini soruyorlar.

- Nasıl bir anne-kız ilişkisiydi sizinki?

- On yaşımda öyleydi, böyleydi de, diye tartıştığımı hatırlıyorum. Biraz dik başlı bir çocuktum. Annem ne derse, tersini yapardım. Beni çok severdi, tutkusuydum. Zaman zaman bende kendini görürdü. İlişkimiz, ne öyle mıncık mıncık ne de sertti... Bana sanata ve hayata dair bir şeyler anlatır, yön çizebilmeme yardımcı olmak isterdi. Ben yine kendi kafamdakine giderdim. Tabii anne-kız olunca çatışma oluyor. Arayı babam bulurdu. Çatışınca ortaya bir şey çıkıyor, çatışmazsan ne olacak? Annemin ve babamın en önemli yardımı, sanat yolunda virajları doğru dönmemi sağlamalarıdır.

- En çok hangi konularda çatışırdınız?

- Annem opera artisti olmamı isterdi. Çocukluğumdan beri bu konuda çok baskıcıydı. İstemiyordum, çünkü tiyatro daha samimi, yalın, halkla iç içe, gerçekçi geliyordu bana. O yüzden büyük çatışma oldu aramızda. Hatta 1968’de Berlin’de çok ısrar etti, beni Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümü’nün önemli artistinin evine götürdü, sesimi dinletmek için. Ben doğru düzgün söylemedim. Kadın anladı, anneme istemiyor, dedi. Otobüs durağında istemiyor musun, diye sordu. Hayır, istemiyorum dedim. O zaman ben de bu konuyu kapatıyorum, dedi. Gerçekten de kapattı.

- Ondan öğrendiğiniz en önemli şey neydi?

- Her an aklın başında olacak, her şeyi yaparken. Soğan doğrarken, çay yaparken... En çok da yaratırken.

Fotoğraf: Vedat Arık