Gerçeğin peşindeki edebiyat; polisiye!

Suç edebiyatı entelektüel bir oyundur. Hatta okur ve yazarın metin üstünden tutuştuğu bir müsabakadır. Ve genel kanının aksine polisiye roman bu özelliği nedeniyle edebiyatın üvey evladı kabul edilemez.

15 Haziran 2021 Salı, 00:04
Abone Ol google-news

“Polisiye roman uygarlığın yüzüne bir lunapark aynası tutar. Aynadan uygarlığa bakan, kendi canavarlaşmış halinin karikatürüdür”.

Siegfried Kracauer

Amerikalı yazar Edgar Allan Poe, Morgue Sokağı Cinayetleri öyküsüyle modern polisiyenin önünü açtığından bu yana suç edebiyatı hem alt tür hem de yapı çeşitliliği anlamında büyük yol katetti.

“Kapalı oda esrarı” türüne giren Morgue Sokağı Cinayetleri’nde Poe, okuru hem büyük bir gizeme hem de adım adım bir soruşturmaya davet eder. Okur ürpertici cinayetleri konforlu koltuğundan merak içinde izlerken, yazarın ona sunduğu ipuçlarını kullanarak bir yandan amatör dedektifi de oynama fırsatı yakalar.

Polisiye roman tam olarak budur. Suç edebiyatı entelektüel bir oyundur. Hatta okur ve yazarın metin üstünden tutuştuğu bir müsabakadır. Ve genel kanının aksine polisiye roman bu özelliği nedeniyle edebiyatın üvey evladı kabul edilemez.

SUÇ EDEBİYATI EĞLENCELİK DEĞİLDİR!

Yaklaşık 200 yılın ardından gerilim, kara roman, domestik noir, casusiye, sert polisiye, rahat polisiye, tarihi polisiye, absürt polisiye, siyasi polisiye, serüven polisiyesi, İskandinav polisiyeleri gibi pek çok alt türe ayrılan, her türün kendine sadık okur kitleleri yarattığı bugünün suç edebiyatı, hem okurların beğenisi hem de kurmaca işçiliği açısından azımsanmayacak düzeyde.

Üçüncü Adam, Havana'daki Adamımız, İstanbul Treni gibi kitapların İngiliz yazarı Graham Greene, eserlerini “edebi romanlar” ve “eğlencelikler” olarak ikiye ayırırdı. Polisiye romanlarını “eğlencelik” sınıfına sokan Greene, The Paris Review dergisine verdiği bir söyleşide; “Eğlencelikler romanlardan ayrılır çünkü ismin de gösterdiği gibi bir mesaj taşımazlar” der.

Aksine suç, şiddet ve tehdidi merkezine alan polisiye roman mesaj kaygısı taşımaz görünse de, toplumsal olandan kaçamadığı için okura bir cinayet örgüsü ve karakterleri üstünden gizli mesajını ulaştırır.

Alman yazar ve sosyolog Siegfried Kracauer, Polisiye Roman, Felsefi Bir İnceleme (1925) kitabında, “Polisiye romanın hedefi uygarlık denen gerçekliği doğasına sadık kalarak aktarmaktan ziyade, en başından beri bu gerçekliğin zihinselci karakterinin altını çizmektir. Polisiye roman uygarlığın yüzüne bir lunapark aynası tutar. Aynadan uygarlığa bakan, kendi canavarlaşmış halinin karikatürüdür” der.

GERÇEK ARAYIŞI

Polisiye roman özgün estetik araçlarla başlı başına bir tür haline gelir ve suçun niteliğiyle toplumun metindeki aksini temsil eder.

Bu türün çizdiği tablo genelde korkutucudur ancak bir topluluğun koşullarına ışık tutmaya, varoluşsal sıkışmış insana, adalet kavramına, vicdan meselesine, suçlu-kurban ikilemine de bakışa olanak sağlar.

Polisiyenin yükselişinde toplumsal olana bakışın ve lunapark aynasındaki yansımanın yanı sıra önemli bir etken daha rol oynar. O da gerçek arayışıdır.

Bilim, din ve sanatın ortak noktasıdır gerçek arayışı. İnsan durumunun üstüne gerçeği bilmek isteyen yine insanın kendisidir. Ve hiçbir tür gerçeğin metin üstünden arayışını polisiye edebiyat kadar bariz ve güçlü bir biçimde yapmaz.

Çünkü polisiyenin ana sorusu, “katil kim ve neden öldürdü”dür. Bu soruların temelinde yatan gerçek arayışı romanın sonu ile doğrudan ilişkilidir ve okura romanın kendi evreninde bir aydınlanma sağlar. Gizemin çözülmesi, katilin bulunması ya da adalete teslim edilmesi okurda gerçeği öğrendiği için geçici bir rahatlama sağladığı gibi belki girdiği polisiye oyunda doğru tahminle zaferle çıkmasına da neden olur.

POLİSİYE EN SAF TÜRLERDEN BİRİ!

Kısaca okur da yazarın yarattığı evrendeki doğrunun peşinde, bir suçun çözülmesi ya da cezalandırılması oyununda karakterlerden birine dönüşür. Çünkü aslında okudukları yaşadığı toplumun suçlarından çok da farklı değildir.

Bu anlamda polisiye, öykü anlatıcılığı açısından en saf türlerden biri sayılabilir. Suç edebiyatı sadece polisiye yazarların tekelinde de değildir üstelik.

Shakespeare’in Hamlet’i, Umberto Eco’nun Gülün Adı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı bu türün şaheserleri olarak edebiyat tarihinde yer alır. Suçu ele alan her yazar ister istemez polisiyenin şemsiyesini biraz daha genişletir ve ona farklı bir ton katar.

Belçikalı yazar George Simenon, Komiser Maigret serisinde yarattığı atmosfer ve suçun psikolojini anlatarak, tek bir karakter üstünden okuru kendine bağlar. Amerikalı yazar Patricia Highsmith, Becerikli Bay Ripley serisinde bizi bir katille özdeşleştirecek kadar dilde maharetli, kurguda daha da hünerli bir yazardır.

Agatha Christie çeşitlilik ve şaşırtmacayla, John le Carre casusların yaşamına ahlakçılıktan uzak bir bakışla, Raymond Chandler şairane bir üslupla okuru ikna eder.

EDEBİYATIN YÜKSELEN TÜRÜ!

Günümüz polisiyesi çok renkli, çok çeşitli, son derece nitelikli bir birikimin üstünde yükseliyor. Polisiye roman akılla ilgilidir ve okurunu da ona göre seçmeyi hedefler. Bu nedenle akılcılığa önem veren toplumlarda daha hızlı kendine yer bulur. Ruhani ve doğaüstü olan geride kalır.

Kracauer, “Dünya gerçeklikten koptuğu oranda sanatçının da görevleri artar, kendini soyutlayan ve gerçekliğe ulaşması imkansız olan tin/zihin (Geist) sonunda sanatçıya bir eğitimci, görmekle kalmayıp aynı zamanda geleceği tahmin eden ve birleştiren bir vizyoner rolünü giydirir” görüşünü savunur.

Kracauer öte yandan polisiye romanı sanat eseri olarak görmez. Onunla burada ayrılıyoruz.

Estetiği kullanarak toplumun sırlarını ve suçlarını ortaya dökmeye soyunan polisiye edebiyatın gerçeklik arayışından kopması nasıl olanaklı değilse sanata dönüşmemesi de bir o kadar olanaksız görünüyor.