Gombrowicz'den ironik, absürd ve çarpıcı öyküler!

Gombrowicz, çağının yakın tanığı olarak belgelendiriyor bize yaşadıklarını… 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce gittiği Arjantin’de yaşadığı sokaktan, Bakakai’den… Öykülerinin ana fikri, sanatın bir başkası için olduğu fikriyle uyuşuyor. Her bir öyküde insanlığı, uygarlığı, dünyayı çökerten sorunları işliyor.

23 Ekim 2020 Cuma, 15:00
Abone Ol google-news

Jean-Paul Sartre’ın, yazı sanatının ne olduğunu incelediği “Edebiyat nedir?”¹ adlı denemesinden bir cümle cımbızladım öncelikle: “Yazar ne öngörür, ne de görünüşe göre düşünür: Tasarlar.” O, beklemenin, geleceğin ve bilmezliğin bulunmadığı yerde nesnelliğin olmayacağını söyler. Yazarın, eseri tasarlama aşamasında, her yerde kendi kendisiyle karşılaşacağını, sürekli kendi öznelliğine dokunacağını belirtir. Bazen geleceği görmez ancak bilir ki geleceği kurmalıdır, işte o sırada beklemeye koyulur. Kahramanın başına ne geleceğini henüz bilinmiyorsa bu yine kendisinin kontrolünde olan bir durumdur. Ve gelecek onun için bembeyaz sayfadır.

En sonunda, yazarın yarattığı esere erişemeyeceğini belirtir çünkü tasarlanan şey kendisi için değildir. Yüzyıllardır tartışılan ve devam eden o tartışmaya sürükler insanı: “Sanat ancak başkası için ve onun aracılığıyla vardır.”

UYGARLIĞI KEMİREN SORUNLAR

Yazarın kendisi için değil, topluma sunmak için tasarladığı bir eser dersek, sanıyorum ki yanılmayız. Öykülerinin ana fikri, tıpkı Sartre’ın da kanısına vardığı sanatın bir başkası için olduğu fikriyle uyuşuyor. Her bir öyküde insanlığı, uygarlığı, dünyayı çökerten, çökertmekle de kalmayıp bir kemirgen gibi azar azar ve iştahla yiyip bitiren sorunları işliyor.

“Avukat Kraykowski’nin Dansçısı”, takıntılı ve garip bir fetişi olan; istekleri, takıntıları (aşk, tutku ya da herhangi günlük istekler) uğruna tüm değer yargılarını hiçe sayan ve bunun uğruna her şeyi yapabilecek saplantılı bir kişi ve gözüne kestirdiği bir avukatın trajikomik bir öyküsü…

KENDİNE ÖZGÜ BİR DİL

“Stefan Czarniecki’nin Anıları” öyküsünde, aile içerisindeki herhangi bir bireye karşı gösterilen sevgisizliğin yaratabileceği travmayla birlikte, toplumdaki bazı algılara kurban giden bir yaşamı, bir kadının elini öperken tüküren ve sonrasında özür dileyip, mendiliyle kurulayan ve bundan hoşnut olan bir ruh halini konu ediyor. Kendisini ispatlama yolunda yaşamını altüst eden kahramanın, askerdeyken bir baltaya sap olabildiğini düşündüren olaylar silsilesi çıkıyor karşımıza. Şu itirafla ruhunun ıstırabını bir nebze de olsa anlayabiliyoruz: “Hiçbir zaman hiçbir şeyi başaramadım ve bu yüzden her şeye katılmaya çalışıp hiçbir şeye katılamadım.”

Hemen her öyküsünde olmasa da bazı öykülerini yeniden okuma isteği oluşturuyor. Karışık değil ama bir o kadar da gizemli bir dil Gombrowicz’inkisi…

Kendine özgü, eşsiz kurgularından birisi “Taammüden cinayet”… Bir miras problemi yüzünden, taraflardan birinin evine giden bir yargıcın, planlı bir cinayeti ortaya çıkarmasını okuyoruz. O eve gitmeden bir gün önce yaşamını yitiren Ignace K.’nin, ölüm nedeninden şüphelenip, sorguladıkça ve üzerine gittikçe şüphelerini artıran olayların heyecanlı hikâyesi… Çehovyen bir anlatımla, gerçeğin peşindeki bir yargıcın aklı ve vicdanıyla çetin bir mücadelesi: “Gerçek anlamda cinayet her zaman ruhlarda işlenir.”

SARSICI ANLATIM

Gombrowicz, soylu bir ailenin üyesi. Varşova’da Hukuk Fakültesini bitirmiş ardından Paris’te felsefe ve ekonomi eğitimi görmüş. Soylu bir ailenin bir ferdi olduğundan mıdır bilinmez, aristokrasinin, üst tabakanın yada soyluların -her ne dersek diyelim- iç dünyalarındaki kirli arzularının yansımalarını “Kontes Fritouille’un Evindeki Ziyafet” öyküsünde anlatıyor.

Üst sınıfın “iyilik yapma telaşını”, beğenilerini, yaşam tarzlarını, isteklerini ve gösterişlerini ayrıca birbrilerine olan dalkavukça tavırlarını absürd ve sarsıcı bir biçimde ele alan Gombrowicz, aristokrasinin kapkara perdesinin ardındaki mide bulandırıcı hikâyesini çarpıcı bir biçimde okuyucuya sunuyor.

“Sıradanlığın zerafeti”ni yüzümüze vuruyor…

‘BİLGİ ÇİRKİNLEŞTİRİR!’

“Bekâret” öyküsü, başlı başına bir ironi… Ve sadece cinsel tabulara değil; romantizmden, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, gözü kapalı idealizmden bağnazlığa ve 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yükselen faşizme türlü alaylı cümlelerle gönderme yapıyor.

Düşünmek isteyen, soru soran, aydınlığı arayan bireyin; gerici ve tutuculuğun vahşi kollarında nasıl yok olabileceğinin farkına vardırıyor.

Bakireliğe - yalnızca cinsel değil, zihinsel - çok önem veren bir Paul ve her şeyden habersiz masum Alice’nin ilginç öyküsünde, Paul’un şu mektubu aslında gericiliğin ne olduğunu bize açıklıyor: “… insan bunları düşününce o anda bekaretini kaybedebilir, o zaman ne olur? Saflığın içerdiği gerçek, bir Tanrı tarafından gerçekliğin pisliklerinden ayrılmıştır. Cahil olalım, masum kalalım, genç-bakir içgüdümüzle yaşayalım ve gerekmeyen yerlere zihinsel olarak bakmaktan kaçınalım, eskiden, seni tanıdığım zaman benim başıma gelmiş olan şey gibi. Bilgi çirkinleştirir, cahillik güzelleştirir.”

ÇAĞININ YAKIN TANIĞI

Yerel motifleri, okuyucuyu metinden koparabilecek aşırılığa kaçmadan ustalıkla yediren Gombrowicz’in birbirini tekrar etmeyen öyküleri, üretim aşamasında ne kadar özgün olabildiğinin de kanıtı. Bunu “Kosmos”, “Ferdydurke” gibi diğer eserlerine kıyasla da söyleyebiliriz. Ancak “Ferdydurke”de olduğu gibi “Bakakai”de de en çok bireyin olgunlaşamaması üzerinde duruyor.

Onun karakterleri farklı dünyalardan farklı insanlar gibi görünse de, aslında hepimizi yaşanan o tarifsiz acıların, travmaların ortak paydasında buluşturuyor.

Gombrowicz, çağının yakın tanığı olarak, belgelendiriyor bize yaşadıklarını; 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce gitti Arjantin’de yaşadığı sokaktan, Bakakai’den…

¹ Edebiyat Nedir? / Jean-Paul Sartre / Çeviren: Bertan Onaran / Can Yayınları

Witold Gombrowicz’in Bakakai / Witold Gombrowicz / Çeviren: Ece Korkut / Everest Yayınları / 264 s. / 2020.