Gündüz Vassaf: Olmadık yerde düşman arıyorlar

Gündüz Vassaf, yeni kitabı üzerinde çalışıyor, “Bitsin de istemiyorum. Geçen gün, kitaba başladığım ilk zamanlarda yazdığım notları buldum. Ürkerek baktım. 6 yıl olmuş. Yaşam biçimi oldu şimdilik” diyor.

13 Şubat 2021 Cumartesi, 16:04
Gündüz Vassaf: Olmadık yerde düşman arıyorlar
Abone Ol google-news

Yazdıklarıyla olaylara farklı bakmamızı sağlayan, her daim sınırsızlığı savunan ve okura “hadi uyan” diyen Gündüz Vassaf’la dolu dolu bir sohbet gerçekleştirdik. Yeni kitabı üzerinde çalışıyor, “Bitsin de istemiyorum. Geçen gün, kitaba başladığım ilk zamanlarda yazdığım notları buldum. Ürkerek baktım. 6 yıl olmuş. Yaşam biçimi oldu şimdilik” diyor. Vassaf ile buluştuk, İstanbul’dan kedilere, balıklardan farklı şehirlere insana ve toplumsal alana duyduğumuz aitliliklerimize dair konuştuk.

- 18 yaşındayken ABD’de bir akıl hastahanesinde gardiyanlık deneyiminiz var. Sonrasında hayatınız değişiyor. Ne değişti ve bugünden geçmişe baktığınızda hayatınızdaki diğer sert dönüm noktaları ya da sert uyanışlar neler?

18 yaşındayım. New Hampshire’da bir akıl hastahanesinde yaz işi.  150-200 hasta var içeride. Bizi alıştırmak için yaşlılar koğuşuna aldılar.  Koğuşta, 30-40 yıldır pencereden bakmak dışında günışığı görmemiş terk edilmiş kadınlar ve erkekler vardı. Çıplak, dışkılarıyla oynuyorlar, birbirlerine saldırıyorlar, bağırıyorlardı. Bizim işimiz mümkünse orada olay çıkmasını önlemek, dışkılarını tutamadıklarından altlarını temizlemek, yemek yiyemeyenleri yedirmeye çalışmak. İnsanın bu halini hiç görmemiştim. O kadar ölüm yolcusunu bir arada görmek ürkütücüydü. İlk günün sonunda “Bu işi yapamam” dedim ancak kendime yediremeyip geri döndüm. İkinci gün azıcık alışır gibi oldum. Üçüncü gün alışmıştım. Bu deneyimden, insan halinin ne boyutlara varabileceğini ve en uç boyutları bile isyan etmeden kabul edebileceğimizi öğrendim. İnsanın düzen verme, anlamsızlığı düzenleme huyu ile ilgili bir deneyim yaşadım. Koğuşun bir ucunda katatonik bir hasta vardı. Sürekli aynı hareketi yapıyor, başını sallıyordu.  Koğuşun diğer ucunda hezeyan halinde, elleri kolları havada diktatör gibi devamlı konuşan biri. Bir uçtaki başını sallıyor, öbür uçtaki bağırıp çağırıyor, nutuk atıyor. Koğuşun öbür ucuna diğer adamı taşıdım. İkisini birleştirip,  normal görünümlü, anlamlı bir düzen kurdum. Dünyamızın hali de bu. Normale benzetmek istiyoruz ama düzen öyle çalışmıyor. Kendisi patalojik.

- Diğeri?

6-7 Eylül Olayları’nda Leventteyiz. Güruh evin önünde durdu. Seslerini duyduk, annemle kepenklerin deliğinden bakıyoruz. Eve saldırıp saldırmamayı konuşuyorlar. Niçin? Çünkü bahçede babamın otomobili var. İlkokul birinci sınıftaydım. O  gün öğretmen bize “Kıbrıs Türktür” yazmasını öğretmiş ben de otomobilin üzerine beyaz tebeşirle yazmışım. Onu görünce vazgeçip gittiler. İlk defa insandan korkulacağını, o zaman anladım. 

- Birçok söyleşinizde insanoğlu kendini çok abartıyor demişsiniz. Yani kendine fazla mı rol biçiyor?

Ebru, “Ben” kelimesi çok zor ve yüklü bir kelime. Bazı dillerde ben kelimesi yok. Kendimizi çok merkezde görmeye başladık. Bir de “Sen kimsin, sana seni tanıtabilirim” sanayisi  türedi. Uçtuk gittik. Fazla abarttığımız için kendimize zarar veriyoruz. Kendimizi tanıdığımızı zannettikçe, gayret gösterdikçe daha çok problemli kişiler olmaya başlıyoruz. Socrates’den beri “kendini tanı” demişler. Hala insan kendini tanımadı! Yeter artık tanımayalım, yaşayalım! 

- Son dönemin sözde en önemli sorgulamalarından biri “Ben Kimim?” Herkes derinlerine girmeden kim olduğunu bulmak çabasında. Ama bir yandan da hakikat ötesi dediğimiz bir çağ bu. Hakikati görmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz, kafam karışık biraz bu konuda. Ne dersiniz?

Bir defa düşünce ve duygu bombardımanı altındayız. Şöyle ki; yüz sene önce bir kişi ömrü boyunca en fazla bir cinayete tanık olurken, şimdi TV ya da gazetelerden bir gün içerisinde elli tane cinayet görüyor. Görmese bile her gün cinayet haberleriyle sarsılıyor ve bir süre sonra da sarsılmaz olup duyarsızlaşıyor. 

Sağ kalabilmek, hiç olmazsa azıcık vicdan taşıyabilmek için red ediyor, görmezden geliyoruz. Sadece “ben” ile ilgilenenlerden oluşan sığ bir dünyanın içine giriyoruz. Örneğin elli sene önce İstanbul’da bir evsiz gördüğünüzde durup yardım etmek isterdiniz şimdi onlarca evsiz insan var. Üstüne basmamak için dikkat ediyoruz en fazla.

- Hepimize gelecek kaygıları, ekonomik sorunlar, en önemlisi umutsuzluk hakimken neden umutsuz olmaya hakkımız yok?

Günlük adlı kitabım, 40-50 bin yıl öncesinden günümüze gazete haberlerinden oluşuyor. Mesela içindeki haberlerden birisi; insan iki ayak üzerinde yürüdü. Sürmanşet! O perspektiften bakınca nereden, nereye geldik diye göbek atıp zil çalmamız gerekiyor. Çocuk ölümleri, kölelik, kadının toplumdaki yeri, uzun yaşam, açlıktan ölenler vs. düşününce türümüz çok ilerledi diye düşünüyorum. Son 4000 yıla bakarsanız savaşlar yüzyıllar geçtikçe nispeten çok azaldı.  Bunlar olumlu gelişmeler. Bencillik devreye girdiğinden, günümüzdeki sorunları abartarak bunları göremiyoruz. Umutsuzluğumuzun bir kökeni geçmişi yadsımaksa diğeri de günümüzü abartan haklı isyanlarımızda  sabırsızlık.

- Kilit kelime ‘sabır’ mı? 

Sabır ve tarihi bilmek. Tarih, geçmişe sahip çıkmak için değil, ilerlemeyi  görebilmek için çok önemli. Annemden örnek vereyim. Annem din okuluna giderken, cumhuriyet ilan edilince üniversiteye gidiyor. Felsefe okuyup Harvard’a bile gidebiliyor. Hala ataerkil toplum ama bugün o kapılar açık artık.  Çin İmparatorluğu döneminde, Çinli kadınlar okuyamadığı için kendi aralarında mektuplaşmak için Nu Şu adlı gizli bir yazılı dil geliştirmişler. Çince'den çok farklı ve alfabesi de var. Türümüzün tarihinde büyük bir değişiklik. Sırf kadınının tarihi bile yeter umutsuz olmamaya. 

‘Şikayet hasta eder’

Şikayet etmek salgın bir hastalık gibi midir? Neden?

Evet. Birkaçını sıralayalım.

Şikayetle yetinmek bencillik, bak ben ne kadar duyarlıyım diyen vicdan reklamıdır.

Şikayet salgın hastalık gibidir, güçlülere güç verir, ezilenleri edilgen kılar.

Şikayet hasta eder, kötü gelir, depresyona sokar.

Şikayet mazoşizmdir.

Şikayet yakınmak  değil de uyarmak içinse yeri başka. Şikayetten sonra  ‘’Ben ne yapabilirim?’’ ‘’Biz ne yapabiliriz,’’ gelmeli. Yoksa sus!

- İnsanlık olarak son bir yıldır hepimiz evlerimizdeyiz. Bir virüs ile mücadelemiz var.  Holdingler teker teker çalışma sistemlerini değiştirip homeoffice dönemini başlatıyor. Yeni dönemde bizleri neler bekliyor?

Koronanın olumsuzluklarını çok dile getiriyoruz da evden çalışmak  olumlu bir gelişme. Bizi özgürleştirdi. Korona olayında pek telaffuz edilmeyen bir nokta mevcut. Veba salgınında, veba, tanrının bize yağdırdığı bir belaydı ve kurtuluşu da cennete gitmekti. 100 yıl önce İspanyol gribi ise makus talihimiz, kaderimizdi. Koronada ilk defa dinden değil, bilimden, aşıdan medet umuyoruz. Bu büyük bir değişiklik. İklim krizini tüm varlığıyla dile getiren gezegenimizin ilk küresel yurttaşı Greta, bencilliğimizi, tüketim patolojimizi sarsmazken korona korkumuz bizi küresel vatandaş yaptı.  Zaten uzatmaları oynayan dinlere,  ulus devletlere bakışımızı  değiştirdi.  Devletlerin hazırlıksızlığını, beceriksizliğini, suçluluğunu, insanların katlinde sorumsuzluğunu  gösterdi. Çok basitçe; tüm devletler anlaşsa, savaş bütçelerinden yüzde beş ayırsa, herkes maaşını alır, yemeğini yer, borcunu öder, işe, tüketmeye, eğlenceye gitmeden corona sürecini kısa zamanda atlatabilirdik.  Çok zor bir şey değildi. 

- Çin ve Asya ülkeleri bu sorunu nasıl çözdü? 

Çin’de geçen hafta toplam ölü sayısı 5’in altındaydı. Birbuçuk milyar nüfus! Çoğu Asya ülkeleri bu işi halletti. Batıyla Çin arasında büyük bir propaganda savaşı başladı. Benim aşım daha iyi, seninki daha kötü şeklinde. Bir tür soğuk savaş. Doğu bunu iyi halletti. Çünkü toplumsal sorumluluk hala var. Tüketim patolojisi  ve alışkanlıkları yüzünden Batı çok şımardı. Birçok ülkede devletin önlemlerinden bana ne diye insanlar sokağa çıktı.  Korkunç. Batı çuvalladı kısaca. Dünya liderliğine oynayan, bizlere barbar gözüyle bakan Çin diktatörlüğü, Batı’nın bu kadar çuvallamasına çok şaşkın. 

- Peki içinde bulunduğumuz korona günlerini de ileride unutacak mıyız?

Unutacağız muhtemel. Unutmadığımız olay yok ki.  Ama şöyle; korona sonrasında, korona ile başlayıp hayatımıza giren süreçleri, artık rutinimiz olanları koronaya bağlamayacağız. Hep öyleydi, hep yapıyormuşuz gibi gelecek. 

- Korona sonrasında ulus devletlerinin sonu gelecek mi? 

Korona sonu hızlandırdı çünkü ulus devletlerin beceriksizliğini ortaya çıkarmasından öte birleştirici gücünü yitiriyor, içeriden parçalanıyor. Göçmenler ve azınlıklar kendilerini devlete ait hissetmezken milliyetçiler de göçmenlere kapılarını açan, azınlıklara el uzatmak isteyen, demografisi değişen  devlete öfkeli.  İki taraftan da ulus devlet parçalanıyor. Belki ilerde şehir devleti daha güçlü olur. Gidişat onu gösteriyor.

- İnsanoğlunun kadim korkusu ölüm. Ölümden bu kadar korkarken neden doğayı, hayvanları katlederek sonumuzu hızlandırıyoruz? 

Tarıma başladığımızdan bu yana asırlardır kendimizi en tepede hayvanların üzerinde gördük. Psikologlar  hala  insana ne kadar benzerse  o kadar akıllı diyor şempanzelere dilimizi öğretiyor. (gülüyor).  Yavaş yavaş biraz değişmeye başladı bu durum. Onlardan öğreneceklerimiz de var.   Milyonlarca  yıldır evrimleşerek değişen türler var.  Afrika’dan çıkalı daha 100,000 yıl oldu. Çok yeniyiz bu işte. Zaten insan olarak  tek tür kaldık, bir anda kırılıp gidebiliriz. İklim değişikliği olaylarında da görüyoruz, doğanın dengesi için birbirimize ihtiyacımız var. Üstelik yaşam  onlarla ne kadar renkli, güzel ve mucizevi. Geçenlerde Kuzey Amerika’da bir kurbağa türünün kışın buz kalıplarının içinde donduğunu, kalbinin durduğunu, baharda tekrar canlandığını keşfettiler.

- Psikiyatrinin en yükseldiği dönemleri yaşıyoruz. Dostoyevski insanı Freud’dan daha iyi biliyor diyorsunuz. Bayıldım. Nasıl? 

Freud 19. Yüzyıl’ın sonu, 20. Yüzyıl’ın başlarında kuramlarını Viyana burjuvazisi üzerine geliştiriyor ve sokağı bilmiyordu. Dünyası çok dardı. Bol bol afyon içip, uçuyordu. Kendisine gelen burjuva kişilerin sorunlarından evrensel bir kuram geliştiriyordu. Dostoyevski ise sokağı tanıyor. Sokaktan öte, başka sınıftan insanları tanıyor. Ölüm ve yaşamın uç noktasına gelmiş, gözleri bağlı kurşuna dizilmekten son dakikada kurtulmuş. Freud aslında iyi bir yazar ama o kadar. Modası geçiyor. Dostoyevski romanlarında ise kendimizi buluyoruz, içselleştiriyoruz. İnsanı Freud’dan daha iyi tanıyor.

- Hayvanların üzerinde egemenlik kurmaya çalışmamız, sahip-köle ilişkisinde davranmamız aşağılık komplekslerimizden mi ileri geliyor? 

Bencillikten ve ahlaksızlıktan. Din de bu konuda pek yardımcı değil. Hiçbir dinde canlılara cennette yer yok. Hatta din bazı insanları da kabul etmiyor  cennete. Eşcinsel, trans gibi. Çok üzücü. 

- İnsanoğlunun en kıymetli özelliği sevgisi ise neden nefret duygusu bu kadar hakim? 

Herhalde kendimizi çok sevdiğimizden. (gülüyor) Sevgimizin bencilliğinden, nefret, bu kadar hakim. Sevgi kelimesini ne kadar az kullanırsak sevgisizlikten o kadar kurtulmuş oluruz. Sevgiyi daha çok yaşarız. 

- O halde hangi kelimeleri kullanarak ya da kullanmayarak kendi gerçeğimizi daha iyi buluruz? 

Kelimeler yeni keşfedilmiş topraklara dikilen bayraklar gibi. Her yeni kelime, hem yeni bir keşif olduğu için kendimize, dünyamıza bakma ufkumuzu zenginleştiriyor, hem de artık bilincimize yerleştiği için o kelimenin tutsaklığında bakar oluyoruz dünyaya. Aşk gibi. Kelimenin İngilizce de kullanımlarına bakın.  “I love God”,”I love NYC”, “I love you” Hal böyle olunca “love” sözcüğünü kullanmamak daha anlamlı.  Türkçe’de de; aşk, sevgi, demokrasi, özgürlük, hep az kullanılması gereken kelimeler. Dünyada  208 ülke var. 170  ülkenin de adında  demokrasi var. Onlarında çoğu diktatörlük (gülüyor) Kullanmazsak daha iyi olur. Yalan kelimeler. 

- Hepimiz Amerikanca sisteminin kurbanları olma yolunda mıyız?

Türkçe konuşurken bile Amerikanca düşünce biçimininin yaygınlaşmasından endişeliyim. İnsan ilişkilerimiz homojenleştikçe sevişme dilimizde bile özgünlüğümüzü yitiriyoruz. İş hayatımız, esprilerimiz, üniversite hocalarımız…Ünlü edebiyatçılarımız bile dünyaya Amerikanca bakmaya başladı.  Yaşama farklı bakış açılarımızın  kaybolması Amazon’da yok olan türler gibi. Bilişsel eko sistemimizi sarsıyor,  değişen koşullara uyum sağlama esnekliğimizi zayıflatıyor.  Cezayirli psikiyatrist Fanon’un deyimiyle dünyaya ‘beyaz maskeli kara derililer’ gibi bakıyoruz.  

- Çocuklar neden tarihimizin son köleleri? 

Bir yerde çocuklara son kölelerimiz diye bakıyorum. İsim veriyoruz. Daha kötüsü din veriyoruz. Kölelere de aynı şeyi yapardık. İsim verip, din değiştirirdik. Çocuklar anne-babalara emanet, sahipleri değil. Dinlerin kültürlerini tabii tanısın, reşit olduğunda seçsin dinini ya da dinsizliği. İsterse adını değiştirsin, kendi adın kendisi koysun.

- Peki siz oğlunuza nasıl davrandınız bu konuda? 

Lisede matematiği çok kötüydü, mezun olamayabilirdi. “Olmazsan olma” dedim. İnat etti, zor bela lise diplomasını aldı. Üç ülkenin vatandaşı. Türkçe ismiyle oynadı, her dilde anlaşılır kıldı. Aidiyetliklerin göreceliği ve geçiciliğinin farkında. Onun adına karar verip yaptığım tek şey sünnet. O da benim gibi olsun diye miydi? Bir bencillik vardı altında. Sağlıksal açıdan argümanlarım olmasaydı zihnimde yine sünnet olmasını ister miydim? Bilmiyorum.

- Boğaz sularında yaşayan balıklar neden birer ‘kahraman’?

Türümüzde insan, hele dinlerinin kapitalizmle bütünleşmesiyle, kendi rekabetinin kurbanı olurken, bizlerden milyonlarca yıl yaşlı, okyanus diplerinin karanlığında var olabilen balıklardan, ölümsüz denizanalarından öğrenebileceğimiz çok şey var. Boğaz’ı balıksız düşünemiyorsak, bu bizim onları koruyup sahiplenmemizden değil, bize rağmen var olabildiklerinden.

- Yemek yapıyor musunuz?

Sıradan keyifsiz yemekler yapıyorum. Büyük bir kayıp. Halbuki yeni tatlar yaratmak mucizevi. Yazmakta olduğum kitap o kadar beni hayattan koparıyor ki sadece kısa yürüyüşler yapabiliyorum.

- Yazarlık içinde bencillik barındırıyor mu?

Yazarlık bencillik tabii. Kendini beğenmek vs. Oynayamamak. Oyun olduğunu kabul ediyorsan daha hafifliyor olay. Çok ciddiye aldığın zaman yürüyüş yaparken bile bulutlara da bakamıyorsun, sürekli kitabı düşünüyorsun.

- Yeni kitabınızı yakında okuyabilecek miyiz?

Bitsin de istemiyorum bir anlamda. Geçen gün, kitaba başladığım ilk zamanlarda yazdığım notları buldum. Ürkerek baktım. 6 yıl olmuş. (gülüyor) Yaşam biçimi oldu şimdilik. Hem bitsin hem de bitmesin istiyorum.

- Neden evleniriz? 

Boston’da oturduğum dönemde, Amerika’da ilk defa eşcinsel evlilikler gündem oldu. Ben de görmeye gittim. Sonra birden dank etti. Eşcinsellere birçok hak tanınmışken, çivisi çıkmış bir kurumu yani evliliği niçin ilericilik, özgürlük adına yapmak istiyorlardı? Orada bir kafa karışıklığı var. Evlilik bitiyor. Aşk’ı öyle tanımlıyoruz. Aşk masalımızda evlilik ve ritüelleri var. Ölmeye mahkum. Ölüyor zaten de.

- Peki günümüzde hâlâ aşk  önemini koruyor mu?

Evet . Bir gün Levent’teki evin çatı katında eski gazeteler vardı, onlara bakarken, babamla yapılmış bir mülakat gördüm. Gazeteci babama soruyor. “Doktor bey, aşk hastalığı ne menem bir şeydir?” Babam da “Aşk hastalığı yoktur, âşık olmama hastalığı vardır.” Ben de öyle hissediyorum. Âşık olma hali, insanın en güzel hali. Aşk, bir sarhoş olma sürecidir. Kitap yazarken de insan sarhoş olur, kokular, renkler her şey üzerinize gelmeye başlar. Aşk, sizi tamamlar.

OLMADIK YERDE DÜŞMAN ARIYORLAR

- Boğaziçi Üniversitesi’nde ne kadar süre görev aldınız?

12 Eylül’den az sonra üniversitede özgürlük kalmadığı ve bir sürü arkadaşımın işine son verildiği için YÖK’le birlikte istifa ettim. İnanılmaz sansür vardı. Asker, evlere girip çıkıyordu. Askerin hoşlanmadığı bir kitapla yakalanırsanız hapse girebilir, işkence görebilirdiniz. Boğaziçi kütüphanesi  bile “Asker gelirse ne yapacağız?” diye kara kara düşünüyor, ne olur ne olmaz başlarına bela gelir diye kitapları saklıyorlardı. Arlarında Şerif Mardin’in ‘Din ve İdeoloji,’’ kitabı vardı. Başlığında ideoloji var ya? O tarihten itibaren yurt dışında ders vermeye başladım.

- Boğaziçi Üniversitesi’nde sarsıcı, çok üzücü olaylar yaşanıyor. Ne düşünüyorsunuz? 

Kurumlara özgürlük ve özerklik tanıyacak yeni bir üniversite yasası derhal gerekli. Askeri cuntadan miras 40 yıllık YÖK’e geç kalmış bir tepki. Üniversitelerin günümüze kadar suskunluğundan Ankara da şaştı bu da nereden çıktı diye. Olmadık yerde düşman arıyorlar. Yanlış bilgilerle kamuoyu da yönlendirilip üniversiteler konusunda bölünüyor.

Gençler bölünüyor. Bölünme geçmişte ülkenin başına gelen ibret verici felaketleri hatırlatıyor.  

- Peki bugünlere nasıl gelindi? 

YÖK, 12 Eylül’den beri Kenan Evren ve İhsan Doğramacı ile var. Son 40 yıl içinde çeşitli hükümetler geldi geçti. Hepsinde üniversite hocaları uyudu, kapı kulu oldu. Bunu kabul ettiler. Akademik özgürlüğün ve üniversite özerkliğinin devletin eline geçmesini kabul ettiler. Şimdi en nihayet öğrencilerin de “Yeter Artık” demesiyle hocalar tek tük uyanmaya başladı. Öğrenciler kendilerini öne atarak neredeyse provokatif olaylara kurban oluyor, dayak yiyor, hapse giriyorlar. Hiç hoş değil. Çok üzücü. Bu nedenle, sadece devleti değil seslerini çıkarmayan hocaları da suçlu buluyorum. Kızgınım. Öğrenciler hocalarının sessizliğinin kurbanı olmamalı.

Neden yaşıyorum?

- Size sormak istiyorum hayatın anlamı var mıdır? Örneğin siz hayatın anlamını buldunuz mu? 

Bir hafta önce “Neden Yaşıyorum” diye bir şiir yazdım. Sanırım sorunun cevabı satırlarda…

Neden yaşıyorum?

Acıkan, susayan, 

Nefes alıp veren vücudum. 

Şehvetlenip,

Neslimi sürdüren de o.

Vücudum yaşar,

Vücudumu yaşatırken,

Ölümüm ben.

Benim,

Zihnimin zehriyle kendimi,

İcatlarımla gezegenimi öldüren.

Ahlak de,

Göster ahlakın kofluğunu.

Ahlak de,

Zarar verme.

Ahlak de,

Taşlasınlar.

Ahlaksızlığın şarkısını söyle

Alkışlasınlar.

Ahlak de,

Putlaştırsınlar.

Parasını bas

Şifresini söyle 

Senin olsun.

Sustuğunda bencil,

Susmadığında yalancı,

Seslenme kendine.

Kork, korkma,

Sus, susma,

Oyna içinden geldiği gibi.

Farkım yok senden,

Dakikalarla saatleri yarıştırırken 

Ölümü unutuyorum.

Yıldızlara bakıyor, 

Zamanı durdurup hızlandırıyor, 

Sonsuzlukta dolaşırken, 

Kalıyorum tek başıma.   

Dur,

Benden kaçma,

Annemin babamın ölüp 

Beni bıraktığı gibi.

Sevgilim olma sevgilim,

Sevme, seni sevdiğim gibi.

Uykum geldi.

Sana gün aydın.

Uyanınca yollayacağım,

Bugün burada 29 Haziranmış.