Hafıza ve yaşam sarkacı!

Hafızanın bedeniyle, sözcüklerin teniyle, anıların varlığıyla yaşamak, yaşatmak. Dünyamız bütün bu uğultuları, sesleri, anıları, kahkahaları, hıçkırıkları barındıran yaşamlardan, göçlerden, döngülerden, zerrelerden, dönüşümlerden ibarettir. Kişi önce kendi yer altı dünyasını yaratır sonra aydınlığı kucaklar, güneşi selâmlar, dizelere ışık tutar. Tıpkı şair, yazar Hakan İşcen’in Yeraltından Şiirler (Simurg Art Yayınları) kitabında yaptığı gibi.

27 Mayıs 2021 Perşembe, 00:01
Abone Ol google-news

Volkan İşcen’in anısına

“İsmiyle müsemma değildi o./ lavlarını hiç görmedik ki/ belki içine akıttı?/ rivayet o ki, püskürmüş zamanların birinde/ arasıra homurdansa da derinden/ biz güle oynaya / çadır kurmuştuk kraterinde.”

Hakan İşcen

HÜZÜN VE HİÇ ARASINDA!

Faulkner’in konusu itibarıyla da multiple (ikili) yapıya sahip eseri Çılgın Palmiyeler romanı korkunç bir son sahneyi okuruna sunar. Kadın, yanlış bir kürtaj sonucunda yaşamını yitirir. Sevgilisi haberi, on yıllık mahkûmiyetini geçirdiği hapishanede öğrenir.

Üzüntü girdabından kurtulmak için siyanür kapsülü kullanarak intihar etmek ister. Yapamaz ve bir mantık oluşturur: “O, yok oldu gitti, yani hafızamın yarısı gitti, ben ölürsem, hafızamın tamamı son bulacak”.

Sonuçta “hüzün” ve “hiç” arasında bir seçim yapmak zorundadır, “hüzün”ü seçer. Böylece, kaybettiği kadını zihninde, anılarında, varoluşunda yaşatmak ister.

Faulkner’in tercih ettiği bu son sahne, ilk kez bir edebiyat yapıtı aracılığıyla yansıtılmıyordu. İster istemez zihnime şöyle bir soru geldi; “Faulkner bu satırları yazarken, öncesinde İtiraflar kitabını okumuş muydu acaba?”. “Okumuş olmalı” diyorum kendi kendime.

‘KEDER’İ SEÇİP ‘ZAMAN’A SIĞINMAK!

Augustine’nin İtiraflar kitabının dördüncü cildinin IV., V., VI. bölümleri aynı kurgular üzerinde ilerler. Faulkner’in kurguladığı öykünün bir benzeri Augustine’yi bulur ve en yakın arkadaşını kaybeder.

Augustine, iki yakın arkadaşın öyküsünü şu cümlelerle bitirir:

“Kendimizi tek bir ruh ama farklı bedenlerde hissederdik, onun için ‘yarım bir ruh yapısıyla’ yaşamı sürdürmek zordu, tuhaf gelebilir belki, ama bu duyumsama aynı anda bir kurtuluşu da getiriyor ve ölümden uzaklaştırıyor insanı. Çünkü beni korkutan şey ölüm değildi, ölüm, o arkadaştan geride kalan tüm anılarımı da hafızamdan silerek, bitirecekti.”

Augustine, ölümden korkar ve “hiç” kavramı yerine “keder”i seçerek zamana sığınır. Her iki yapıtta adeta tek bir konu öne çıkar; “hafıza ve yaşam” sarkacı, ya da yaşamı hafızaya sığınarak sürdürmek.

İnsanoğlunu düşünceye sevk eden konuların başında “ölüm”, ya da “bir yakınımız öldüğünde” aslında hangi anlamda öldüğü sorusuna vereceğimiz yanıtta saklıdır, gerçekten ölüyor mu?

“Ölümü” kucaklayan yakınımız, dostumuz, arkadaşımız, bizimle soluklanıyor, tebessüm ediyor, beraber hüzünleniyor. Böylesine bir durumu “ölüm” sözcüğüyle açıklamak olanaklı ve yeterli mi?

Hafızanın bedeniyle, sözcüklerin teniyle, anıların varlığıyla yaşamak, yaşatmak. Dünyamız bütün bu uğultuları, sesleri, anıları, kahkahaları, hıçkırıkları barındıran yaşamlardan, göçlerden, döngülerden, zerrelerden, dönüşümlerden ibarettir.

KARANLIK ODADAN YERALTINA!

Şair, yazar Hakan İşcen’in “Yeraltından Şiirler” kitabı, yukarıda aktardıklarımın adeta bir özetidir. Kişi önce kendi yer altı dünyasını yaratır sonra aydınlığı kucaklar, güneşi selamlar, dizelere ışık tutar.

Son zamanlarda iki şiir kitabını okurken yaşam aksını ciddi biçimde sorgular oldum: Enis Batur’dan Karanlık Oda Şarkıları ve Yeraltından Şiirler.