Her kişinin biricik yapıtı, yaşamıdır!

Kendi payıma salgından çıkardığım dersler var elbette; en önemlisi faşistlere kolay yem olmayacaksın, bir de, kader palavrasına sığınanlarla arana “sosyal mesafe” koyacaksın.

17 Mayıs 2020 Pazar, 13:43


1.

Bazı insanlar sürekli saptama yapar, planları vardır ama hep ertelerler; bir türlü gerçekleştirmeyi beceremezler, öldüklerinde, belki biri akıl eder de: “yazık oldu” der.

Ölüm hakikat. Sürekli eskiz yaparak nereye varılır ki? Ya da eskiz yapmaktan öte seçenek var mıdır? Sanat yapıtı için bir ömür yetmez; ikincisi için yakardığımız Tanrı sağırdır.

Birinden yaşamını ödünç istesek(!), verme olanağı yoktur; belki o kimse “al bunu dilediğince kullanabilirsin” deyip veda etmeyi seçecektir; ancak biricik, tekrarlanamaz olandır “yaşam”! Tuhaf, keşke ders alıp, ikincisinde temize çekebilsek kendimizi…

Yazmak, yaratmak uğraşı budur!

2.

Bir utancı gizler gibi sığındığımız mezarlıklara uğrayamıyoruz. Ölüm, yaşamın doğal parçası, uzantısı… Bunu kabul etmek bilgelik ister, o aşamaya gelmeden etrafında gevezelik ederek döneriz, hakkında bunca konuşup da “deneyimleme” olanağımız bulunmayan bir durum: “Ölüm”. Salgın günlerinde “ölüm” daha görünür oldu…

Bir başına ölmek, tercih değilse, hele de kıvranarak fena görünüyor! Kendi payıma salgından çıkardığım dersler var elbette; en önemlisi faşistlere kolay yem olmayacaksın, bir de, kader palavrasına sığınanlarla arana “sosyal mesafe” koyacaksın.

Ha bir de, aramızdan kaç kişinin azaldığı asla Tanrının umurunda değildir.

3.

Édouard Levé ile geç tanıştım. Şahane iki kitabını okudum. “İntihar” da diyor ki;

“Yaşamın bir varsayımdı. Yaşlanıp ölenler geçmiş yığınıdır. İnsan onları düşününce, oldukları şey gelir gözünün önüne. Seni düşündüğümde olabileceğim şey geliyor. Sen bir olasılık yığını oldun, hep öyle kalacaksın.”

Ekliyor;

“Biri bana intihar haberi verdiğinde, aklıma sen geliyorsun. Ama birinin kanserden öldüğünü söylediklerinde, aynı hastalıktan ölen dedemle büyükannem gelmiyor aklıma. Kanseri milyonlarca kişiyle paylaşıyor onlar. İntiharsa senin.”

Yaşamı sanat yapıtına döndürmenin bir yolu mudur intihar?

4.

Bunca laf kalabalığı arasında kayboluyor insan, oyalanmak için onca ürettiğimiz oyun hakikati geçici süre gizlemeye yetiyor; er geç, kişi, kendiyle konuşur, bundan kaçamaz.

Kendine dair nesnel ölçü koymaya ihtimal vermem, kimsenin böyle becerisi olduğuna inanmıyorum; çelişkiler insana yön verir, düz çizgisel akış varsayımdır; belki kuramsal olarak “ilerleme” fikrine ölçü olsa da, insan yaşamı akrobatik merdivene benzer; biriciktir, imza gibi, inişler çıkışlardan oluşur.

Kim tümüyle yaşamına kefil olabilir ki?

5.

“Bence doğa kent kadar konuksever değil.” diyor Levé. Ben, kentlerden yanayım. Bizim memlekette kentle beton sevgisi karışır; oysa insan en güzel yaratısını yaşadığı yerde gösterir. İstanbulluyum, uzun süredir tenhalaşan sokaklarına bakınca, neyi yitirdiğimizi iyice anlıyorum.

Bir kent, artık tanıdığın bildiğin biçimden uzaksa,  orada ısrarın anlamı var mıdır?

6.

Evlere kapandıkça, uzaklar daha uzak, insanlar ulaşılmaz hale geldi. Bilişim çağı, giderek daha sert, yapay, ürkütücü yüzünü gösterdi. Sığ cümleler içinde kıvranıyor insanlar, bir türlü incelmiyor, derinleşmiyor sözcükler; görsel esaret altında inim inim inliyor uygarlık!

Uçucu görüntülerden dil kurmak mümkün değil. Dil yoksa anlaşmak mümkün değil. Kutular içine sıkışan birey, sanal araçlarla yön bulmaya çalışıyor. Yeniçağın bu bombardımanı karşısında iyice soluksuz kalıyor birey.

“Normal”, “Anormal”, “Yeni Normal” tartışmalarına acı bir tebessümle bakıyorum.

7.

Levé insanın kendinden başka esin kaynağı olmadığını savlıyor, kurmacadan çok daha güçlü olanın “yaşamın kendisi” olduğunu söylüyor. Son yapıtı yayıncıya doğru yola çıkarken intihar ediyor.

İntihar “ruhsal sorun göstergesi midir, özgürlük adımı mı?” tartışma götürür. Ancak üstüne konuşmak için soluk almak gerekir; yani ölümü tartışmak yaşama dâhildir.

Türlü görüntüler içinde kıvranırken her birimiz, Levé’den şunu işitmek güzel, tam da böyle düşünüyorum;

“Sinemanın aptalca olduğunu düşünmüyorum, ama ondan bir beklentim yok. Majör bile olsa sinemadansa, minör bile olsa yazına inanırım.”