‘İşitiyor musun Memet?’

Ayşe Emel Mesci Mehmet Nazım anısına yazdı.

23 Ekim 2018 Salı, 23:35
Abone Ol google-news

Avignon yakınlarında iki katlı, taş bir köy evi... Verandasında oturuyoruz. Sapsarı bir ayçiçeği deniziyle kuşatılmışız, sanki bir Van Gogh tablosu içindeyiz: Ben, Zeynep Irgat ve ses teknisyeni Vincent (soyadını hatırlayamıyorum)... Memet Nâzım’ın evindeyiz.

Ayçiçeği denizi

1993 yılında “Dünyaya Atılan Çığlık” adlı oyunu Avignon Festivali’nde sergilenmek üzere sahneye koymuştum; yurtdışında, sürgünde kurulan Halk Oyuncuları’nın son oyunu olmuştu bu. Mine Kırıkkanat’ın “Gülün Öteki Adı” isimli kitabındaki fikirden yola çıkan bu kolajda, Ali Berktay Fransa’nın güneyindeki Katarların hikâyesi ile Nâzım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’ndan bölümleri bir araya getirmişti. Festivaldeki son oyunu izlemeye Memet, Zeynep ve Vincent da geldiler. Sonra Memet bana “Hadi bakalım kaçırıyoruz seni, bizle beraber geliyorsun, çok güzel bir yerde, çok güzel bir yemek yiyeceğiz” dedi, Zeynep ile beni Memet’in kullandığı kamyonetin arkasına bindirdiler, nefis manzaralar içinden geçerek ulaştık ayçiçeği denizi ortasındaki eve...

Paris’te önce Münevver Hanım ile tanışmıştım sanıyorum. Sevgili Mina Abla (Urgan) almıştı beni, Münevver Andaç ve Güzin Dino ile bir Paris kafesinde buluşturmuştu. Unutulmaz bir karşılaşmaydı benim için. Sonra oyun için çalışırken de oturduk konuştuk birkaç kez, zamansız güzelliği ve zarafetiyle inanılmazdı Münevver Hanım. Memet ile de arkadaş olduk o arada. Rasih Nuri İleri’nin oğlu Mehmet İleri ile birlikte çok eğlenceli ve çılgın bir ressam ikilisi oluşturuyorlardı.

Hasret

Avignon’daki evin balkonunda bize mükellef bir sofra kurdu Memet. Klasik sanat müziği çalıyordu. Yemekler nefisti. Şiirden, resimden ve balıktan konuşuldu en çok. Yahya Kemal’i dilinden düşürmedi o gece; bir de Türkiye’nin farklı yerlerinde ne balığı çıkar ve nasıl pişirilir konulu ayrıntılı bir konferans verdi, esprilerle süslü... Ne çok gülmüştük.

Sonradan şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Mutfak kültürü kimliğin önemli bir unsuru olduğu gibi, hasretin de göstergelerinden biri... Memet Nâzım çok hasret çekti ömründe... Vatan hasreti, baba hasreti... Ölümünün ardından Zeynep Irgat ile konuşuyorduk telefonda, “Sen bakma söylenenlere, babasını öyle çok severdi ki” dedi.

Çok esprili bir insandı Memet. Ciddi ciddi yapardı espriyi, biz yerlere düşerdik gülmekten. O gece de, “Evde yabancı kalıyor” diye (yabancı dediği de arkadaşı Vincent) tutturdu, “Bu gâvurlara güven olmaz, ben sizin odalarınızın ortasındaki holde yatacağım.” Sabaha kadar kahkahadan kırıp geçirdi hepimizi. Sabah da bin bir çeşit peynirle, kendi elleriyle yaptığı türlü çeşitli reçelle donattığı muhteşem kahvaltı sofrasında ağırladı bizi. Ne zarif bir ev sahibiydi..

Sonra bindik kamyonete, bir tepeye çıkıp durduk. Hava çok güzeldi. İndik, tepenin üzerinde durduk. “Bakın aşağıya” dedi. Yamaçtan aşağı doğru inanılmaz bir lavanta tarlası uzanıyordu. Ayçiçeği denizinden lavanta denizine gelmiştik sanki. Birden kaptı Zeynep ile benim ellerimizi, “Haydaa!” diye bir nara atıp başladı bayırdan aşağı koşmaya. “Dur Memet, yapma” demeye kalmadan, lavantaların içinde bulduk kendimizi, sırtüstü serildik çiçeklerin arasına. Bir süre kaldık öyle hiç konuşmadan, lavantalar, yukarıda bulutsuz, mavi gökyüzü ve bir huzur duygusu... Vincent resimlerimizi de çekmişti, polaroidle, kim bilir ne oldular?

Ben Mehmet’i ne zaman düşünsem o lavanta tarlası düşer aklıma, o huzur ve babasına şu şiiri yazdıran hasret:

“Karşı yaka memleket, /sesleniyorum
Varna’dan, /işitiyor musun? /Memet! Memet!
/Karadeniz akıyor durmadan, /deli
hasret, deli hasret, /oğlum, sana sesleniyorum,
/işitiyor musun? /Memet! Memet!”