‘Joyce, anlaşılamazmış! Hiç öyle değil!’

Fuat Sevimay, “Benden’iz James Joyce’ta; usta yazarı ve yapıtlarını daha iyi anlamak, hatta onunla arkadaş olmak için iyi bir olanak sunuyor okurlara. 1882 ve 1941 yılları arasında yaşamış İrlandalı yazar, şair, öğretmen, edebiyat eleştirmeni James Joyce, 2013’un İstanbul’unda tam da Gezi Direnişinin göbeğinde beliriyor ve romandaki yol arkadaşı çevirmeni ile karşılaşıyor. Ve ortaya ‘yazarın çevirmene, çevirmenin okura, okurun kitaba dönüştüğü bir şey’ çıkıyor.

28 Ekim 2020 Çarşamba, 00:25
Abone Ol google-news

Roman, öykü ve çocuk kitaplarından tanıdığımız Fuat Sevimay’ın kaleminden gizemli, komik ve tanıdık bir roman “Benden’iz James Joyce”.

Sevimay, romanında; kahraman kültünü yıkarak sıradan insanın tek bir gününü yücelten Ulysses ile edebiyatın zirvesine çıkan, dünya edebiyatının usta yazarlarından James Joyce'u ve yapıtlarını daha iyi anlamak, hatta onunla arkadaş olmak için iyi bir olanak sunuyor okurlara.

1882 ve 1941 yılları arasında yaşamış İrlandalı yazar, şair, öğretmen ve edebiyat eleştirmeni James Joyce, 2013 yılının İstanbul’unda çevirmeni ile karşılaşıyor ve ortaya ‘yazarın çevirmene, çevirmenin okura, okurun kitaba dönüştüğü bir şey’ çıkıyor…

- Romanda her şey 16 Haziran 2013’te, Galata’da başlıyor. Mezarından kalkarak kendini birdenbire Taksim’de Gezi Direnişi’nin ortasında buluveren James Joyce’u tüm tepkileri ve algılarıyla çapulcu bir kardeşimiz kılıyorsunuz.

Bu da kendimizi onunla düşsel ve evrensel bir boyutta, olduğundan daha fazla özdeşleştirmemizi sağlıyor. Okuruyla zamanda ve mekânda birlikte kırılıyor, omuz omuza bir serüvene davet ediyor Benden’iz James Joyce.

Canını zor kurtaracağı Gezi Olayları’nın göbeğinde bulmuş, haklı olarak epey süre tedirgin, huysuz ve hayli sinirli bir Joyce’a eşlik ediyor okur.

Yer alan ve açımlanan tüm kahramanlar da alayına isyan gelgitli bir duygusallık ve itirazlar içinde.

Yine edebiyatın seçkinci tarafıyla kavgaya kararlı sonra İngiliz, İtalyan, Türk olsun polisi muktediriyle o bileşik yapılanmaya karşı Joyce lokomotifliğinde; edebiyat dünyası ile siyasete sıkı göndermelerde bulunan romanın önce bu büyülü gerçekçi yapısını sonra da göndermelerini açar mısınız?

Mezarında sıkılıınca kalkıp İstanbul’a gelmiş Joyce’un, gelmişken vereceği bir kavga var. Metinlerimin zaman ve mekânının, beynimizin kıvrımları olduğunu düşünürüm. Yani o kıvrımlarda dolaşmaya elverişli her türlü büyü veya gerçek, Joyce olup İstanbul’a gelip ete kemiğe bürünebilir. Yeter ki inanmasını bilelim.

Romanın temel derdi, Joyce’a dair (ki başka yazar da olabilirdi) dillendirilen “okunamaz, çok değerli ama anlaşılamaz” algısını yıkmak. Çünkü aslında hiç öyle değil.

Hayatı, Britanya tacından papalığa, İrlanda milliyetçiliğinden edebi tahtlara kadar her türlü iktidar fikrine karşı mücadeleyle geçmiş ve metinlerini bu doğrultuda kaleme almış bir adamın okunmamasını isteyen, onu dar bir zirveye hapseden birtakım çevreler var.

Oysa Ulysses başta olmak üzere Joyce’un bütün eserleri, halk ile sanatı/ sanatçıyı buluşturma fikri üzerine kuruludur. Büyük edebiyat eserleri için bu buluşma, tartışma ve uzlaşma olmadığı sürece, biz, ucuz işlere mahkûm kalacağız.

Dolayısıyla Joyce’un Gezi Direnişinde belirmesinin, sanatın şiirin sokağa indiği günlerde İstanbul’a gelmesinin, kendi derdini de o ortamdan başlayarak dile getirmesinin en uygunu olacağına karar verdim. Romandaki bolca gönderme de hangimizi nereden yakalıyorsa oraya denk düşecektir.

‘BENDEN’İZ JAMES JOYCE, YENİ BİR TÜR!’

- Öte yandan yazarından esinli Çevirmen ve James Joyce resmen birlikte yazıyorlar romanı: “Metni ben Biauthoraphy diye yeni bir türe sokmak isterim. Türkçesiyle Çifteyazar.” diyorsunuz. Bunu anlatır mısınız?

Bunu ben değil, kitabın sonsözünü yazan Tanrı-Okur diyor. :)) İşin şakası bir yana, sırf edebi türlere bakış açımız genişlesin diye bile, Benden’iz James Joyce’un yeni bir tür olarak ele alınabileceğini düşünüyorum. Çünkü biyografi değil, kurgu ama tam o da değil, deneme hiç değil.

Romanda çok fazla Joyce cümlesi var ama diğer yazarın, yani Fuat’ın öngördüğü şekliyle. Sanki birlikte yazmışlar ama zaman zaman, ruh hallerine göre kendilerine yontmuşlar gibi. Üstelik bu iki yazar dışında da bir dolu yazarın cümleleri dolanıp duruyor metinde. Bazı yerde Joyce’un bazı yerde Çevirmenin sesi baskınken, kimi bölümlerde de İstanbul’u veya bizzat okuru duyuyoruz.

Daha önce halk ile sanatın buluşması gerekliliğinden bahsettik ya, bunu da belki yazar ile çevirmenin ve her ikisiyle okurun buluşması gerekliliği olarak düşünebiliriz. Velhasıl iki zihinden süzülen, çifte kavrulmuş bir metin söz konusu.

Dolayısıyla “Çifteyazar” kavramının, bundan sonra yazılacak benzer metinlere de ışık tutması açısından değerlendirilmesini, belki bir miktar yol gösterici olmasını isterim. İddialı cümleler kurmak niyetinde değilim ama yine de sanat eserini anlama ve üstüne kurgu yaratma boyutunda bu roman çığır açıcı olabilir. Kaldı ki Benden’iz James Joyce’un ana dertlerinden birisi de bu zaten.

ÇOKSESLİ BİR ROMAN

- Joyce’tan rol çalan çalana! Sizden esinli çevirmen ve dipnotlarda metne günlük konuşma diliyle dahil olan, çevirmenin başına da adeta Demokles’in kılıcı gibi dikilen “sağlamacı” editör de az değil!

Kurguda benimsediğiniz, metni geçişli ve çok boyutlu yapan bu katılımları da değerlendirir misiniz?

Romanların artık, satın alınıp okunan, fotoğrafı paylaşıldıktan sonra rafa kaldırılan metalar olmasını istemiyorum. Sanat aslında, biz hepimiz üstüne konuşup tartıştığımız sürece değer kazanıyor. Ben de bu konuşma, tartışma veya çatışmayı ilk elden romanda başlatmaya, birçok kademeye yaymaya çalıştım.

Joyce ile Çevirmen kendi cephelerinden konuşsunlar ama sonra her ikisiyle birlikte editörün ve dipnotları veren akademisyenin ve hatta okurun da düşüncesini duygusunu okuyalım. Dahası ki bu bence çok önemli, sokaktaki teyzenin, parktaki berduşun, taksicinin, imamın ve rahibin de dahil olduğu bir çokseslilik yakalamaya çalıştım. Sanırım Joyce da böylesini arzu ederdi.

Joyce; Uydurdun gene. Nereden biliyorsun? Çevirmen; Yani bana öyle geliyor. Editör; Ben bunların hangisine güveneyim arkadaş. Akademisyen; Joyce sorusunda haklı gibi ama Çevirmen de sanki… Okur; Bir karar verin de okuyalım. İşte kabaca böyle bir şey.

‘BİZE GERÇEKLİĞİNİZİN FARKINA VARIN DERDİ’

- Yıllar içinde çeşitli çevirilerini yaptığınız James Joyce’u oldum olası nasıl bilirsiniz? Edebiyata ve hayata bakış açısı, sanat algısı, dönemindeki akımların ondaki etkisi ve elbette Benden’iz James Joyce’da ona getirdiğiniz yorum ve yaklaşımla bizim de kıldığınız sizin Joyce’unuz nasıl bir adam, yazar, birey?

Joyce sanki bütün akımların hem ötesine geçebildiği ve hem de hepsini kapsadığı için dünya edebiyatının dev yazarlarından birisi. Bize tek bir tavsiyesi olsa sanırım, size dayatılan kof kahraman algısını bir yana bırakıp kendi gerçekliğinizin farkına varın, derdi. Kendisinin de hem edebi açıdan hem de hayatında en çok bu gerçekliğin peşinde olduğunu sanıyorum. İşte böyle biri Joyce.

‘ROMANDA, 4 TEMEL ESERİ ÜZERİNDEN İLERLEDİM’’

- Joyce’un, romanınızda temel alınan ve anılan eserlerinden söz açar mısınız? Ayrıca başat yapıtları doğrultusunda Joyce’un yapıtlarının günümüzle izdüşümlerine ilişkin neler söylersiniz?

Romanda da belirttiğim gibi Joyce’un kaleme aldığı ve bizim okuduğumuz 10 eser var ama ben romanı 4 temel eseri üzerine ilerletiyorum. Başta Dublinliler, sonra Sanatçının Gençlik Portresi, en çok Ulysses ve biraz da Finnegan Uyanması.

Ve bu yapıtlar sinemadan edebiyata, resimden tiyatroya birçok çağdaş esere esin kaynağı olmuştur. Çünkü aslında çoğu zaman, Bloom ile Dedalus gibi, Joyce ile Çevirmen gibi, Turgut ile Selim gibi, birbirini arayan bireylerden söz ediyoruz. Ve bu karakterlerin, bireysel konumlarının ötesinde hep toplumsal temsilleri de söz konusu.

İSTANBUL’DA HEM AŞİNA HEM EĞRETİ BİR JOYCE

- Çevirmenin zihninde İstanbul’a gelen Joyce hangi duygularla yol alıyor o zihinde ve kentte? Joyce’un karakterleri ve yapıtları kentlerinin ve İstanbul’un ruhuna nasıl karışıyor?

Joyce’un, yaşadığı dönemde imkânı olsa görmek isteyeceği birkaç kentten birinin İstanbul olduğuna inanıyorum. Bu platonik bir inanç değil, düşünce yapısını iyi bildiğim için bunu rahatlıkla söyleyebilirim ve roman biraz da bu temel üzerine kuruldu.

Çünkü İstanbul’un temsil ettiği eşik, Joyce’un algısına ve dünyaya bakış açısına çok uygun. O nedenle bizim sokaklarımıza hem hiç yabancılık çekmeden karışıyor ama bir yandan da o eğreti hali hep üstünde hissediyor.

Sonuçta düşünce sistemini batı medeniyeti üzerine kurmuş ama bir yandan da hep doğuyu anlamaya çalışmış birisinden bahsediyoruz. Ruhu sokaklarla ve Latife’nin gönlü ile rahatlıkla hemhal olurken, yorgun bedeni bu anlamda biraz zorlanıyor sanki.

‘ONU ANLAYACAKSAK ÖNCE ÜSLUBUNU TANIMAMIZ GEREK’’

- Joyce’un roman diline, roman karakterlerinin özgün ve özgür dil yaklaşımına ilişkin yorumlarınız nelerdir? Benden’iz James Joyce’ta da meselâ Joyce’un yaratıcı okur üretme yolunda kurguladığı; yarı otobiyografik romanı Portre’deki Dante veya Charles Amca, Ulysses’teki Gerty McDowell veya Yurttaş’ından yola çıkarak nasıl karşılık buluyor, irdeleniyor bu düşünceleriniz?

Biz hayatta hepimiz, yazarlar, çevirmenler, okurlar, dahası memurlar, işçiler, tüccarlar veya kadınlar, erkekler, eşcinseller, sonra varsıllar, yoksullar ve orta halliler, hepimiz ama hepimiz, kendi sesimizle ve sözümüzle varız. Hayat bu çeşitliliği ve çok dilliliğiyle güzel.

Joyce da eserlerinde, her karaktere uygun bir üslup (kastettiğim sadece konuşma dili değil) yaratmanın ustasıdır. Gerty’nin neden Gerty olduğunu bu sayede iyice kavrarız. Çünkü yanımızda yöremizde bir dolu Gerty vardır. Biz, Gerty’e arzu ettiğimiz dili biçmek yerine, onun dilini anlamakla mükellefiz. Ben de Bendeniz’de, Joyce ve Çevirmen başta olmak üzere beher karaktere bir üslup biçmeye çalıştım. Joyce’u ve diğerlerini anlayacaksak, önce üsluplarını tanımamız gerekir diye düşündüm. Bazen sakin, bazen bıçkın, kimi zaman sinirli, kimi zaman matrak.

‘MİZAH MÜTHİŞ BİR ENSTRÜMAN’

- Romanda Joyce’un “mizahı, hayatın ağırlığı karşısında denge unsuru şeklinde kullanmak” olarak yorumladığı üslup parodileri konusundan hareketle sorarsam: Bu bağlamda romanda rahat günlük dil ve/veya argoyla yansıyan; Joyce’a ve onu referans alan yazarının duygusuna da hayli yakın o mizahın okumaya katkısına ilişkin neler söylersiniz?

Daha önce de çok fazla dile getirdim. Ben, edebiyatın derdinin olması gereğinin, edebiyatın dertli olması gibi bir zorunluluğa dönüşmesinden, bu yanlış anlayış sonucu kasvetli ve arabesk metinlerin gırla gitmesinden okur olarak rahatsızım. Oysa mizah, ele alınan derdi de sarsmak, gücü ele geçirmek adına müthiş bir enstrüman.

İroniyi Joyce da çok fazla kullanır. Mesela, az bilinmekle birlikte, Finnegan Uyanması dünyanın en komik metinlerinden birisidir. Ulysses’te de ironi tam kıvamındadır. Bizde Oğuz Atay bu işin zirvesidir. Ben de elimden geldiğince, denge unsuru olarak mizahı, gündelik dili, kimi zaman argoyu, dile sinmiş deyimleri, mesleki jargonları kullanmayı seviyorum.

‘SAÇMA KAHRAMAN KÜLTÜNE İSYAN EDERDİ’

- Uğruna vuruşulacağına inandığı idealleri yabana atmamakla birlikte sizce Joyce hangisini önceler, hangisini öteler; kahraman mı kahramanlık mı?

Bu doğrultuda Joyce’un köşeye sıkıştırılmış sıradan insana bakışı “kahraman”dan neyi anladığı, isyan duygusu ve derin toplumsal farkındalıkları Dublinliler, Portre ve Ulysses’inde romanınızda da sıklıkla karşımıza çıkan hangi “kahramanlar”ında vücut buluyor?

Joyce gibi bir yazardan ve onu ele alan bir romandan bahsederken, öncelikle “kahraman” ifadesi yerine “karakter” demeliyiz belki de. Çünkü hiçbir karakteri, bilindik anlamda bir kahramanlık sergilemiyor ve ta ki bu halleriyle önemli “karakterlere” dönüşüyorlar.

Şöyle diyelim; Holywood filminde dünyayı kurtaran kahramanla mı arkadaşlık etmek istersiniz yoksa toy entelektüel, mevzuları yüzüne gözüne bulaştıran Stephen Dedalus ile mi? Veya tüm kadınların âşık olacağı bir artistle mi konuşmak istersiniz, Bendeniz’de şaşkın şaşkın dolanan Joyce ile mi?

Dünyayı kurtaran kahraman veya herkesin âşık olacağı artist büyük yalan. Onları seçtiyseniz üzgünüm çünkü yok öyle birisi. Onlar, gündelik dertlere kafa yormayalım diye bize kakalanmış illüzyonlar. Diğerleri ise gerçek. Yani kurgular ama yine de gerçekler. Siz gibi, biz gibi, hepimiz gibi.

Ve Joyce adına bir isyandan bahsedeceksek, sanırım bu saçma kahraman kültüne isyan ederdi. Yani savaşta vatan uğruna can verecek kahramanlar yerine (ve bize bunları anlatan popüler sanatın aksine), hayatı yaşayan, oturup konuşacağımız, birlikte gülüp ağlayacağımız dostlar isterdi etrafında. Gerçeğin peşine düşelim isterdi. İstanbul sokaklarında aradığı da bu sanırım.

‘JOYCE DA ÇEVİRMEN DE UMUTTAN YANA’

- “Yığınlar düşünmeye teşvik edilmeli” demiş Joyce’un, Ulysses’in tüketim kültürüne dâhil olmasına ilişkin endişeleri kurguda nasıl yer buldu, yorumlandı?

Bir de Joyce’un bir bölümünün din ile sağlıksız, radikal ilişki içine girmiş, halkın ve devletin içindeki çürümüşlüğü soğurmuş olduğunu düşünerek gösterdiği tepkinin imlendiği o yığınlardan neyi kastettiğini burada da açar mısınız? Hatta Ulysses’i nasıl yorumluyor tam da o anlarda çevirmene?

Şimdi şöyle düşünün; çok sıkı bir roman yazıyorsunuz ve eseriniz bir milyon kişinin rafına giriyor, ne güzel. Ama o bir milyonun içinden ancak yüz bini romanı okuyor ve layığıyla anladığını düşünen de taş çatlasın on bin kişi. Ne anladım ben bu işten!

Joyce’u mezarında dört döndüren işte bu. Yazdıkları konuşulsun, tartışılsın, eleştirilsin diye kalkıp geliyor. Sadece kendi eserleri değil derdi, sanatla alışverişimizin bu yönde olmasını, sanatın toplumsal gelişime katkısının da ancak bu şekilde olabileceğini savlıyor.

Bu bağlamda bir başka derdi daha var ki şöyle; tamam, sanatla yığınları dürtelim ama o yığınların büyük kısmı bağnaz düşünceye meyilli, o halde bu iş nasıl olacak, diye sorguluyor. Orada da Çevirmenin devreye girip, Gezi’ye de bir sürü bağnaz kişinin karşı çıkmasına rağmen, milyonlarca gencin, kadının da doğaya, kente, özgürlüğe sahip çıkmasını hatırlatmasını görüyoruz.

Yani toplumun sorunlu tarafına bakıp yılgınlığa kapılabilir veya hayatının ipini eline alan cesur insanların tarafına bakıp umut taşıyabiliriz. Nereye baktığımız bu açıdan çok önemli. Bendeniz’de Joyce ile Çevirmenin tarafı umuttan yana.

JOYCE VE SOSYALİZM!

- Joyce’un sanatçının halk ile teması ve sanatın gerçekle araya mesafe koymamasına ilişkin tavrı da önemli kuşkusuz. Özellikle Dublinliler’i yazma sürecinde Joyce’un sosyalizmle ilişkisi, temasına ilişkin sonra tam da o bağlamda sizin ve okurlarının içindeki, içimizdeki İrlandalıyı harekete geçirişine ilişkin düşüncelerinizi burada da dile getirir misiniz?

Joyce, beni ille de bir siyasi fikre dahil edecekseniz, bu sosyalizm olurdu, diyor ama bunu dile getirirken bile temkinli. Çünkü aslında hiçbir ideolojik kalıpla kendisini sınırlamak istemiyor. Bunu, kendisi hazır İstanbul’a gelmişken, bize çok şey ifade eden “İçimizdeki İrlandalı” tanımıyla açıklamaya çalışayım.

Mustafa Denizli’nin bir futbol maçının ardından dile getirdiği bu söz daha çok ihaneti vurgular. Oysa önemli olan Mustafa Denizli’nin itirazı, kokuşmuş düzene başkaldırısıdır. İşte Joyce’un siyasetle ilişkisi de bu yönde. Biat etmek, baş eğmek, kabuğuna çekilmek yerine gerektiğinde itiraz etmeliyiz. Gerektiğinde İrlandalı olmalıyız. Ancak o zaman sosyal eşitsizliğe ve baskıya karşı direnç sergileyebiliriz.

‘DİN İLE MESAFELİ AMA ATEİST DEĞİL’

- Ya din? Din ile ilişkisinde, derdinde hangi duygular baskındır? Dublinliler’deki rahip gibi; dinin ve toplumun felç halini yorumladığı anlar yapıtlarında nasıl vücuda gelmiştir?

“Çoklu benliğin ideal örneği” olarak nitelenen Bloom ile getirilen yorum ve dine eleştirelliğinde Bloom ile getirdiği denge nasıl yorumlanabilir?

Okul yıllarını Cizvit eğitimiyle geçiren, koyu Katolik İrlanda toplumunda yetişen Joyce, bir yaştan sonra dinle arasına mesafe koyuyor ve dini kurumları kıyasıya eleştiriyor. Ama birçok okurun sandığının aksine ateist değil. Hatta ateist olan kardeşi Stanislaus ile bu konuda sık sık tartışıyorlar.

Joyce’un derdi, iktidar alanına dönüşen papalıkla, saçma gördüğü kilise ritüelleriyle ve bu kurumların kendilerini sorgulanamaz göstermesiyle. Şu sözünü çok değerli bulurum; Papa keşke samimi bir Hıristiyan olsaydı, der. O kadar çok şey anlatan bir cümle ki. Yani din, ancak ve ancak kişisel inançla ilgili bir alandır ve dini kurumlar, samimiyetlerini ispatlamak zorundadır. Açlığın kol gezdiği bir dünyada, din adına şaşaa yaşayan, toplumu zihinsel felce sürükleyen kurumlarla hiç işi yok ama yaratıcı fikirle de ters düşmüyor.

- Joyce’un yaşadığı şehirler; Dublin, Trieste, Paris. Zürih... Bu kentlerde çağın hangi sancılı aralıklarında yaşamış James Joyce?

Dublin’deki ilk gençliği, bağımsızlık öncesi karmaşık döneme denk gelir. Trieste günleri 1. Dünya Savaşının ayak sesleriyle geçiyor. Zürih, her iki dünya savaşında da güvenli liman. Paris ise asıl üretim sürecini yaşadığı kent. Böyle bakıldığında, tüm o gergin zamanların Joyce’u beslediğini düşünebiliriz. Velhasıl oldukça zorlu bir hayatı var esasen. Bu kentlere şimdi bir de İstanbul eklendi.

‘METİNLERİNDE KADIN ÖN PLANDADIR’

- Romantik Joyce’u da sormalı. Nora’dan Latife’ye “Ah kadınlar. Ne onlarla ne onlarsız” duygusunu baki kılarak kadınlarına hep iç çekerek dikkat kesiliyor...

Joyce metinlerinde kadın çok ön plandadır. Eserlerin yazıldığı dönemi düşünürsek, bu daha da önemli hale geliyor. Dublinliler bir kadının, en yakınındaki eşi tarafından anlaşılmaması üzerine sonlanır. Portre’de Dedalus, sanat imgesine bir kadın üzerinden ulaşır. Ulysses boyunca iki adamın sözü edilir ama çok değerli sonsözü, hiç eğip bükmeden Molly, yani kadın dile getirir. Finnegan’ın özü hayat kaynağı kadın yani Anna Livia Plurabella’dır.

Ben bu bağlamda Joyce’un, baskın eril düşünceye, erkek iktidarı fikrine karşı kadın merkezli düşünceyi öncü kılmasını çok değerli buluyorum. Hem de yüz yıl önce.

Bendeniz’de de Joyce, pek de konduramadığı Latife’nin sade ama sağlam görüşü karşısında sus pus olur, en büyük dertlerinden birisi onu gereğince anlayamamaktır.

‘JOYCE, HER METNİ AŞILACAK ESER OLARAK GÖRÜR’

- Joyce’un Shakespeare yapıtlarına, metinlerine bakışındaki temkinli saygıyı nasıl yorumluyorsunuz?

Joyce, her metni aşılacak eserler olarak görüyor. O nedenle Shakspeare veya başka yazarlar üzerinde yaratılmış uzman kültünden rahatsız. Belki işin içine biraz Britanya-İrlanda meselesi de giriyordur ama Joyce aynı tutumu kendi eserlerine karşı da sergileyecek kadar net ve dürüst bu konuda. Finnegan’da düpedüz Ulysses ve Portre ile eğlenir. Yani bize, oku anla ve saygı duy ama hiçbir eseri veya yazarı puta dönüştürme diyor.

- Çeviride hangi yöntemi kullanıyorsunuz? Sadece ben değil romanda Joyce da soruyor bunu çevirmene?

Romanda bu soruya verilen yanıtı aslında, Finnegan’ın Hollandalı çevirmeninden emanet almışımdır. İşi biraz da dalgaya vurarak 29 farklı yöntemden bahseder Eric. Benim yöntemime gelince ki şimdi “yöntem” dediğimde biraz gerildim, yani yok öyle yöntem falan. Akademik açıdan vardır da bende yok. Joyce Türkçe bilse bunu nasıl yazardı diye düşünüp sonra çeviriyorum. İlle de adı konacak veya tanımı yapılacaksa, yöntemim böyle bir şey sanırım.

- Romanın çizimlerinden de bahseder misiniz?

Kapak resmini ve iç sayfalarda, Joyce’un İstanbul’da dolaştığı sokakları gösteren haritaları eşim Ayşegül Sevimay çizdi. Eline sağlık. Çünkü evet, Joyce o sokaklarda gerçekten dolandı. Ayağına sağlık. Oturdu çay içti, boğazı seyretti. Resimlerde de görüldüğü üzere bizzat şahidiz.

- Yeni tasarılarınızı sorarak bitirelim söyleşimizi?

Bir öykü dosyasını tamam edip, Joyce’tan sonra öyküyle de vedalaştım. Yeni roman için de ufak ufak okumalar yapıyorum. Şimdilik şu kadarını söyleyeyim; tarihte ve güneyde bir yerlerde geçiyor. Belki de kuzeydedir, bilmiyorum.

Benden’iz James Joyce / Fuat Sevimay / İthaki Yayınları / 512 s. / 2020.