Karşılıksız ilişkiler

Yazarın, okurdan bir farkı da' karşılıksız ilişki'lerde derinleşme gizilgücünden kaynaklanıyor bana kalırsa. Kaç okur, Papağan'ı yazan Julian Barnes kadar sokulabilir Flaubert'e? İş, ürün kotarma süreci koyulaştırıyor yakınlığı, zaman ve emek yatırımını arttırıyor.

20 Mayıs 2010 Perşembe, 06:36
Abone Ol google-news

'Karşılıksız ilişki' derken, yalınkat, düz bir tanımdan hareket ediyorum. Halil Şerif Paşa, ben doğmadan 80 yıl önce ölmüş, ilgime yanıt veremez, dahası (en kötüsü) bundan haberi olamaz-yaşarken, böylesi bir gelecek ilişkisini öngöremezdi ayrıca. İz bırakanlar bir dereceye kadar umabilirler bu sonucu, en azından dilek tutabilirler ilerisi için. Ama nerede, ne zaman, kimlerle yolları kesişir izlerinin, kestiremezler(di). Bruno Taut, sözgelimi: Şu aralar benim taktığım gibi birilerinin, burada, kendisine odaklanabileceğini aklından geçirebilir miydi?

'Karşılıksız ilişki'de, karşınızdakinden hiçbir beklentiniz olmaması, olamayacak olması, belirleyici etmenlerin başında sıralanıyor. Halil ya da Bruno: Bana teşekkür edemez, borçlanamaz, içerleyemez, yanıt veremez. Üçüncü kişiler karşısında sorumluluktan azâde değilsinizdir şüphesiz; bir tarihçi ya da mimar, yanlışınızı düzeltebilir, yorumunuza diklenebilir, başka: Kendisi, davranamayacaktır.

İster istemez, sırası geliyor garip düşüncelerin, 'karşılıksız ilişki'nin ilerleyen bir aşamasında. 'Yaşasaydı, nasıl karşılardı yazdıklarımı, söylediklerimi?' sorusunun ağına takılmamak elde mi? Her örnekte değil, bazılarında ileri gittiği olur tekinsiz fikirlerin: Öylesine yaklaşmış, yakınlaşmışsınızdır ki karşınızda olamayacak karşınızdakine, tehlikeli sınırları aşma eğilimi başgösterebilir.

Geçenlerde, Halil Şerif Paşa'nın daha önce karşılaşmadığım bir fotoğrafına rastladım. Hep yaptığım gibi uzun uzun baktım, devinmekten aciz görüntüye. On üç yıl olmuş, 'karşılıksız ilişki'm başlayalı onunla. Adım adım sokulduydum loş labirentine. İlerleyebildiğim kadar ilerledim içeride, yolları denedim, duvara dayandığımda gerisin geri döndüm. Elma'nın Fransızcaya, Rumenceye, Arnavutçaya çevrilmesi, devamının gelecek gibi olması Halil bey adına da keyiflendiriyor beni; 'karşılıksız ilişki'lerin çevresini genişletiyor.

Bir fotoğraf yanlışlığını düzeltmek için harekete geçip nerelere vardım o serüvende. En son, Tunus'tan aldığım mektup, Nazlı hanımın biyografisini yazmaya niyetlenmiş yaşlı kadın yazar, suya saldığım şişenin olmadık kıyılara vurduğunu gösterdi bana.

Kaleme tılsım payı yükleyen girişimler diye de bakılabilir 'karşılıksız ilişki'lere. Yazın adamı gelip dokunduğunda, Figür, yeni bir yaşam alanına geçiyor. Halil beyi farklı bir bağlama taşıdığım tartışılmaz. Bruno Taut projemi gerçekleştirebilirsem, mimarların dünyasının dışına bir noktaya taşınmasına katkım olacak o adamın.

Hayaletlerin gerçeklik kazanma hikâyeleri bunlar.

Elden ele, gözden göze, bellekten belleğe dolaşsınlar diyedir.

Godard için Not

Godard, bir bakıma tournesol kâğıdı. İnsanları ikiye ayıran bir temel özelliği olduğunu düşünüyorum. Sinemaseverleri demek daha doğru olur aslında. Sinemayı kendisi için, anlattıkları için değil, sevenlerin yönetmenleri böyle: Filmlerinin ortasında sinematografi üzerinde düşünmeden yapamıyorlar. Alphaville, özünde, bir üst-film. Öykü sinemasının bir ürünü olsaymış, kırk beş yıl içinde dehşet eskirmiş; özellikle de bilimkurgusal, politik kurgusal içeriğiyle. Üst-film olarak düşünülüp gerçekleştirilmesi hiç eskimemesine yol açmış geçen süre içinde. Tersine, yapıldığı yıldan daha da yeni bugün. Çünkü, o yıllardaki kadar düşünmüyor sinemacılar, sinema üzerinde; tecim çarklarına teslim olmuş çoğu. Bir altın dönemin ürünü Alphaville: 1955-65 parantezinin. Büyük filimler çatıldı o yıllarda, bir daha öyle bir çıkış göremedik.

Olağandışı bir semiyolojik bindirme egemen Alphaville'e. Işıklar, neonlu yön göstergeleri, kayıt düzenekleri, enfes bir travelling arrière, üst üste merdiven helezonları, hepsine eşlik eden sentatikleştirilmiş bir yan-söylev. Bir kavram: Conscience - bilinç ve vicdan. Bir cümle: Sizi seviyorum.

Totaliter topluma sille.

007 filmlerini, gizli servisleri ti'ye almanın bu kadarı olur artık. Eddie Constantine gibi ikinci sınıf bir taşra dedektifiyle her şeyi tersyüz etmeye kadir olduğunu göstermeyi savsaklamıyor Godard.