'Kasımpaşalı Oedipus' ve bir Freud masalındaki ülke

"Klan", "Zamanın Unutkan Koynunda" ve "Kayıp Gergedanlar" romanlarıyla tanıdığımız Cem Kalender'in yeni romanı "Kasımpaşalı Oedipus" raflarda. Kalender yeni romanında, alegorik üslubuyla bildiğimiz, yaşadığımız, üzerine hâlâ konuşup tartıştığımız yakın geçmiş ve günümüz üzerine bir hikâye anlatıyor. Bu hikâyeyi ise Antik Çağ'ın yüreğinden söküp önümüze getiriyor.

18 Mart 2015 Çarşamba, 14:17
Abone Ol google-news

Cem Kalender'in yeni romanı: "Kasımpaşalı Oedipus"

Bir Freud masalındaki ülke

Sigmund Freud'un psikoseksüel gelişim kuramında önemli yer tutan kavramlardan biri olan Oedipius kompleksi için genel çerçevede; çocukların, hemcins ebeveynlerinin rollerine karşı hissetiği sahip olma arzusunun adı diyebiliriz. Bugün hâlâ tartışılan ve farklı okumalarla, farklı yorumları ortaya çıkan bu kavram için Arjantinli psikiyatrist Nasio, Psikanalizin Yedi Temel Kavramı adlı çalışmasında şöyle bir çıkma yapıyor: "Penisin evrenselliğine inanç her bir cinsiyet için Oeidipus karmaşasının oluşumuna zorunlu bir önkoşuldur." 

Nasio'nun, Freud'un ortaya attığı kavram üzerine yaptığı bu minik çıkma, aslında birçok zengin okumaya gebe. Ünlü psikiyatristin bu tespitini pek çok yan anlamla besleyebileceğimiz gibi, doğrudan "penis" simgesinin çağrışımları üzerinden, "güç" odaklı alımlamak da mümkün.

Nasio'nun bu küçük notu rehberliğinde, gücün evrenselliğini de geçer akçe sayarak, Freud'un bu kavramı üzerinden bir siyaset okuması yapılabilir mi peki? Okumayı da bir yana koyarak, siyaset ve siyasetin temel malzemesi olan insan odaklı bir hikâye anlatılabilir mi? Üstelik bunu yaparken göndermelerle yüklü bir dile ve üzerine kurduğunuz bir metne sahip olabilir misiniz?

Edebiyatın, bize verdiği sonsuz hayalgücü yetkisi sayesinde elbette evet.

Ancak bunun tehlikeli bir süreç olacağını da baştan kabullenmeli. Gücün, neye karşı ve nasıl kullanıldığının sorgulandığı her verimde olduğu gibi bu da birilerine "illa ki" dokunacak, rahatsız edecek. Etsin, sorun o değil. Sorun: Yapılan işin, sadece "rahatsız etmek" amaçlı yapılıp yapılmadığı ve bunu yaparken edebiyattan taviz verilip verilmediği. Tüm bunlar edebiyat derdiyle yapılıyorsa eğer ortaya sağlam bir şeylerin çıkacağı süphesiz. Tersinin doğuracaklarını ise tahmin etmek güç olmasa gerek.

YAŞADIĞIMIZ DÖNEME GÖRE CESUR BİR ÇIKIŞ

Yukarıdaki cümlelerin kurulmasına sebep; Klan, Zamanın Unutkan Koynunda ve Kayıp Gergedanlar romanlarıyla tanıdığımız Cem Kalender'in yeni romanı: Kasımpaşalı Oedipus. Kalender, yeni romanında, alegorik üslubuyla bildiğimiz, yaşadığımız, üzerine hâlâ konuşup tartıştığımız yakın geçmiş ve günümüz üzerine bir hikâye anlatıyor bize. Bu hikâyeyi ise Antik Çağ'ın yüreğinden söküp önümüze getiriyor. Cem Kalender'in anlattağı hikâye için çok şey söylenebilir ancak Kasımpaşalı Oedipus'un temel meselesi güç. İnsanların elde edecekleri güç için yapabilecekleri, sonrasında da elde ettikleri bu gücü korumak adına hiçbir şeyi ardına koymadıklarını ortaya dökmek istiyor yazar.
"Güçlü ama zalim baba"dan kurtulmak için "daha güçlü ve daha zalim bir baba"ya ihtiyacımız yok. Ya da güçlüden daha da güçlüsüne... Yazar, ihtiyacımız olan şeyin belki biraz anlayış iplerini kuyuya salmak gerekliliği olduğunu vurguluyor. Cem Kalender'in romanının fikir temelini de büyük oranda bu oluşturuyor.

Romanda anlatılan olaylar, her ne kadar romanın adından da anlaşılabileceği gibi "bağzı" gerçekleri imlese de konuyu biraz daha geniş çerçevede görmekte yarar var çünkü diğer türlüsü, Kalender'in bu romanıyla yaptığını yerel izlekler hapishanesine kapatmak anlamına gelir.

Kalender'in romanda anlattıkları insanlık tarihinin kara yazgısı aslında. Alegori oltasına taktıkları "bizim büyük çaresizliğimiz" sadece. Basit simgeler eşliğinde, "Yazar kahramanlarıyla şunları, şunları işaret ediyor!" şeklinde de yorumlanabilir elbette Kasımpaşalı Oedipus ama bu, yetersiz bir okumadan başkasını vermez elimize. Oysa Cem Kalender, yaşadığımız döneme göre cesur bir çıkış yapıyor ve bu cesur çıkş, basit simgelerle yazılana bakmaktan daha fazlasını hak ediyor. İşte tam da bu nedenle romanı, "günümüz siyasi ortamının genel bir yergisi" bakışından çok daha farklı izleklerle okumamız gerekiyor. Bu okumanın temelinin de "insan odaklı" kurulması...

"DİL HOMEROS'TAN EMANET ALINDI"

Romanın konusundan bahsedildiğinde de böyle bir okumanın gerekli olduğu kendiliğinden beliriyor zaten. Kısaca bahsedecek olursak; ilkin yine küçük bir kelime oyunuyla romanın "Parvasya" adındaki hayali bir ülkede geçtiğini söylemek gerekiyor. Hikâye de bu görkemli ülkenin kralı Galius'un yaşadıklarıyla açılıyor.

Galius, tanrının da verdiği güçle halkını diriltir, onları Akhaların saldırıları karşısında birleştirir ve büyük bir zafer kazanır ancak her savaşta olduğu gibi olay savaşmakla bitmez. Ardında kalkınma gelir ve Galius bu gerçek savaştan da galip çıkar. Parvasya üzerinde yaşamından memnun olmayan, aç ve açıkta olan hiç kimse kalmaz. Bir diğer yandan dost bildiği düşmanları da vardır Galius'un. Bunların başını da yakın adamı Toria çeker. Krallığı kendisinin hak ettiğini düşünmektedir Toria ve Galius'un yanından kaçıp kendi halkını örgütleyerek krala karşı isyan bayrağını açar ama kazanamaz. Böylelikle de Toria'nın güzeller güzeli karısı artık Galius'un hizmetine girer. İşte hikâyenin bu noktasından sonra efsanelerin yörüngesine gireriz biz de. Oedipus, kaderine yazıldığı gibi, savaşta, öz babası olduğunu bilmediği Galius'u öldürür ve tahtına oturur. Oturur oturmasına da istediği saygınlığa ve "kendi yarattığı" halkından başkasının sevgisine nail olamaz. Güçlendikçe bu sevgiye zorla sahip olacağını zanneder. O nedenle güçlendikçe güçlenir ama elde ettiği gücü de yeterli bulmaz hiçbir zaman. Halk da artık patlama noktasına gelir.

Bu da bizi günümüz seyrine uzatır işte.

Romanın hikâyesi ana hatlarıyla böyle gelişiyor. Olayları bu kadar açık anlatmamın nedeni ise Cem Kalender'in bu romanından bahsederken "ipucu vermemek" gibi bir derdin olacağını sanmamam çünkü sonuna gelmek için okunacak kitaplardan değil Kasımpaşalı Oedipus. Başıyla sonuyla aslında bildiğimiz bir hikâye anlatıyor bize yazar. Bu noktada da neyin değil nasıl anlatıldığının önemi ortaya çıkıyor.

Yazara kulak verdiğimizde şöyle diyor bunun için: "Roman yazılırken dil Homeros'tan emanet alındı. Sonra Sofokles'ten Kral Oedipus istendi. Doğuya geçip Firdevsi'nin zengin mi zengin sofrasına misafir olundu. Ardından ta Sümerler'e gidildi; karanlık ile aydınlığın bir ustıra ağzı olduğu yere. Elbette kutsal metinlere de selam vermeden geçilmedi. Eski Ahit, Yeni Ahit ve Kuran'dan alıntılarla metin zenginleşti. Elbette yirminci yüzyılın en büyük ozanları anılmadan edilmedi. Nâzım Hikmet'in, Ahmed Arif'in Edip Cansever'in bir kırbaç gibi kullandığı dil ile yoğruldu bu metin."

Gerçekten de baktığımızda, Kasımpaşalı Oedipius'un kimliğini bulması, göndermelerle yüklü diliyle birlikte aynı eşkikte oturuyor. Bu göndermeler ise sadece bir büyük kültür harmanından doğmuyor. Daha birkaç zaman öncesinin gazete manşetleri, televizyon haberleri, siyasi demeçler ve bir takım gündem olmuş konular da bu dile katkı sağlıyor. Bu durum da metnin güne bakan yanının biraz daha öne çıkmasına neden oluyor.

[email protected]

Kasımpaşalı Oedipus/ Cem Kalender/ Alakarga Yayınları/ 170 s.