Kılıçdaroğlu Cumhuriyet'e yazdı: Atatürk’ün sözleri Nâzım’ın dizelerinde

Büyük Şair Attilâ İlhan, bazı şiirleri hakkında okuruna “Meraklısı İçin Notlar” bırakmıştır.

29 Ağustos 2019 Perşembe, 20:25
Abone Ol google-news

 

Ben, Attilâ İlhan’ın okuruna iyi gelen bu yönteminden ilhamla, “Meraklısı İçin Not”u yazımın başına koyuyorum. Bu yazı, bir edebiyat tarihi incelemesi değildir, bu yazı Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’ne ilişkin bir yazı da değildir.

Bu yazı sadece ve sadece, genel başkanlığını yaptığım Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk ile Nâzım Hikmet arasındaki ilişkiye dair, haddini aşmamaya çalışan, son derece kişisel bir değerlendirmeyi, bu değerlendirmeye bağlı olarak da Nâzım Hikmet’in dizeleriyle ilgili mütevazı bir tezi içermektedir.

Dolayısıyla, yazımın özellikle edebiyat tarihçilerimiz açısından bir hükmünün olmayabileceğini saygıyla kabul ediyor ve daha önce işlenmiş bir konuyu içeriyor olması halinde, siz okurlardan içtenlikle özür diliyorum. Ancak biliyorum ki bazı sözler yeniden ve yeniden söylenmek için, yeniden ve yeniden keşfedilmek için de vardır.


Cumhuriyetimizin ve partimin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün varlığını her zaman omuz başımda hissediyorum, aldığım her kararı bir iç sesle kendisiyle de tartışıyorum. Genel merkez binamızdaki odamı da Atatürk’ten bize emanet kalan bir makam olarak kabul ediyorum.
Odamın girişinde bir yağlıboya tablo bulunuyor. Tablo, Nâzım Hikmet’in imzasını taşıyor; tuvale yansıyan suret ise “Kartallı Kazım” olarak bilinen İbrahim Göleber’e ait. Nâzım Hikmet, koğuş arkadaşı Kartallı Kazım’ın portresini Bursa Hapishanesi’ndeki mahpusluğu sırasında yapmış.
Köylerde teşkilat kurup, Kuvayi Milliyecileri satan tercüman Mansur’u, mehtaplı bir gecede vurdu Kartallı Kazım. Böyle bir adamı öldürüp, yıllarca sonra mehtaba baktığı vakit üzüntü çekecek kadar da namuslu bir yüreği vardı. Nâzım Hikmet’in dizeleriyle devam etmek gerekirse “...kavga bittiği zaman/ ne çiftlik sahibi oldu, ne apartman/ kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı/ kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan...” kalacak kadar namuslu bir yürek.
Konuklarımı, Kartallı Kazım’ın bakışlarının altında karşılıyorum ve uğurluyorum. Onun namuslu yüreğine teslim oldum. Ben onun şahitliğinde doğru duruyorum, eğrinin belasını bulacağına inanıyorum.(1)
Peki, nedir bana bu satırları yazdıran?
Ulu Önder Atatürk’ün, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basarak başlattığı “Milli Mücadele”mizin 100. yılındayız. Önümüzdeki dört yıl boyunca da yeni 100. yıllar kutlayacağız; 2023’te Cumhuriyetimizin 100. yılına ulaşacağız. Bu satırları bana yazdıran 100. yılların coşkusu olsa gerek. Başlayalım...

I. EKSİKSİZ BİR ÖVGÜ VE HÜRMETLE 

Atatürk, uzun bir mücadelenin sonunda Anadolu’yu düşmanlardan kurtarmış olmaktan mesut, İzmir Denizi’ni karşıdan gören bir mekânda, Akşam Gazetesi’nin yazarı Falih Rıfkı Atay’a “Zafer Menkıbelerini” anlatmaktadır, tarih 21 Eylül 1922. 

Söyleşinin bir yerinde, şöyle diyor Atatürk: “...Yunanlılar yalnız maktul (öldürülmüş) olarak yüz bin neferden fazla zayiata uğramışlardır. Bugün yüz binden pek çok fazla Yunanistan çocuğu, Venizelos’un hatalarını ödemek için Garbi Anadolu’nun topraklarının altında yatıyor...”
Yazının bu noktasında, Atatürk’ün, yaşamını kaybetmiş “...yüz binden fazla Yunanistan çocuğu” için yaptığı değerlendirmeyi “Birinci Bab” olarak kabul edelim, Nâzım Hikmet’ten esinlenerek.
Atatürk, kısa bir süre sonra Ankara’ya döner ve 4 Ekim 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne çıkar. Yaptığı konuşmanın, Meclis zabıtlarına geçen başlığı, “Başkumandan Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin son harbin tafsilâtına dair beyanatı” şeklindedir.
23 Nisan 1920’de bizzat kendi iradesiyle açılan, TBMM kürsüsüne “Umumi sürekli alkışlar arasında” gelen Atatürk’ün ilk cümlesi: “Arkadaşlar, kalbimde derin bir tahassür (hasret) doğuran ayrılıktan sonra, tekrar size mülâki olduğumdan (kavuştuğumdan) dolayı pek mesudum.”
Bir başkomutan düşünün ki, aylar sonra döndüğü TBMM’deki konuşmasının ilk cümlesinde, Milli Mücadeleyi birlikte verdiği milletvekili arkadaşlarına duyduğu özlemi ifade ediyor. Bu özlem sadece arkadaşlarına verdiği değerden kaynaklanmıyor, aynı zamanda Mustafa Kemal’in, Gazi Meclis’e atfettiği öneme ilişkin de eşsiz bir anlam taşıyor.

Kürsüde, zaferin kahramanı var ancak zaferi tek başına sahiplenmeyecek kadar mütevazı bir kahraman; kendisine atfettiği tanım şöyle: “...Meclisimizin civanmert ve kahraman ordularının başında, bir asker sadakat ve itaatiyle emirlerinizi yerine getirmiş olduğumdan dolayı, bir insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet içindeyim. (Sürekli alkışlar) Kalbim bu sevinçle dolu olarak, pek aziz ve muhterem arkadaşlarımı, bütün dünyaya karşı temsil eyledikleri hürriyet ve istiklâl fikrinin zaferinden dolayı tebrik ediyorum. (Sürekli alkışlar)”

TBMM’nin emrinde bir asker; görevini yerine getirmiş olmaktan, insan kalbinin nadiren duyabileceği bir memnuniyet hali... Tebrik edilen, edilmek istenen değil, tebrik eden bir lider... “Ben” demeyen ve hatta “Biz” bile demeyen, “Siz başardınız ve ben sizin emrinizdeydim” diyen bir dâhi...
Atatürk, sık sık alkışlarla kesilen konuşmasının, Büyük Taarruz’un başlangıç anını anlattığı bölümüne geldiğinde şu vurguyu yapma ihtiyacı hisseder, “...Kemal-i takdirat ve hürmetle buradan zikretmek isterim ki...” Atatürk, Büyük Taarruz’u başlatan topçularımız için yapmaktadır bu vurguyu: “...Eksiksiz bir övgü ve hürmetle buradan zikretmek isterim ki...” der ve şöyle devam eder:
“...Topçularımızın o gün göstermiş olduğu maharet ve vukuf, bütün dünya topçuları için misal olacak mahiyette idi. (Sürekli alkışlar) Hayat-ı askeriyemde bu kadar mükemmel bir topçu ve bu kadar mükemmel idare edilmiş bir topçu ateşi nadiren gördüm...”

Atatürk’ün topçularımıza dair övgüsünü içeren bu bölümü “İkinci Bab” kabul edelim; savaşın safhalarını anlatmaya devam ediyor ve konuşmasının sonuna geliyor.

Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey’in “Halkçı Fatih” olarak nitelendirdiği Atatürk, “Şiddetli Alkışlar” eşliğinde bitirdiği konuşmasının son bölümünde şunları söylüyor:

“...Arkadaşlar, bu Anadolu zaferi tarih arasında, bir millet tarafından tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kadir ve ne muhyi (hayat veren) bir kuvvet olduğunun en güzel misali olarak, kalacaktır. (Şiddetli alkışlar) Önümüze dikilen bütün engelleri birer birer yıkıp aştıktan sonra, bugün artık Misakı Millinin çizdiği hudutlar dâhilinde, mesut, müreffeh ve hür yaşamak için, her ne lazımsa, bunların hepsini istihsal edeceğiz. (Alkışlar)

TUNALI HİLMİ B. (Bolu) - Yaşa Halkçı Fâtih!

GAZİ MUSTAFA KEMAL PAŞA HAZRETLERİ (Devamla) - Düşman elleriyle viran olmuş ve milletimiz tarafından her köşesini kurtarmak için seve seve can verilmiş ve çocuklarımızın kanı ile sulanmış olan yurdumuzun ufkunda artık sulhun tatlı güneşi gecikmeyecektir... (İnşallah sadaları)
Bu bölüm, yazımızda “Üçüncü Bab” olsun.

II. ÖYLE ŞÖHRETLİ İŞLER YAPMAK İSTİYORDU Kİ...

Öğretim Görevlisi Erkan Irmak, “Kayıp Destan’ın İzinde- Kuvayi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji” adıyla İletişim Yayınları tarafından basılan yüksek lisans tezi, Nâzım Hikmet’in her iki destanına son derece kapsamlı ve özgün bir bakış getiriyor.

Benim de yazıma kaynak olarak kullandığım çalışmadan şu satırları aktarmak istiyorum: “...Metnin sonuna Nâzım Hikmet tarafından düşülen imzada, Kuvayi Milliye’nin ‘939 İstanbul Tevkifhanesi, 940 Çankırı Hapishanesi, 941 Bursa Hapishanesi’nde kaleme alındığı’ yazmaktadır. Ne var ki, Kuvayi Milliye’nin omurgası bu tarihlerde yazılmış olsa da metinde yer alan dizelerin oluşturulması 1938 ila 1950 arasındaki bir zaman dilimini kapsar.”

Yaklaşık 12 yıla yayılan ve neredeyse tamamı hapishanede gerçekleşen yazım sürecinin sonunda, 9 Ağustos 1950’de Nâzım Hikmet, destan dosyasını 3 bin 500 lira karşılığında İnkılap Kitapevi sahibi Garbis Fikri’ye teslim eder.

Nâzım’ın Kuvayi Milliye Destanı’nı hangi gerekçelerle yazmış olabileceğine dair değerlendirmeleri de içeren Sayın Irmak’ın çalışmasını, Nâzım Hikmet’i seven, anlamak isteyen herkesin, okuması gereken bir çalışma olarak gördüğümü belirterek yeni bir alıntı yapmak istiyorum.
Alıntıladığım bölüm öncesinde ilgili bölümleri yorumlarıyla birlikte aktaran Sayın Irmak, “...Kuvayi Milliye’nin birinci kaynağı, Atatürk’ün yazdığı ve ülkenin döneme ilişkin resmi tarih anlayışını şekillendiren Nutuk’tur ve Nutuk’un etkisi metnin tümüne yayılmış durumdadır...” diyor.
Ben Sayın Irmak’ın bu değerlendirmesine ek olarak, Nâzım Hikmet’in sadece Nutuk’tan değil, aynı zamanda Atatürk’ün burada alıntıladığım iki ayrı konuşmasından da doğrudan esinlenmiş olabileceğini düşünüyorum. Nâzım’ın, mahpusluğunu da kapsayan onlarca yıllık siyasi ve edebi mücadelesinde, birincil elden kaynakları hangi titizlikle ve ilhamla ele aldığını keşfediyorum. Bir bakıma, gerekçesi ne olursa olsun, okurları ve edebiyat tarihçileri tarafından sonraki yıllarda nasıl anlamlandırılmış olursa olsun bu dizeler bana, Nâzım Hikmet’in kendisini büyük bir şair yapan becerisini de gösteriyor.

Israrla vurguladığım gibi yeni bir söz söylemiyor olabilirim ve fakat Sayın Irmak’ın çalışmasıyla, Aylık Edebiyat Dergisi Hece’nin 2007 yılında yayımladığı “Nâzım Hikmet Özel Sayısı” dosyasını birlikte okuduğumda, yazımın yeni bir bakış açısını barındırdığını vurgulayabilirim.
Atatürk, Falih Rıfkı Atay’a “...Yunanlılar yalnız maktul olarak yüz bin neferden fazla zayiata uğramışlardır. Bugün yüz binden pek çok fazla Yunanistan çocuğu, Venizelos‘un hatalarını ödemek için Garbi Anadolu‘nun topraklarının altında yatıyor...” dediğini aktarmıştım.

Bu sözlerin karşılığını Nâzım Hikmet’in dizelerinde bulduğumu düşünüyorum:

“...Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak’ın ayağı/Nureddin dedi ki: Teselyalı Çoban Mihail,/ Nureddin dedi ki:

Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni...”

Venizelos’un hatalarını ödemek için Batı Anadolu’nun topraklarının altında yatan yüz binden fazla Yunanistan çocuğundan birinin “Teselyalı Çoban Mihail” olduğunu kabul etmek mümkün değil midir, bence mümkündür...

Atatürk’ün 4 Ekim 1922 tarihli TBMM konuşmasından devam edelim, “İkinci Bab” olarak adlandırdığım alıntının kısa bir bölümünü yeniden aktarmak istiyorum:
“...Topçularımızın o gün göstermiş olduğu maharet ve vukuf, bütün dünya topçuları için misal olacak mahiyette idi...”

Destanda ise şu dizeler mevcut:

“...Topçu evvel mülazımı Hasan’ın yaşı yirmi birdi/Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa/ Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa/Şimdi bir hamlede o kadar büyük/ Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü/ ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını/ ağlanacak kadar küçük buluyordu...”

Atatürk’ün “Bütün dünya topçuları için misal olacak mahiyette bir iş” başarmış olan askerlerinden biri, neden Nâzım’ın dizelerinde “Bir hamlede büyük ve şöhretli işler yapmak isteyen” Topçu Evvel Mülazım Hasan’a dönüşmüş olmasın. Bence öyledir ve böyle olmasını düşlemenin bir mahsuru olduğunu da düşünmüyorum.

Atatürk’ün sözlerinin ve Nâzım Hikmet’in dizelerinin bilincimdeki buluşmasına ilişkin üçüncü örnekle bitirebiliriz. Atatürk, ülkesini düşmanlardan kurtarmış ve kurtardığı anda savaş düşüncesini geride bırakmış, bilinci Anadolu’nun cumhuriyetle taçlandırılmış yepyeni geleceğinin planlamasını yaparken ağızından dökülenleri anımsayalım:

“...Artık Misakı Millinin çizdiği hudutlar dâhilinde, mesut, müreffeh ve hür yaşamak için, her ne lazımsa, bunların hepsini istihsal edeceğiz... Yurdumuzun ufkunda artık sulhun tatlı güneşi gecikmeyecektir...” Tüm mücadeleni “Mutlu, rahat ve hür yaşamak için” verildiğini ve “Barışın tatlı güneşinin” yakın olduğunu müjdeliyor.

Nâzım Hikmet destanında, Ali Onbaşı’nın ağzından şunları söylemişti:

“...Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın/ yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim/ Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim...”
Atatürk’ün “Mutlu, rahat ve hür yaşamak” ve “Barışın tatlı güneşi” ifadeleri, Nâzım’ın davetiyle birlikte düşünüldüğünde “...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim...” dizelerinin öncüsü olamaz mı? Tekrara düşeyim, bence olur...

Uzatmadan...

Bu satırlar, Atatürk’ün konuşmalarının Nâzım Hikmet’in dizelerinde bulduğum karşılıklarına dair, kişisel bir iç döküştür. Bir siyasetçinin, ülkesinin ve partisinin kurucu lideri Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ile ülkesinin mağdur edilmiş bir şairi arasında kurduğu samimi bir köprüdür. Dolayısıyla yazımı, içinden geçtiğimiz 100. yıllarda, yakın tarihimize “...Böyle de bakmak mümkündür” çabası olarak değerlendirin.
Son söz Ece Ayhan’ın... Ece Ayhan, “...Nâzım Hikmet olayı Türklerin gündeminde her zaman zor bir soru olarak kalacaktır. (Sorun, değil, soru olarak) Evet, Nâzım Hikmet olayı yeri geldiğinde bulunduğu konumdan konuşmamasını da bilen ve vicdanı olan hemen herkes için gerçekten de el yakan bir sorudur” der. El yakan tüm sorularımıza, vicdanlı yanıtlar bulmak umuduyla. 100. yıllarımız kutlu olsun...

(1) 1941 yılında Nâzım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde tutuklu bulunduğu sırada yaptığı “Kartallı Kazım” portresi, 30 Mart 2013’te Göleber Ailesi tarafından partimiz demirbaşına kaydedilmek üzere bana hediye edildi. Aynı zamanda İbrahim Göleber’in heykelinin de bulunduğu Kartallı Kazım Meydanı’nı İstanbullulara kazandıran dönemin Kartal Belediye Başkanı Altınok Öz’ü de anmak gerekir.

<haber-yatay:1556278>