Kötülüğün sınırlarında...

Son yıllarda polisiye edebiyatta, İskandinavya’yı oluşturan beş ülkenin; İsveç, Norveç, Finlandiya, Danimarka ve az ilerideki İzlanda'nın ön plana çıkarak, polisiye edebiyata "Kuzey Polisiyeleri" deyimini kazandırmış olmaları boşuna değil. Niklas Natt Och Dag'ın Kurt ve Bekçi'si, bir ilk roman ve İsveç’te yazarına birçok ödül kazandırmış. Martin Beck hikâyelerinin geçtiği Stockholm’deyiz, 1793 yılına gidiyoruz. Uzun ve karanlık bir Orta Çağ’ın ardından insanın doğayı ve kendini keşfetmeye başladığı, düşüncenin, bilimin, tekniğin ilerlediği Rönesans döneminde olmamıza rağmen Orta Çağ’da her yana yayılan insani kötülükten hiçbir şeyin eksilmemiş olduğunu görüyoruz...

31 Ekim 2020 Cumartesi, 01:03
Abone Ol google-news

‘KURT ve BEKÇİ’

Bu başarı dünden bugüne olup bitmemiştir. Daha 1965-1975 yılları arasında toplumsal eleştirileriyle tanınan ve Stockholm’da geçen hikâyeler anlatan Maj Sjövall ve Per Wahlöö isimli evli çiftin Martin Beck adlı kahramanı çoktan polisiye edebiyat tarihine altın harflerle yazılmıs¸tı. Aynı s¸ekilde Henning Mankell de, dünyanın kalanı tarafından imrenilen toplumsal modelin çökmekte olduğu görmüş ve bu gözlemini, küçük bir şehir olan Ystad’da polis müfettişi olan bunalımlı, umutlarını yitirmiş Kurt Wallander aracılığıyla aktarmıştır. Günümüz Kuzeyli yazarları da, temeli böyle sağlam olan bu yapı üzerine aynı sağlamlıkta katlar inşa etmekte hiç zorlanmadılar.

Peki, "Kuzey Polisiyeleri"ni bu kadar başarılı kılan nedir? Kuzeyli yazarlar polisiye türünde nasıl bu kadar güçlü olabiliyorlar?

COĞRAFYANIN ÜRKÜTÜCÜLÜĞÜ

Kuzey Polisiyesi, kendini öteki polisiyelerden ayıran bu ismi bos¸una kazanmış degˆil. Nedenlerin başında, Kurt ve Bekçi romanında olduğu gibi, coğrafyanın ürkütücülüğü rol çalıyor. Genis¸, bos¸ araziler ya da ormanlar, binlerce küçük ve ıssız ada, egˆlence hayatının erkenden sonlandığı küçük ve karanlık s¸ehirler, sogˆuk ve nemli rüzgârlar da atmosferi güçlendirerek okuru kendine çekiyor.

İkinci güçlü neden, bu polisiyelerde, dıs¸arıdan bakıldıgˆında refah düzeyi nedeniyle herkesin imrendigˆi, toplumca kusursuz görünen fakat aslında içten içe kaynayan kuzey ülkelerinin "iç işlerinin" dünyanın kalanına ifşa ediliyor olmasıdır.

Kuzeyden esen rüzgârlar beraberinde göçmen ve mülteci sorununu, ırkçılığı, yabancı düs¸manlıgˆını, sağcılığı getiriyor. Kuzeyli yazarlar işte tam bu sacayakların ortasında çok gerçekçi bir biçimde tasvir ettikleri vahşice işlenen cinayetlerin toplumsal temellerine ayna tutuyor; deyim yerindeyse hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin ipliğini pazara çıkarmayı başarıyor. Yarattıkları derin karakterler bu ışıldayan görüntünün örttüğü karanlığın içindeki düşmanla savaşa girişiyor.

1793 STOCKHOLM’Ü

1793, bir ilk roman ve İsveç’te yazarına birçok ödül kazandırmış.

Hikâyemize gelince… Martin Beck hikâyelerinin geçtiği Stockholm’deyiz, oldukça eski bir zamana, 1793 yılına gidiyoruz. Uzun ve karanlık bir Orta Çağ’ın ardından insanın doğayı ve kendini keşfetmeye başladığı, düşüncenin, bilimin, tekniğin ilerlediği Rönesans döneminde olmamıza rağmen Orta Çağ’da her yana yayılan insani kötülükten hiçbir şeyin eksilmemiş olduğunu görüyoruz...

Toplumsal keşmekeşin hüküm sürdüğü karanlık Stockholm’de ayrıca savaşın dehşeti ve nedensizliği keskin ifadelerle dile getirilmiştir. Keza, kendisi için binlerce kişinin hayatını verdiği İsveç kralının zalim duyarsızlığı da...

Hikâyenin başkahramanlarından biri, 1788’de Ruslar karşısındaki deniz savaşında topçu eri olarak görev yapan ve bu sürede görevli bulunduğu gemide bir kolunu kaybetmiş olan bekçi Michael Cardell'dir.

Cardell, Södermalm’da atıkların ve her türlü başka pisliğin atıldığı, çamurla kaplı Fatburen Gölü’nde bir ceset bulur. Polis amiri Johan Gustof Norlin, teşkilata yıllarca hizmet etmiş ama artık kendi işleriyle uğraşma vaktinin geldiğini düşünen ve verem hastalığının son evresinde ölümü bekleyen polis müfettişi Cecil Winge’den son bir yardım ister. Çünkü o güne kadar hiç görmedikleri türden bir şeyle karşı karşıya olduklarını düşünmektedir.

Ayrıca dışarıda dolaşan insan kılığındaki bu canavarı Winge’den başka kimse yakalayamayacağına inanır; güvenebileceği tek insan Winge’dir. Böylelikle soruşturma ona emanet edilir. Cecil Winge de üstlendiği bu zorlu son görevde bekçi Micheal Cardell’dan yardım ister ve ikili ‘Karl Johan’ ismini verdikleri cesedi bu hale getiren canavarı yakalamak için çalışmalara başlar.

Winge ve Cardell kurbanın, başlangıçta görünenden çok daha fazla dozda vahşete maruz kaldığını fark etmekte gecikmezler. Maktulün kolları ve bacakları, sırayla uygulanan cerrahi operasyonlarla bedenden alınmıştır. Üstelik operasyon yaraların her birine tedavi uygulanmış ve bu tedavi sürerken bir başka uzuv kesilip alınmıştır. Ayrıca, göz küreleri yerinden çıkarılmış, dil kesilip koparılmıştır.

İkili, bu korkunç ve eziyetli sürece geçen yaz başlanmış olduğunu ancak ölümün henüz birkaç gün önce geldiğini anlarlar. Ellerindeki tek ipucu ise, kurbanın vücudunu sarmada kullanılan çok pahalı kumaştır.

Cardell cesedin bulunduğu gölün çevresinde ipucu arayışlarını sürdürür. Burası hırsızların ve çetelerin özellikle yuvalandığı bir bölgedir. Bu bölgede, daha beşikteyken hırsızlığı öğrenen çocuklar dahil herkes açlıktan ölmemek için her türlü kötülüğü yapar. Çalışma izni olmayan fakir insanlar, aç kalmamak için vicdansız yetkililerin kötülüklerine boyun eğerler.

Cardell cesedin kimseye belli etmeden, sessizce bir tahtırevan kullanılarak taşındığını anlar ve o tahtırevanı kısa sürede bulur. Aynı zamanda Winge cesedin sarıldığı pahalı kumaşı satan tüccara ulaşır, kumaşın arkasında ufak bir kenar süsü olduğunu öğrenir ve bu süsün resmini gazetede yayınlatarak bilgi edinmeye çalışır.

Kitabın ikinci bölümünde kanımızı donduracak bir vahşete daha tanıklık ederiz: Yazar, gölde bulunan işkence görmüş cesedin bu hale nasıl getirildiğini tüm ayrıntılarıyla tanımlayarak anlatır. Bu tanıklıkla eşzamanlı olarak şimdi bir de bu vahşeti yapmaya zorlanan Kristofer Blix adlı gencin hikâyesini okuruz.

İNSANİ KÖTÜLÜĞÜN SINIRSIZLIĞI

Romanın etkileyiciliğinin önemli kısmı, okuyucuyu, insani kötülüğün sınırlarının olmadığını düşünmeye yöneltmesinde bulunuyor. O zamanlarda idama mahkûm edilen suçluların infazı halka açık alanlarda, vahşi bir gösteriden farksız bir şekilde gerçekleştiriliyordu. Bu idamların büyük çoğunluğunda, her daim sarhoş olan celladın baltayı ilk vuruşta boyuna isabet ettirememesinden ve bunu defalarca tekrarlamasından sonra ölüm gelmekteydi

Romanın son bölümünde, kaldığımız yerden cinayet soruşturmasına geri dönüyoruz ve Winge’nin katili bulup sarhoş celladın baltasının altına göndermek için hazırladığı hileli oyuna tanık oluyoruz.

Kurt ve Bekçi romanı, tam anlamıyla bir cinayet soruşturmasını anlatmayan, bu özelliğiyle de tam anlamıyla bir polisiye roman olmaktan bir adım uzakta duran ancak kötülüğün sınır tanımaz yükselişini sert sahnelerle gösteren, Rönesans zamanında devam eden Orta Çağ yaşantısının ve insanının buram buram şiddet içeren düşünce yapısını ve karanlık atmosferini pislikle örtülmüş Stockholm’den aktaran iyi bir roman.

1793 - Kurt ve Bekçi / Niklas Natt Och Dag / Çeviren: Solina Silahlı / Doğan Kitap / 411 s. / 2020.