Metin Uca: 'Felaket senaryosu gerçek oldu'

Metin Uca’nın son kitabı “Tanrı Vermiş Pırasa, Hiç Yenir mi Yarasa” İnkılap Yayınevi’nden çıktı. Korona salgını gözlemlerini yazan Metin Uca, “Einstein demişti, aynı saçma verilerle farklı sonuç elde edileceğini düşünmek büyük bir aptallık” diyor.

28 Kasım 2020 Cumartesi, 09:22
Metin Uca: 'Felaket senaryosu gerçek oldu'
Abone Ol google-news

Pandemi eve kapattı hepimizi malum. Ya yeni hobiler edindik ya da olanı geliştirdik. Yeni becerilere de sahip olduk, özellikle mutfakta. Tabii herkes evde ekmek yapmış değil, fırsat bulup da yapmaya zaman bulamadığı her ne varsa ona yoğunlaştı birçok insan.  Metin Uca, pandemi sırasında ne yaptığını merak ettiklerimizdendir. Öyle ya, son derece sosyal bir insan olarak dört duvar arasında ne yapmış olabilir? Sivri dilli, fincancı katırlarını ürkütmekten çekinmeyen biri olarak ev içinde zamanı nasıl değerlendirdi diye düşünüyorduk ki, gideriverdi merakımızı. Bir kitapla çıkıp geldi Uca. Hayata biraz gülümser bakmayanların, adından ötürü “hafif” bulabilecekleri, oysa okuduklarında çok ama çok yanıldıklarını anlayacakları son derece “dolu” bir kitap olan “Tanrı Vermiş Pırasa, Hiç Yenir mi Yarasa?” ile. Kıvrak bir zekanın nefis izdüşümü var sayfalarda. Bilgilendiğinizi anlıyorsunuz bitirdiğinizde. Bir de şunu; önyargıların, peşin kabullenilmiş bilgilerin(!) hiç de öyle olmadığını kitapta bir güzel anlatıyor Uca.

Haliyle konuşmak istedik tabii. Yüz yüze gelemedik, yine “haliyle”. Telefonda sordum, Uca da yanıtladı.

Kitap çok güzel. Elinize sağlık. Yanıtı orada da var ama yine de sorayım. Nedir ahvalimiz?

Dünyada benzersiz, yaşanmasını istemediğimiz bir süreç geldi kapımıza dayandı, sanki başka sorunlarımız yokmuş gibi. Başta insani ilişkiler, meslekler, ekonomi, aslında hayatın her alanında zorunlu değişimlerin yaşandığı çok garip bir süreçteyiz. Budur ahvalimiz.  

Kimimiz evde ekmek yapmayı öğrendik, kimimiz çocuklarımızın ne kadar iyi insanlar olduğunu keşfettik. Kimimiz hayatı frene çekip kendimizi anlama süreci olarak baktık duruma.  Çoğumuz, ruhen yalnız yaşıyorduk özünde ama bu kadar soyutlanmayı, insanlardan uzaklaşmayı doğrusu tahmin etmiyorduk. Bize 2019’un Kasım ayında “Sabah kalktığınızda kendinize dokunurken bile kuşkuyla yaklaşacağınız, hanımefendilerin makyaj yerine hangi maskeyi kullanacaklarını düşünecekleri bir süreç olacak, en yakınızdakine bile kuşkuyla bakacaksınız ve hayatın tüm değerlerini yeniden sorgulayacaksınız, deselerdeki, zengin fakir ayırımı olmadan dünyanın her köşesindeki bütün insanlar aynı açmazı yaşayacaklar”, bunu Holywood’un felaket senaryosu olarak değerlendirirdik. Bir anda gerçek oldu.

Nasıl etkiledi sizi, herkesi etkilediğinden farklı olarak?

Ben bunu anladığım andan itibaren, Amerika turnem vardı Aralık ayında, yolculuklarımda maske takmış, sosyal medyada paylaşmıştım, o zaman dalga geçmişlerdi. Tarih biliyorsanız, önceki salgınlardan haberdarsanız zaten ne kadar büyük bir sorun olduğunu, nelerle karşılaşabileceğinizi daha iyi görüyorsunuz. Ben de bu süreçte her günü birbirine benzer yaşamaya başlayınca, bunun birbirimizi nasıl etkilediğini anlatma yolunu seçtim ama umudu da yitirmeden. Bir günce tutmak yerine, yaşadıklarımın farkına varıp paylaşmalıyım dediğim bir süreç oldu.

PIRASA DURURKEN YARASA YEMEK

Kitap böyle mi oluştu?

Evet. Yaşadıklarımızın, tanıklıklarımızın, o kaosun içerisinde geçmişten gelen tuhaf alışkanlıklarla “hayatı nasıl kendimize daha da garip hale getirebiliriz”in trajikomik öyküsünü anlatmaya çalıştım. Zaten hayat, küçük ölçekte baktığınızda komedi, büyük ölçekte baktığınızda bir trajedi. Bunun altını çizmeyi özellikle istedim. Bir pazarcının muhteşem özeti, kitabın da adı “Tanrı vermiş pırasa hiç yenir mi yarasa.”

Bir yandan da şunu görmeye çalıştım, tuzu kurular diyeceğim bir grup insan, kendimizi eve kapatırken, (sosyal devlet olmadığımız için), 12 milyon insan her gün işe gitmek zorundaydı. Onlar daha vahim durumdaydı. Ne kadar sosyal devlet olmadığımızı gördük.

Yani, bir ara çok dillendirildiği gibi, herkesi eşitlemiş bir salgın değil bu. Sınıfsal farklılıklar salgında da varlığını korudu ebette…

Evet, ilk ortaya çıktığı zaman “salgın herkesi eşitledi” diye yaklaştık meseleye biliyorsunuz. Sonra durumun vahim hal aldığını gördük. Bir araştırmaya göre Avrupa’da en fazla Asyalıların ve siyahların olduğu ortaya çıkmış. Hastaya yaklaşımımız da kötüymüş bunu gördük.

‘BİLİMSEL KUŞKUCULUK YERLEŞTİ’

Salgın vesilesiyle sorayım o halde. Ne öngörüyorsunuz dünyanın gidişatına dair?

Karamsar bir bakış değil ama en azından bilimsel kuşkuculuk yerleşti. Hekim örgütlerine tepkilerin nedeni de aslında sadece onların doğruyu söylemeleri. Yaşamını yitirenlerle ilgili kuşkularımız var; ölümlerin başka hastalıklar adı altında gösterilmiş olabileceğine ilişkin. Hekimler bunu saklamadan söylüyorlar. Şu an sağlık sisteminde ayakta kalmamızı sağlayan da zaten Cumhuriyet’in ilk yıllarından gelen sağlam hekim yapımız. Şehir hastaneleri gibi bir tuhaflık var aslında oralara ödenecek parayla tüm Türkiye’ye hastaneler inşa edilebilirdi. Bunu şunun için söylüyorum birtakım şeyleri yeniden gözlemle şansı ortaya çıktı ancak tarihte değişmez bir gerçek var o da aşısı ve ilacı bulunmamış her hastalıkta salgının yeni dalgalarının daha ağır ve kaçınılmaz olduğu. Ne kadar saklarsak saklayalım. Kitapta çok vahim olaylardan örnekler verdim. Yasağın konulması, kaldırılması ve tekrar konulması gibi. Ülkenin bakanı ile ülkeyi yönetenler arasındaki garip dengesizlik ya da başka “savaşlar”, üç saat arayla bunun yapılmasına neden oldu.

Kitaptan çok keyif aldım bir kez daha belirteyim. İyi ki yazmışsınız..

Balık hafızalıyız ne yazık ki. O “hafıza’ya karşı bir hatırlatma olsun istedim bu kitap. İnsanlar ne yaşadılar, kaydı bir de benim tarafımdan tutulmuş olsun istedim. Ben karamsar değilim ama gerçekçiyim. Hekimlerin söylediklerine sonsuz inanıyorum. Aşı ile umut verici gelişmeler var. Ama kaygı tükenmiyor yine de, örneğin aşı çıkınca fiyatı ne olacak, insanlara nasıl ulaşacak? Bu endişeler var. Örneğin, maske dağıtımı konusunda eczacıların başına gelen, ne halde olduğumuzu görmek adına önemli bence. Bir ülkenin iki büyük kentinde can kaybı 20 civarında açıklandı bir süre, belediye başkanlarının verileri üzerine rakamlar değişmek zorunda kaldı, bu da korkunçtu. Ölenler sadece bir rakam değil, hayalleri umutları olan insanlar, yaşlı da genç fark etmiyor.

Sonuç peki?

Ben bu sürecin can sıkıcılığının devam edeceğini düşünüyorum. Bilim ve aklın yanında durmamak da bedeller ödetiyor.  80 milyar dolar civarında bir para harcayıp doları 7 liranın altında tutmaya çalıştık olmadı, faiz artırmayacağız dedik artırdık. Bilimsel gerçekleri deneme yanılma yoluyla tekrar keşfetmenin anlamı yok. Einstein’in deyimiyle aynı saçma verilerle farklı sonuç elde edileceğini düşünmek büyük bir aptallık bence. Neden burada ısrarcı oluyoruz bilmiyorum.