Mikro hikayelerin gizli yazarı

Twitter'da artık yeni bir tweetleme biçimi var: Peş peşe eklenebilen tweetler sayesinde yazdıklarınız bir hikaye gibi takip edilebiliyor. Twitter’ı bu şekilde kullananlardan biri de Agente Increible. (@delininsopasi) Kendisini anlattığı Refik Amca’nın hikayesiyle tanıdık. Merak ettik ve sorduk: Kimsiniz siz? Bu hikayecilik nereden? 140 karakter 140 karakter ekleye ekleye hikaye yazmak ne iş?

09 Ağustos 2015 Pazar, 19:03
Abone Ol google-news

Twitter’da olduğu gibi anonim kalmak, kimliğini gizlemekten yana. 34 yaşında ve tıp doktoru. Üniversiteyi ve ihtisasını büyük şehirlerde geçirdikten sonra İran sınırına yakın bir ilçede iki yıllık bir mecburi hizmet macerası olmuş. Sonra da şehre dönmemiş. Halen bir sahil beldesinde yaşamını sürdürüyor. Doktorluğu bile isteye değil: “O zamanlar 17 yaşında hayattan ne istediğini bilmeyen bir çocuktum sadece. Meslek seçmek, bizim ülkemizde tercih rehberinden sıralama seçmek. Ben de o kurbanlarındanım. 17 yıl önceye dönseniz seçer miydiniz diye soracak olursanız cevabım net, hayır seçmezdim.” 

 

 

KENDİLERİNİ ANLATIYOR 

 

Twitter’da sık sık insan hikayeleri ama en çok da sanat ve resim konularında hikayeler anlatıyor. Osmanlı’daki cellat mezarlıklarını, Roma’daki Rotonda Meydanı’nı, Picasso’nun Guernica tablosunu hikayeleştirerek anlatıyor. Yazmaya her zaman ilgisi olduğunu söylüyor, bir çeşit deşarj olma yolu olarak görüyor yazmayı. Kendisiyle ilk konuştuğumuzda “ismimin, yerimin, zamanımın bir önemi yok” demişti, “önemli olan hikayelerin ruhu.” 

 

O ruhu şöyle anlatıyor: “Anlattığım ya da yazdığım hikayeler tamamen insana ve genellikle onların duygu yoğunluğu en yüksek olduğu anlara dair. Hikayeler bu kadar gerçek olunca anlatanın kim olduğu veya ne amaçla anlattığının pek bir önemi kalmıyor. Anlatmaya başladıktan sonra ben aradan çıkıyorum, bir nevi hikayenin kahramanları kendi kendilerini anlatmaya başlıyorlar. Çocukluk çağlarından beri insanları izlemeyi, davranışlarını gözlemeyi ve insanların hikayelerini dinlemeyi severim. Doktorluk ise insanlarla çok iç içe bir meslek zaten. İster istemez bu tarafınız gelişiyor.” 

 

 

 

DELİ DEMESİNLER DİYE TWITTER’A YAZIYORUM

 

Çeşitli dergilere, internet sitelerine de yazıyor ancak twitter’da, twitter kadar canlı hikayeler anlatıyor. Örneğin, gündemin ortasında birden “Ölmekte olan birisine ne yapardınız? Ona öleceğini mi söyler miydiniz, yoksa beyaz yalanlarla onu rahatlatmaya mı çalışırdınız?” diye başlıyor anlatmaya. Buna rağmen twitter’ı bir yazarlık alanı olarak görmüyor. Sadece iki ana sebebi var o mecrada yazmasının: İlki rahatlama, stres atma aracı olması. İkincisi ise yazmayı planladığı şeyler için nabız yoklamak: “Ana hatlarıyla bir şeyler verip gelen tepkiyi, beğeniyi veya eleştirileri dikkate alıp ona göre asıl yazımda revizyonlar yapabiliyorum. Sonuçta bir şeyler yazıyorsanız genelde birileri okusun diye yazıyorsunuz. Karşıdakinin okuduğundan ne çıkardığını hızlı bir biçimde görmek önemli. Beni takip edenlerin çoğu sadece canım istediği zaman yazdığımı biliyorlar. Hatta hep söylerim kötü hissettiğim zaman yazıp, iyi hissettiğim zaman ise okumayı tercih ediyorum. Ki daha önce de yazmıştım: Ben günlük hayatımda bana deli demesinler diye twitter’a yazıyorum."

 

Anlattığı hikayelere olan tepkilerin pek çok insanı birleştirdiğini düşünüyor bir yandan da. Gözlemlerini aktarırken tamamen zıt kutupta siyasi görüşü olan ve hatta bu nedenle birçok defa şiddetli tartışmaya girmiş iki farklı kişinin, anlattığı hikayeyle ilgili aynı şeyi hissettiklerini görüyormuş zaman zaman. Bunun kendisini teşvik ettiğini fark etmemek elde değil: “Bu benim özellikle çok hoşuma giden bir durum, çünkü özünde aynı şeyleri hisseden insanlar olduğumuzu, birçok kavga ve bir şeyleri paylaşamama halinin beyhude olduğunu hatırlatıyor bana” diye ifade ediyor hissettiklerini. 

 

 

NEDEN ANONİM? 

Anonim kalmak beni daha özgür ve daha sınırsız kılıyor. Yaşadığınız toplum içerisinde bilinen birisiyseniz ve açıkcası toplumda gereğinden fazla kutsiyet yüklenen bir iş yapıyorsanız bilinç altından da olsa ister istemez bir fren yapma refleksiniz oluyor. Ben o freni arzu etmediğim için anonim yazıyorum. Yakın çevremden eşim haricinde bir twitter hesabım olduğunu dahi bilen kimse yok.

 

DOKTORDAN YAŞANMIŞ BİR HİKAYE 

Agente Increible Sokak’a özel bir hikaye yazdtttı: Adnan Bey.

 

Hastaneler soğuktur...

Yazın nefes aldırmayan sıcağında bile kapısından girdiğinde yüzüne çarpar insanın o soğukluk. Bekleme salonlarının koltukları, hasta odası yatakları, her bir santimine bin insanın hüznünün sindiği duvarları soğuktur.

Ne yaparsan yap ısıtamazsın.

O soğukluk hastane insanlarının da yüzüne yansır ister istemez. İnsanlar pek gülmez hastanelerde. Zaman zaman doğumhane kapısının ardından yükselen bir ağlama sesi suratlarda bir gülümseme oluşturur, o da fazla kalmaz, hemen karşısındaki yoğun bakımın önünden yükselen feryatların arasında kaybolur gider. 

 

Üşüyorum Doktor

Odasındaki yatağın ortasına bacaklarını aşağıya sallayarak oturmuş, gözlerini günden güne şişmekte olan ayaklarına sabitlemişti. Kendisinin olup olmadığından emin değilmişcesine boş bakışlar. Şimdi iki büklüm olmuş sırtına doğru kayan battaniyeyi tekrar omuzlarına çekmesine yardım ederken “Normaldir, hastalığınızdan dolayı. Hem bir de verdiğimiz ilaçlar...” diye bir şeyler geveledim ağzımda. İkimiz de boş yere konuştuğumu biliyorduk. Üşümesi soğuktan değildi.

İki ay kadar önce elinde kalınca bir dosya ve yanında genç bir hanımla gelmişti polikliniğime. Dosyada çeşitli hastanelerde yapılmış onlarca tetkik, Tomografi-MR raporları, tedavi protokolleri, sonra gene tetkikler, bir başka hastanede yapılmış farklı tedavi reçeteleri ve sonra bir başka hastane.. Bir adamın çaresizce umut arayışının belgeleri önümdeki.

Dosya 71 yaşında olduğunu söylüyordu ama karşımda oldukça zinde, en fazla 50'lerinde gösteren yakışıklı sayılabilecek bir adam vardı. 

 

Sekreterim “Babanızın filmlerini alabilir miyiz?” diye sorduğunda “Eşim…” diye fısıldayabildi genç kadın. Zamanın birkaç saniye durduğu ve herkesin birbirinden gözlerini kaçırdığı, sonrasında aslında hiç olmamış gibi davranmaya karar verdiği bir dalga geldi geçti odanın içinden.

“Doktor” diye söze girdi Adnan Bey. “Görüyorsun birçok hastane dolaştım. Her seferinde bir umut tedaviye giriştik ancak bir sonuç alabilmiş değiliz.” Konuşma tarzı keskin, biraz tepeden ve dikte ediciydi. Belli ki diyaloğun içindeki dinlenilen kişi olmaya alışıktı. Neden bilmem emekli asker olduğunu tahmin ettim “Şimdi senden sadece fikrini almaya geldim. Benim sorunum belli, yapılan tedaviler ve sonuçlar önünde duruyor. Benim durumum ne olur, gidişatım nedir bana açık açık anlat lütfen.”

 

Hastalar kendi iyiliklerine veya kötülüklerine olsun doktorların en çok dürüstlüğünden şüphe duyar. En çok ihtiyaçları olan şey budur çünkü; neyim ve ne olacağım sorusuna olabildiğince açık ve etrafından dolaşmadan verdim cevabı. “Adnan Bey, açık konuşmak gerekirse durum çok parlak görünmüyor. Size uygulanmış olan tedavilerin tümü benim görüşümce de doğru ve uygun. Ancak bu tür hastalıklarda mevcut tedavilere her zaman müspet yanıt alamayabiliyoruz.”

 

 “Başka bir çözümü var mı?” diyerek sözümü kesti. Belli ki bu formal cümleleri zaten birçok defalar dinlemişti. Bir an önce sonuca gelmemi istiyordu. “Mevcut tedavilere ısrarla devam edilmesi gerektiğini düşünüyorum.” 

“Tek bir cevap doktor, şu ana kadar yanıt alamadım, devam edersem yanıt alabilme ihtimalim nedir?” “Düşük” diyebildim. Tamamıyla dürüst olacağımızın sözleşmesini baştan yapmıştık.

 “Peki şu an itibari ile hiçbir tedavi almayacağım diyelim, ne olur ölür müyüm?”

 “Bakın bu ölümcül bir hastalık, ne zaman öleceğinizi bilemem elbette ama genel gidişatı o yönde olacaktır.

Üstelik bu kadar da değil, yoğun ağrılarınız olacak” diyerek ikna etmeye çalıştım. Masamdan dosyasını alarak eşine uzattı, elimi sıktı. “Ağrıdan dayanamayacağım noktaya gelince görüşürüz doktor” dedi, “Şimdilik hoşçakal.” Bir buçuk ay sonra geceyarısı çalan telefonumla uyandım. Arayan acil servis doktoru genel durumu iyi olmayan bir hastanın geldiğini ve benim takibimde olduğunu belirttiğini söyledi.

Hastaneye gittim, sedyede burnunda oksijen kanülü ile yatan Adnan Bey’di. Aradan bir buçuk ay değil yirmi yıl geçmişti sanki. Oldukça zayıflamış, yanakları çökmüş, yüzünün rengi kara sarıya dönüşmüş, gözleri donuk ve bitkindi. Adnan Bey artık gerçekten 70'inde, yaşlı ve yorgun bir adam olarak yatıyordu, onu son görüşümün aksine. “Geldim” dedi. Başka bir şey konuşmadık. Ne için geldiğini biliyordu. Yatış dosyasını imzalatmaya gelen personel kağıdı genç kadına uzattı “Babanızın yerine siz imzalayabilirsiniz.”

Bu sefer kimse düzeltme ihtiyacı hissetmedi. Şimdi omzunda battaniyesi ile üşüyen adam 15 gündür hastane odasındaydı. Genelde yalnız oluyordu, genç eş bu sefer çok görünmüyordu ortalarda. “Arada uğrayıp birkaç kağıda imza attırıp gidiyor” dedi, Adnan Bey. “Anlaşılan mirasımı kimseye kaptırmaya niyeti yok.” Yüzünde derin bir yanılmışlık ifadesi vardı ve kim bilir belki en az içinde taşıdığı illet kadar ağrı veriyordu bu his ona. Odadan çıkmak üzereyken; “Doktor” dedi “Kızımı görmek istiyorum.” Şaşırdım, bir kızı olduğunu bilmiyordum. “Sevda ile evlenince” diye devam etti “bir daha görüşmedi benimle. 15 yıldır Amerika’da. Orada bir hayat kurdu belli ki kendine. Sadece kızımı görmek istiyorum. Ben çağırırsam gelmez, benim için bunu yap.” Genç eş bu fikri açtığımda şiddetle karşı çıktı. Adnan Bey’in önceki evliliğinden olan kızının ne kadar kötü bir insan olduğundan babasının hastalığının onun yüzünden olduğuna kadar getirdi konuyu. Ancak söz vermiştim. Adnan Bey’den kızının ve çalıştığı şirketin adını aldıktan sonra internetten buldum numarasını, ulaştım.

Durumu anlattım, ilk sorduğu soru Sevda Hanım’ın orada olup olmadığı oldu ve ekledi; onun olduğu hiçbir yere gelmeyeceğim. “Sadece, babanızın size ihtiyacı var” diyebildim. Üç gün sonra sabaha karşı kaybettik Adnan beyi. Yalnızdı, yanında iki hemşire ile ben vardım sadece. Genç eş hastanede uyuyamadığından dolayı eve gitmişti. Acı bir tesadüf müdür bilmem kalbi durduğunda yüzü kapıya dönüktü.

Ölüm raporunu imzalamak için odadan çıktığımda servise otuzlu yaşların ortasında görünen bir hanım girdi. Sırt çantası, buruşmuş elbiseleri ve dağınık saçlarıyla uzun bir yolculuktan çıkmış gibiydi. “Babam?” dedi… Başka bir şey söylemesine gerek kalmadı. Odanın aralık kapısını kapatıp onları içeride yalnız bıraktığımda Adnan Bey’in yüzüne çarşaf çekilmiş bedenine, göğsünün üzerine başını koymuş kısık kısık ağlıyordu genç kadın. Zaten kaybettiğini düşündüğü babasına mı yoksa geçen 15 yıl için kendine mi ağlıyordu bilinmez.

Çıkar çıkmaz aynı şehirde yaşadığımız ancak iş yoğunluğundan bir aydır görmediğim babamı aradım. 

Çok uzattık arayı, bu akşam birlikte yemek yiyelim mi?