Milan Kundera'dan yeni romanı: 'Kayıtsızlık Şenliği'

2000’de yayınlanan “Bilmemek”ten sonra sessizliğe bürünen Milan Kundera’nın yeni romanı “Kayıtsızlık Şenliği” 2014'ün son günlerinde nihayet yayımlandı. Gökçe Gündüç'ün değerlendirmesi...

05 Mayıs 2015 Salı, 14:35
Abone Ol google-news

Milan Kundera'dan yeni romanı: 'Kayıtsızlık Şenliği'

Tek yol kayıtsızlık!

2000’de yayınlanan “Bilmemek”ten sonra sessizliğe bürünen Milan Kundera’nın yeni romanı “Kayıtsızlık Şenliği” 2014'ün son günlerinde nihayet yayımlandı. Geçtiğimiz günlerde Ayçe Sezen’in çevirisiyle Türkiyeli okurlarla da buluşturulan kitap, Alain, Ramon, Charles ve Caliban adlı dört arkadaşın gerçekleri, hayalleri ve kurdukları ilişkiler üzerinden ilerlerken onları şekillendiren yüzyılın bugünkü halini, mizah anlayışımızı yitirdiğimiz gün aldığını öne sürüyor.

Var oluşun özü nedir? Her zaman, her yerde, hatta kimsenin görmek istemediği yerde bile bizimle olan, bilgeliğin anahtarı sayılabilecek o öz? Bu soruyu, işgal altındaki Prag’da yetişmiş, üyesi bulunduğu Komünist Parti’den ilki mizahi bir kartpostal nedeniyle olmak üzere iki kez ihraç edilmiş, 1975'te mülteci statüsüyle gittiği Fransa’da, 1981’den beri vatandaş statüsüyle yaşamını sürdüren Milan Kundera’ya yöneltebilseydik kayıtsızlık cevabını alırdık şüphesiz: "Kayıtsızlık, dostum, var oluşun özüdür. Her zaman ve her yerde bizimledir. Kimsenin görmek istemediği yerde bile mevcuttur o: Dehşette, kanlı savaşlarda, en kötü felaketlerde. Böylesi dramatik durumlarda onu kabul etmek ve adlı adınca anmak çoğunlukla cesaret ister. Ne var ki onu kabul etmek yetmez, kayıtsızlığı sevmek gerekir, onu sevmeyi öğrenmek gerekir. Soluyun dostum, etrafımızı saran bu kayıtsızlığı soluyun, bilgeliğin anahtarı o, gamsızlığın anahtarı o…”

Evet, bir kez daha absürdün yerleşik ahlak anlayışıyla, mizahın acıyla kesiştiği o yerdeyiz. Yani bir Kundera romanında... Kendisinin de öngördüğü gibi kitaptaki cevaplar “büyük hakikatlerin ciddiyetine” sıkı sıkıya bağlananların hiç de hoşuna gitmeyecek türden.

STALİN’İN ŞAKASI

2000’de yayınlanan Bilmemek’ten sonra sessizliğe bürünen Milan Kundera’nın yeni romanı Kayıtsızlık Şenliği 2014’ün son günlerinde nihayet yayımlandı. Geçtiğimiz günlerde Ayçe Sezen’in çevirisiyle Can Yayınları tarafından Türkiyeli okurlarla da buluşturulan kitap, Alain, Ramon, Charles ve Caliban adlı dört arkadaşın gerçekleri, hayalleri ve kurdukları ilişkiler üzerinden ilerlerken onları şekillendiren yüzyılın bugünkü halini, mizah anlayışımızı yitirdiğimiz gün aldığını öne sürüyor. Romanın bir kahramanı sayılabilecek Stalin’in yoldaşlarına sık sık yeniden anlattığı, yoldaşların Stalin’in yalan söylediğini düşünmelerine rağmen seslerini asla çıkarmadıkları av öyküsünü aktardıktan sonra, bir diğer karakteri Charles’a şöyle dedirtiyor Kundera: "Bütün bu hikâyede bana inanılmaz gelen tek şey, kimsenin Stalin’in şaka yaptığını anlamamış olması. Zira etrafındaki kimse artık şaka nedir bilmiyordu. İşte, bana göre, tarihte yeni, büyük bir dönemin açıldığını haber veren tam da buydu.”
İnsanlar doğar ve ölür; öldükten sonra da geride kalan tanıdıklarının zihinlerinde bir süre daha yaşar; onları tanıyan herkes gittikten sonra ise sanki hiç yaşamamış gibidir artık. Yalnızca bazıları, çok çok ufak bir azınlık, tarihte iz bırakmanın bir yolunu bulur. Fakat zamanla anılardan ve şahitlerden mahrum kalmış bu isimler, şimdi birer kuklaya dönüşmüştür. Başrolünü Stalin’e verdiği bir kukla tiyatrosu tasarlıyor Charles da. Meleklerin düşüşüyle sonlanan bir tiyatro bu. Stalin’in yoldaşlarına bakıp da “Bunlar için mi yaşadım ben? Bu sefiller için mi? Aşırı sıradan bu ahmaklar için mi? Bu pisuvar Sokratesleri için mi?” diye sorduğu noktada düşmeye başlıyor melekler. Çünkü bunları düşünürken Stalin’in iradesi zayıflıyor ve onun iradesinin desteklediği düş, devasa bir yapı gibi yıkılıyor: “Dünyanın gezegendeki insan sayısı kadar görünüşü var; bu da kaçınılmaz olarak kaosa yol açıyor; bu kaos nasıl düzene sokulur? Cevap açık: Herkese tek bir görünüş dayatarak. Bu da ancak, bir tek iradenin, bir tek büyük iradenin, bütün iradelerin üzerindeki bir iradenin dayatmasıyla olur. Ben de gücüm yettiğince bunu yaptım işte.”

Tüm bunların altında ise, Kundera’nın 1967 tarihli Şaka adlı romanına da ilham veren, yukarıda bahsettiğim kartpostalı, yazarın Komünist Parti’den ilk kez ihraç edilmesine neden olan, üzerinde “İyimserlik kitlelerin afyonudur! Sağlıklı bir atmosfer aptallık kokar! Yaşasın Troçki!” yazan o notu ve o günlerden miras kalan köksüzlüğü, sürgünlüğü ve hayal kırıklığını aramak gerekir.

Fakat Kayıtsızlık Şenliği’nin merkezindeki dört arkadaşın, yani dört sıradan insanın bakış açısı, Stalin’in bakış açısının neredeyse zıttı gibidir. Onlar dünyayı yeniden düzenlemenin mümkün olmadığını düşünürler ve ellerinde kalan tek bir direniş vardır: Dünyayı ciddiye almamak. Fakat çok geçmeden şakalarının gücünü kaybettiğini, yorgunluk ve bıkkınlık dışında hiçbir şey hissedemediklerini fark ederler. Bu noktada Kundera’nın ilk öğüdüne dönebiliriz işte: Kayıtsızlığı kabul etmek yetmez, onu sevmek de gerekir. Bilgelik ancak o zaman, bu sevgiyle beraber gelecektir.

KUNDERA’NIN BİLGELİĞİ

Kundera 1985'te, nadir röportajlarından birini verdiği Olga Carlisle'ye, "Vaaz vermek insana epey cazip gelebilir fakat edebiyat için ölümcüldür. Yalnızca insan var oluşunun bilinmeyen bir yönünü ortaya çıkaran edebi çalışmaların bir değeri vardır. Yazar olmak, bir gerçek hakkında vaaz vermek değildir, yazar olmak bir gerçeği keşfetmektir" demişti. Eserlerini de bu doğrultuda, hiçbir konuda, hiçbir kesin yargıda bulunmadan kaleme alıyor gerçekten. Herkesin neredeyse her konuda fikrinin bulunduğu çağımızda, Kundera başka bir gezegenden (Franz Kafka’nın geldiği gezegen olabilir) gelmiş gibi duruyor. Bu duruşu yazarın totalitarizm karşıtı mücadelesiyle birlikte anlamlandırabiliriz belki. Tüm evren hiçbir boşluk bırakmaksızın sıkıştırılsa toplu iğne başı kadar yer tutar derler. Kundera’nın gözünden bakınca evren toplu iğne başı gibi değil, bir tüy gibi görünüyor olmalı.

“Tabaklar, şişeler ve bardaklarla kaplı uzun masanın arkasındaki Charles ayakta, hareketsiz duruyordu, başı hafifçe arkaya eğilmişti, aynı anda, bu duruşun meraka düşürdüğü davetliler de birbiri ardına onun bakışını takip etmeye başlamışlardı. Peki, Charles yukarıda neye bakıyordu? Tavanın altında hafifçe salınan minicik bir nesne; aheste aheste süzülen, inen, çıkan küçücük bir tüy.”

“KAYITSIZLIK ŞENLİĞİ”

Stalin’in önce adını bir Alman şehrine verdiği, sonra Lüksemburg Bahçesi’nde avlanacak bir keklik gibi peşine düştüğü Kalin'in; Caliban’ın garsonluk yaptığı partide eğlenebilmek ve başkalarını kendisinden uzak tutmak için icat ettiği “Dilinizi bilmiyorum” oyunu ve bu doğrultuda uydurduğu lisan; bireysellik yanılsamasını bozan biyolojik bir kanıt ya da bir cazibe merkezi olarak göbekdeliği; Schopenhauer ve Kant’ın, Stalin’in politik kariyeriyle ilişkisi; bir anne olarak kadın, bir melek olarak anne; yaşam ve ölümü bir arada kutlayan bir parti... Kundera’nın şenliği okuru buralarda gezdiriyor. Türkçe okuru romanı yerelleştirmek adına, tabii eğer isterlerse Türkiye’deki iktidarın şaka nedir bilmediğini gösteren davaları hatırlayabilir elbette.

Bu arada hazır Türkçe demişken... Romanın orijinal adının La fête de l'insignifiance olduğu düşünülünce “Anlamsızlık Şenliği” daha doğru bir çeviri gibi geliyor bana. Fakat Can Yayınları başlıkta “anlamsızlık” yerine “kayıtsızlık” kelimesini tercih edince metnin pek çok yerinde bu tercihi tekrarlamak durumunda kalmış. Bu iki kelimenin ne kadar farklı anlamlar taşıdığı göz önüne alınırsa belki siz de kitabı okurken bu iki alternatifi hatırlamak ve kendi beğendiğinizde karar kılmak istersiniz.

Hatta bu yazıyı bile, bu gözle bir kez daha okumanız mümkün.

Öyleyse yazıyı artık birer kuklaya dönüşmüş dâhileri kayıtsızlıkla andığımız, uzun bir gülümsemeyle bitirelim: “Ramon yüzündeki gülümsemeye engel olamadı, muhtemelen kendilerini hoş bir biçimde özgür hisseden, etrafları, gezinenlerin zarif kayıtsızlıklarıyla çevrili bu mütevazı dahiler bahçesindeki (Lüksemburg Bahçesi’nden bahsediyor) avare gezintisine devam etti; kimse heykellerin yüzlerine bakmak ya da kaidelerin üzerindeki yazıları okumak için durmuyordu. Ramon, bu kayıtsızlığı teselli veren bir dinginlik gibi soluyordu. Yüzünde yavaş yavaş, neredeyse mutlu, uzun bir gülümseme belirdi.”

Kayıtsızlık Şenliği/ Milan Kundera/ Çeviren: Ayça Sezen/ Can Yayınları/ 112 s.