Müjde Ar, Cumhuriyet Cumartesi'ye konuştu: Yeni kimseyi sokmuyorum hayatıma

"Şimdiki dindar kesim de farklı bir kimliğe büründü. Her şey altüst olunca, hayatın tadını alabilen insanlara hem çok imreniyorum hem de çok hayret ediyorum."

20 Eylül 2020 Pazar, 07:00
Müjde Ar, Cumhuriyet Cumartesi'ye konuştu: Yeni kimseyi sokmuyorum hayatıma
Abone Ol google-news

Onunla röportaj değil, kitap yapmak lazım. Anlatsın ne isterse, saatlerce... Öyle zengin ki gözlemleri, alıp götürüyor başka diyarlara nasılsa. Bazen yıldızların arasına, bazen en can acıtıcı gerçekliğin ortasına. O, Müjde Ar, Türkiye'nin en büyük isimlerinden biri. Kendiyle de, dünyayla da dalga geçen bir star. Toplumu sarsacak kadar korkusuz, yanlışın karşısına dikilecek kadar güçlü. Bodrum’da buluştuk...

Cumhuriyet Cumartesi eki için Fatih Türkmenoğlu, Müjde Ar ile konuştu.

-İyi misin?

Şimdi yalnızım, iyi geldi bana. Annem “yalnızlık en büyük lükstür” derdi hep.

- Tabii bir de memleket meseleleri, dünya meseleleri, pandemi...

Kendimi bu yüzden pek bir çıkar yola sokamıyorum. Ercan’la her anlamda çok iyi bir ilişkimiz var. Her anlamda; evlilik, dostluk, dünyaya bakış. Şöyle bir denge var başından beri, o daha optimist. Ben zaten, daha kötücül düşünmeye yatkınım. Bütün sanatçıların da böyle olduğuna inanıyorum. Sanatçı dediğin ha babam kötüyü düşünür.

- Kötücül değil de, olası negatifi de akla getirmek diyelim sanki.

Evet, şahsi bir şey değil bu. Olası negatifi yoğunlaştırıp oradan çözüm üretmeye çalışmak benimki. Hem hayatıma hem dünya meselelerine bakışım böyle. Çocukluktan gelen şeylerin de çok etkisi var. Depresif olmasam da, depresyona yatkınım. Gerçi bu Ercan’la büyük ölçüde çözüldü. O siyasetçi olarak da, insan olarak da çok farklı. Genleri sağlam, iyi ve çok çocuklu bir ailede büyümüş. Ben oraya sığınıyorum. Onun bakış açısına.

- Onun limanına...

Evet. Sadece o var. Açıkçası ben toplumca umutsuz olduğumuzu düşünüyorum. Hiç ümidim kalmadı... O kadar çok aşağı çekildik ki. Baskılar artık aşağılanma boyutunda. Bu olduğu zaman, en dirençli insan bile bir müddet sonra çöker.

- Ya da alışır belki?

Bilmem, alışılmaz bence. Biz çok sessiz, çok iyi bir evde yaşıyoruz. Çıt yok. Çok okuyoruz ikimiz de. Sadece bir tane yardımcımız var, ona da işini bitirince hemen izin veriyoruz. Çık gez diyorum, arabamı veriyorum. Özellikle son yirmi beş yılın siyasi çözümsüzlüğünden kurtulmak için kendimi seyahatlere vermiştim. Çoğunlukla Almanya ve İngiltere, dil problemi olmadığı için. Fakat Mehtap hastalanınca hiçbir yere gidemez oldum. Bir tarafta hastalığın stresi, öbür tarafta gittikçe kötüye giden bir Türkiye tablosu, beni çok bozdu.

- Bir de üzerine pandemi süreci...

O herkesi bozdu zaten.

DÜNYA KENDİ PİSLİĞİNDE BOĞULUYOR

- Sadece en dayanıklı olanlar mı yaralanmadan ayakta kalabilecekler sence?

Bence öyle bir şey konuşamayız. Toplum içindeki katmanlar, her katmanın değişik alt grupları; ama benim gördüğüm, dünya hiçbir şeye çözüm üretemiyor. Bence dünya kendi pisliğinde boğuluyor. Liberalizm yerlerde, hiçbir sorununu halledemeyen bir dünya, bir türlü doymak bilmeyen ayrı bir güruh. Cumhuriyet değerlerinin yok edilmesi, kadınlara baskı, din baskısı... Biz değerlerle büyüdük.

- Sen Fatih’te büyüdün, değil mi?

Tabii, dindar insanlar arasında. Şimdiki dindar kesim de farklı bir kimliğe büründü. Her şey altüst olunca, hayatın tadını alabilen insanlara hem çok imreniyorum hem de çok hayret ediyorum.

- Bu neyin kafası diye bakıyorsun herhalde.

Yani, keşke olabilsek diyorum. Olamam ama.

- Sen hiç değildin ama.

Hiç. Her şeyin farkında olmak çok kötü bir şey. Seni sonunda yalnızlığa mahkum ediyor. Yalnızlığı severim gerçi. Aman biri bulaşmasın da, istediklerimi yapabileyim. Bodrum’a kaçtık işte.

- Ailece mi?

Evet. Mehtap’a da çok iyi geliyor. Ama üç aydır gürültü sebebiyle inanılmaz bir işkence çekiyorum, bütün Gündoğan halkıyla beraber. belediye başkanı bizi iki aydır oyalıyor. Burası CHP’li bir belediye, yani sosyal demokrat. Ama usule uymayan takımın yanında, halkın değil. “Müjde Ar’ın evi kaçak” diye ısmarlama bir haber çıktı. Burası, lüks bir site, benim de bir dairem var. “Beni edinilmiş dünyevi değerlerin yokluğuyla korkutamazsın” diye haber yolladım. Şimdi rahat etmeye geldim ya, bu sefer de buna taktım.

- Site halkı da durumdan şikayetçi tabii.

Biz burada 42 daireyiz. İskeleye iniyorum, komşular “sizin partinin de öbürlerinden farkı yok” diye bir başlıyorlar... Ercan’a, bana edilen kötü sözlerin, hakaretlerin bini bir para. Oturdum Kılıçdaroğlu’na hepsini anlattım. Çok acıklı. Virütik bozulma hepimizde var. Çok acıklı.

- Bütün dünyada.

Evet; bizde daha fazla. Geçen gün birisi “Pompei’nin son günlerine benziyoruz” dedi. Bakıyorum topluma, türemiş yeni bir nesil var, bunlar kime benziyorlar diye düşünüyorum. Hobbitler’e mi benziyorlar, uzaydan mı geldiler, toprağın altından mı çıktılar, nasıl böyle bir formasyona geçtiler diye düşünüyorum. Terbiyesizlik, saygısızlık serbest, insani değerler çöpe atılmış. Bu nasıl oldu, oturup bunu sosyolojik olarak araştırayım diyorum.

- Yerinde bir başkası olsa, belki de gider başka bir ülkede yaşardı...

Ben yurt dışında çok yaşadım, olay o değil Fatih. Gitmiyorum, inatla kavga ediyorum ben. Vicdanım bana bunu söylüyor. Ben buraya aidim. Perşembe günü bilmem ne pazarı, Cuma günü başka bir pazar. Paris’te de pazara gidiyorum, ama orada “Abla gel bak, şu incirin yarısını da sen ye” diyen yok ki bana. Tezgaha oturup inciri yiyorum, “Oğlum bu beni susatır, sen bana bir de çay söyle” diyorum. Çayı da getiriyor. Şimdi bunu Fransız’a söylesem, beni tekme tokat tezgahtan atar.

- Kim bilir böyle ne hoşluklar yaşıyorsundur.

Hep yaşadım. Bu ülkede herkes kimin ne olduğunu çok iyi biliyor. Geçenlerde bir taksi şoförü “Neden televizyonlara iş yapmadığınızı çok iyi biliyorum, duruşunuzu hiç bozmuyorsunuz” dedi. Hiç de beklemezsin adamdan. Ondan gidemiyorum işte. Yoksa 72 milletten arkadaşım var..

- Buradaki dostların?

Buradaki dostlarımla ya küsüyorum ya da kavga ediyorum! (Gülüyor) Bozuşuyoruz bayağı.

- Neden öyle?

Saldırganlık içgüdüsü.

- Ünlü olduğun için mi?

Evet. Ün, ateşten gömlek. Seni incitecek, o şekilde o güdüsünü tatmin etmiş olacak.

- Ünlü insanlar ne yapacak?

Benim gibi yapacak. Hiç dokundurmayacak. Fazla ileri giden olursa da, cevabını verecek. Ne yapayım? Bu her yerde başına gelir. Bankada sıradasın. Arkandaki adam “Ben öndeydim” diyor mesela. Sırf hırlaşmak için. Ben de “İki gözümden de katarakt ameliyatı oldum, ben sizi görmedim” deyip idare ediyorum. Yoksa akşama kadar karakolları dolaşırsın.

- Yok canım, senin İstanbulkart’ın var, hep toplu taşımayı  kullanıyorsun.

Metroya hep biniyorum. Bak ne diyeceğim, minibüsler bana hep bedava. Para almıyorlar. “Abla almam” derler. Taksicilerin büyük kısmı almaz, zorla veriyorum. Geçenlerde Sezen’e gidiyorum, Sarıyer’den Kanlıca’ya. Adam para almadı. Ben de köprünün üzerine bir para bıraktım. “Ben şimdi bu parayı köprüden aşağı atarım Abla, al paranı” dedi bana. Bir de üzerine “kendimi de atarım” diye ekledi!

- Ne yaptın peki?

“Aman oğlum atlama, parayı da ihtiyacı olana verirsin” dedim.

- Taksi onun malı mıymış?

Sordum, çalışıyormuş sadece.

- Bu gönlü bolluk nereden geliyor peki?

Anadolu insanı böyle işte. İstanbul’a gelince biz bozuyoruz, o ayrı.

- Seni o kadar çok izlemiş, o kadar benimsemiş ki demek.

Bak, biliyor, ben onlardan biriyim. Kaymak tabakadan değilim. Ben Fatih’te, zorluklarla büyüdüm. İstesem de olamam. Kafamın üzerine kitap koyup yürüsem de olmaz. Ben bir yürüyorum, yer gök inliyor. Bir oraya çarpıyorum, bir buraya. Tuvalet giyiniyorum; etek kıçımın arkasına toplanıyor, basıp düşüyorum. Umurumda da değil.

- Gerçi kaymak tabakadaymış gibi yapan insanların da çoğu gümüş kaşıkla doğan mavi kanlardan değil.

Hayır, benim gerçekten umurumda değil. “Hiç görüşemiyoruz” diye sitem eden arkadaşlarıma “görüşmüyoruz, çünkü başka şeylere kafa yoruyoruz. Görüşsek ne olacak ki” diyorum. Ne konuşacağız? Toplamda 10 dakika. Eledim ben herkesi. Sadece on kişi var. “Seninle çok tanışmak isteyen birisi var” diye ısrar ediyorlar. “Yok, geç kaldınız” diyorum, “listeyi dondurdum”.

- Liste dondu mu yani?

Evet. Yeni kimseyi sokmuyorum hayatıma. Kesinlikle. Çok özel biri çıksa da, tanımaya mecalim yok.

- Yeni insanlarla tanışıyorsundur canım mutlaka.

Ya tabii tanışıyorum, bir toplantıda falan. Çok hoş insanlar da oluyor. Ercan’la bir toplantıya gitmişiz, pırıl pırıl insanlarla tanışmışım. Şimdi ben onların o akşam tadını çıkarıyorum, sonra devamı gelmiyor. Artık yeni insan listeye giremiyor.

SEZEN’İN EVİNDEN MİSAFİR KOVDUM

- En yakın arkadaşın Sezen, değil mi?

44 senedir hiç ayrılmadık. “Bana bak, hiçbirimiz kocalarla bu kadar uzun kalmadık” dedim geçenlerde.

- Onunla itişme olmuyor mu?

Hiç. Bence Aysel ve Sezen ruh ikizleri. Üstelik ikisi de Denizli, Sarayköy doğumlu. Yani şöyle şeyler oluyor: Evine gidiyorum, bir misafiri gelmiş, sigara içiyor. Ben kadını kovuyorum evden. “Sen misafiri kovmuşun” diyor. “Evet” diyorum. Hiç laf edemiyor. Evde deli var tabii!

- Yeni projelere de pek sıcak bakmıyorsun.

Proje mroje yok ki. “Bundan ne kazanırız” diye yapılan işler. Sinema öyle yapılıyor. Bildiğimiz anlamda sinema yapan adamların sesi soluğu kesildi. Şimdi çekilen filmlere dizi sineması diyorum ben. Bak seyret, dizi gibi.

- Televizyon dizileri var.

Hah, hemen “teklif gelmiyor mu” diye soruyorlar. Her dakika teklif geliyor. İlk sözüm “üçüncü bölümün sonunda ölürsem, oynarım” diyorum. Dördüncüye kalmam.

- Yeni oyuncuları seyrediyor musun?

Hiç. Bizim evde televizyon açılmıyor. Bu televizyonların yirmi kişilik birer kadroları var. Bir kısmı oradan, bir kısmı da “diğerleri” kontenjanından. Bunlar birbiriyle dalaşıyor. Üstelik ben izlendiklerini falan da düşünmüyorum. Herkes çok biliyor kardeşim bu ülkede. Biz bilmekten yıkılmışız.

- Az data, bol fikir.

Aynen. Adam ilk cümleye başlıyor, hemen seceresini çıkarıyorum. Kavganın sonunu da hemen hissediyorum. Hop, basıp kapatıyorum.

“BEN DÜNYAYI HİÇ SEVMEDİM”

- “Aysel”in senaryosu ne durumda?

Bitti. BKM’ye teslim ettim. Herhalde Netflix’le olacak.

- Kimin çekeceği belli mi?

Değil, ama ben hep başında olacağım. Yeni kuşak yakın geçmiş hakkında hiçbir şey bilmiyor. Çekmek isteyen bir yönetmene “Ulvi Uraz’ı tanır mısın” dedim, “O kim” dedi. Türk tiyatrosunun en anarşist neferlerinden biri. Şimdi Ulvi Uraz’ı tanımayan adam, Aysel’in tiyatro geçmişini nasıl anlatacak?

- Aysel. Bu kadar baskın bir figür. Onunla yaşamak olağanüstü olmalı, ama aynı zamanda da çok zor herhalde.

Çok. Ölmeden önce ayak ucundaydım. Çok ağlıyorum. 2,5 aylık sürecin sonunda boşaldım artık. Mehtap duygularını hemen dışa vurur. Ben böyle çata pata konuşuyorum ama her şeyi içine atan bir insanım. Artık tutamıyorum kendimi işte. Doktor vedalaşmamızı söylemişti, son anları demişti. Aysel de kendinde değil. Bir baktım, gözlerini açtı. Eliyle bana sus yaptı. “Ağlama” dedi. “Gel, sana bir şey söyleyeceğim” dedi fısıltıyla. Yanak yanağa duruyoruz. “Ben dünyayı hiç sevmedim” dedi. Bu beni mahvetti. Çok akıllıydı, hiçbir şeyi yemiyordu tabii.

- Hepimizin içine işleyen şarkı sözlerinden ne kadar gördüğünü, hissettiğini biliyoruz.

Açlık, savaş, göç, Ünzileler, kadınlar, sahtekarlar, dinbazlar, dilbazlar... Son cümlesi de bu olunca, benim içime işledi. Ben eve gittim, bir çay içeyim dedim. Bak ben uhrevi şeylere hiç inanmam, benim için gördüğüm gerçektir. Çaydan bir yudum aldım, “Annem” diye ayağa fırladım. O anda gitmiş. “Ercan hemen hastaneye gidelim” dedim. Nedir bu şimdi?

- Açıklanamayan böyle şeyler oluyor bazen.

Evet, oluyor. Duasında da oldu. Helvasını kavurduk. Dua 6’da başlayacak, ben kendimde değilim, başlamadan eve geldim, uzandım. Saat tam 6’da bir şey sıyırdı beni. Baştan aşağı. Tuhaf bir şey.

- Aysel’in bazen deliye yatması, anlamıyormuş gibi yapması falan, ne kadar özeldi, değil mi?

IQ’su herhalde 170’di. Bir de gerçeklere katlanamayacak kadar hassas olduğu için de gerçeği bazen çarpıtıyordu. Çok duygusaldı. “Çirkinler de Sever” diye bir film çekmiştim Adıyaman’da. Yanımda bir köylü kızı var bir sahnede, ama çok çok güzel bir kız. Kızın ayaklarında ayakkabı yok. Aysel onu fark etmiş hemen, dedi ki “Şu çocuğun ayağına ayakkabı giydiremeyen dünyanın içine edeyim”. Annem buydu. Irak’ta nükleer saldırı olacağı zaman bizim sınıra gelmişlerdi ya, Annem hazırlanmış çıkıyor. “Nereye” dedim, “sınıra gidiyorum” dedi. 20 tane çocuğu alıp getirmeyi düşünüyormuş. “Anne insanlar sana çocuklarını verirler mi” dedim. “Tabii, ölüm korkusuyla verirler” dedi. “Anne sen bakamazsın çocuklara, gene bana baktıracaksın” dedim, zorla oturttum.

- Sende hep güçlü bir sorumluluk bilinci var gerçekten de.

Öyle. Annemin yüzünden. O hiç büyümemiş bir çocuktu. Filmde de bu duyguyu veriyorum. Psikoterapistim de “Annenle barış, o hiç büyümemiş bir çocuk” demişti.

- Bunu fark etmemiş miydin?

Hayır. Terapistim bana “Sen bir çocukla itişiyorsun” dedi. Ben böyle bir şema kurmamıştım.

- Ne yapıyordu mesela?

Sigarasına çok kızıyordum. Kapıda içip gelebilir bana, değil mi? Ne yapıyordu biliyor musun, daire kapısında elinde yeni söndürdüğü sigarayla girip bana gösteriyordu. Şimdi, bunu bir çocuk yapar. Ben o bağlamda düşünmeye başlayınca, annemi yaptığı her şey için affettim.

- Aslında bu ilişkiyi herkesle kurmak lazım belki de. Kendi baktığımız doğrularla yargılamak, değerlendirmek, kızmak ne kadar da yanlış.

Aynen öyle. İnsanların yüzde 80’i zaten büyümüyorlar. Aslında hepimizde böyle bir taraf var. Olması da lazım. O alana sığınmasak, tımarhanelerde yer kalmazdı.

- Ama Aysel bir tarafıyla da çok olgun bir yetişkindi.

Entelektüel anlamda öyle ama annem hiperaktif bir çocuk, tekne kazıntısı.

- Kendinde en sevmediğin yön ne?

Ben iyi bir insanım Fatih. Hiç bozulmadım. 7 yaşımda neysem, 65 yaşımda da oyum. Hiç değişmedim.

- Peki hiç sevmediğin tarafın?

Akım derken b.kum demem! Birden bir parlama var. 14 yaşımdan beri şeker hastası olduğumu 35 yaşımda öğrendim. Egemen Bostancı da benim gibiydi. Merhaba diyene girişirdi. Birdenbire topuktan beyne bir mesaj gidiyor.

- Nasıl oluyor yani?

Şimdi adama “izmaritini yere atma” diyorsun. “Benim sigarayı söndürdüğüm taş, senin babanın malı mı” diye cevap veriyor mesela. Sakin sakin “Kardeşim, tabii benim değil, ama toplumun malı. Ayrıca sigara yere atılmaz, bak burada çöp kutusu var, iyice söndürüp oraya atsan” falan diye güzel güzel anlatabilirim. Hepsini de düşünüyorum aklımda. Tatlı tatlı söyleyebilirim. Ama oyunculuk, röntgen mütehaslığı. Karşımdakine bakınca, kim hödük, kim hıyar, hemen anlıyorum. İşte o sırada bir canavar dönüşüyorum.

- Rahatlıyor musun peki?

Hemen üzülüyorum. Suç ve ceza. Sonra o adamla bir daha karşılaşmamızda, gidip sigara alıyorum ona.

- Peki “bir daha yapmayacağım” diye kendi kendine sözler veriyor musun?

Artık vermiyorum, çünkü ne mal olduğumu biliyorum. Çevremdeki herkes de biliyor. Tabii devamli “Müjde görmesin, Müjde duymasın” gibi laflar dönüyor çevremde.

- Ben seni hiç öyle görmedim.

Aman Allah göstermesin, unutamazsın! Aslında çok da fena oluyorum. Kulaklarım, beynim zonkluyor. Duramıyorum. Çocuklara karşı böyle değilim ama. Ercan’ın torunları benim de torunlarım, onlara karşı son derece anlayışlıyım, onları kolluyorum. Çocukların dünyalarını çok seviyorum.

HAYATIM BOYUNCA GECE SOKAĞA ÇIKMADIM

- En son ne zaman aynaya bakıp “Vay be, ne güzel kadınsın sen” dedin?

Hiç aynaya bakacak vaktim olmuyor ki. Duştan sonra giyinmek için iki dakikam falan oluyor. Ama şimdi seninle resim çektiriyoruz, ona bakıyorum. “Bak, güzelim işte” diyorum.

- Ercan Bey seni nasıl tavladı?

Ben siyasetçiden partner asla düşünmezdim. O bana uzaktan hayranmış. Ankara’da Şener Şen’le şov yapıyorduk, kulise geldi ortak tanıdıklarımızla. Baktım çok kibar oturuyor, orada dikkatimi çekti. 39 yaşındaydım, çok zor bir ilişkiden çıkmıştım. Atilla bir türlü kabul etmiyordu ayrılmayı, çok sancılı bir süreçti. O kadar yorgundum ki, partner falan istemiyorum. Neyse, bir akşam hep beraber yemeğe gittik. Sonra bir gece Sezen de vardı, Fatih Çekirge oyun sonrası bir gece kulübüne davet ettiler. Hayatta gitmem, Sezen var diye gittim. Yanıma oturdu, uykum geldi tabii, “ben gidiyorum” dedim, Ercan beni otele bıraktı. Bırakış, o bırakış.

- Biz de starları uzun sigaraları, her an saç baş yapılı halleri, mücevherler ve kürkler içinde hizmetçilerinin şımarttığı güzel kadınlar olarak gördük hep eski filmlerde.

Hayatım boyunca gece sokağa çıkmadım. Gazinoda çalışırken sahneye çıkmadan mutlaka uykum gelirdi. O kadar çok para kazanılan bir iş ki. Düşünsene, ben hayatım boyunca gazinoya gitmemişim. Gitsem onuncu dakika bağırarak kaçarım zaten. O insanlar da oraya niye geliyorlar, onu da hiç anlamadım.

- Senelerce çalıştın, artık anlamışsındır herhalde.

Hayır, hiç anlayamadım! Çiçek göndermeyi yasaklamıştım. Garsonlar titriyorlardı. Kim gelmiş, ne olmuş, umrumda olmadı. Fahrettin Aslan “Bu kadının deli olduğunu herkese söyleyin” diyordu.

- Ne anılar kalmıştır kimbilir...

Ah bak hemen aklıma gelen: Muazzez Abacı’yla İzmir Fuarı’nda çalışıyoruz. Kuaförü gelmemiş, ağlıyor. Fönle, fırçayla bir taradım, kuaförü istemedi bir daha!

- Nasıl oldu bu iş?

Benim Londra’dan kuaförlük diplomam var. 76’da saç-makyaj kursuna gitmiştim, üç ay. Şimdi burada da pandemi sebebiyle bütün siteyi ben kesiyorum.

Annem “Sezen ile seni hastanede karıştırdılar” derdi

Aysel hep simit yerdi, hatırlarsın. Buzluk ağzına kadar simit doluydu. Bir gün gittim, karnım aç, “bir simit versene” dedim. “Veremem” dedi. “Bari yarım ver” dedim. Onu da vermedi. “Sezen’e vereceğim hepsini” dedi. Yahu Sezen bunları nasıl yiyecek? “Olsun, bir senede yer, o bulup alamaz” dedi. Ona çok zaafı vardı. “Hastanede sizi karıştırdılar” diyordu.

AŞK-I MEMNU İLE HER ŞEY DEĞİŞTİ

- Kadın filmleri nasıl başladı?

Aşk-ı Memnu ile. Kadın zengin adamı değil, kalbindekini seçiyor. Güç var, duruş var, kişilik var. Asiye Nasıl Kurtulur, Dul Bir Kadın, Kibar Feyzo, Teyzem... Artık filmlerimi bile şaşırıyorum. 85 tane filmim var.

- Nasıl bir dönüş var orada, değil mi? Salon filmlerinin güzel kadını olarak da kalabilirdin.

Aşk-ı Memnu ile her şey değişti. Benim rolü kabul etme sebebim de o. Kadının o aykırılığı çok güzel. Moruk herifle evliliğe razı olmuyor. Yalıya, paraya rağmen, kalbinin sesini dinledi. “Benim hayatım, benim cinselliğim” diyor. O bir başlangıç oldu.

- O zamanın Türkiye’sinde de ne zor olmuştur.

Çok mücadele, çok kavga. Çok yorucuydu. Koşullar zor, sette tuvalet yok, soğukta donarsın, para az. Para gazinodan kazanılıyordu, sinema tutkuydu. Sinemacılara çekim yapmaları için mekan bile vermiyorlardı. Ne zorluklarla savaşarak çektik o filmleri. Aman hayat kısa be...

- Hayattaki en büyük amaç ne peki?

İnsanların kandığı bir dünya, benim umrumda bile değil. Markalar, takılar bana kendine sahte şeylerle değer katmaya çalışmak gibi geliyor. Değer, kendine değer katma çabanda gizli. Bu da bitmeyen bir savaş. Yoksa hıyar gibi gelip, hıyar gibi gitmek var.