Muzaffer İlhan Erdost’un kişiliği üstüne notlar: Acıyı bilince dönüştüren usta

O, “dostun gülüyle” yaralanıp boynunda iple, dağlara doğru yürüyüp gittiğini gördükleri Pir Sultan... 68 Baharı’ndan Deniz, Yusuf, Hüseyin... Adını ekleyip muzaffer dolaşan kardeş İlhan... Kahramanmaraş’ta öldürülen bebek, çocuk, genç yaşlı, kadın erkek Maraşlı bir Alevi.... Ankara’nın karlı bir sabahında katledilen Uğur Mumcu... Ahmet Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Turan Dursun’dur... Sivas kıyınında (katliam) yakılan 33 can... Bir gece vakti sabaha karşı, şafakta, ağaran güneşe şemsiye tutup evlerinden alınarak götürülen, kalan ömürlerini uzun gözaltılarda azaltarak ansızın tamamlayayıp “O güzel atlarına binip giden, o güzel iki insan” Türkan Saylan ve İlhan Selçuk’tur... Gezi’de Berkin Elvan, Ankara’da Ethem, Eskişehir’de Ali İsmail, Hatay’da Abdullah Cömert. Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan, Serdar Kadakal, Okmeydan’ı Cemevi’nde öldürülen Uğur Kurt...

02 Temmuz 2020 Perşembe, 02:00
Abone Ol google-news

Bu yazıya başlarken Yaşar Kemal’in Orhan Veli’ye yazdırdığı türküleşen şiirinin bir dizesindeki gibiyim: “Düştüm bir deryaya yol belli değil.”

Adı ve yaşamı “derya” ile özdeşleşen bir kişilikleyim. Birey olarak damlası, kişilik olarak bu deryanın kendisidir Muzaffer İlhan Erdost.

Nasıl bir yazı ortaya çıkacak kestiremiyorum. Zira, hangi yönüne eğilsem, bir başka yanını anlatamayacağım duygusuna kapılırım. Bir dostumun Vedat Günyol için söylediği sözünü anımsattı yaşadığım bu duygu. Ben de bu sözünün çevirisini Muzaffer Ağabey için yapayım: “Muzaffer İlhan Erdost, bizim düşünce bahçemizde koca bir çınar. Onu neresinden kavrarsak kavrayalım, kucaklayamadığımız bir yanı kalacaktır mutlak...”

Bu bilinçle yazıldı bu yazı ve bu bilinçle okunsun isterim...

Soran, sorgulayan...

Sorusu olmayanın yanıtlardan yararlanma hakkı yoktur...

Bütün yaşamını düşündüğümde, soru soran, sorgulayan, çözüm odaklı ve insan merkezli düşünen bir devrimci sosyalist, insancı bir Marksistle buluşurum. Çocuksu bir merakla sorayım aklımdan geçeni size:

“Düşünür Muzaffer İlhan Erdost, şair Muzaffer Erdost’un nesi olur?”

Ya da bir insanı anlatmak, onun ne kadarını bilmektir? 

Peki, onu bizim için tanınır, bilinir yapacak, tanımlayabileceğimiz hangi yönleri kalmıştır? 

Soruların yanıt seçenekleri herkese göre belli, net.

Savaşımcı bir kişiliğin 90 yıla varan bir ömür eşliğinde acılardan geçerek ördüğü yaşam ayrıntılarında, lekesiz, apaydınlık bir hayatıdır bize kalıt bıraktığı. Üreten, kültür yaratan, paylaşan bir insan. Çizgisinden sapmayan, eğilip bükülmeyen, devrimci kişiliğinden ödün vermeden yaşamış bir çobanyıldızı. Onu tanıyan son insan ölünceye değin yaşayacak.

Yarin gül yanağından...

O, Promete’den akıl, Hektor’dan yurt sevgisi, Marks’tan yüzlerce yıl önce “Yarin gül yanağından gayrı her şeyde, hep beraber” diyen, insanlığın ilk sosyalistlerinden (proto-sosyalist) biri Mazdek’in düşündaşı. Onun öğretisinden “el almış” Bedreddin’in yoldaşı...

Mutasım tarafından elleri ve ayakları kesilerek, bir öküz derisine dikilip astıkları darağacında acılar içinde ölüme yatırılan Babek’in kavga dürtüsü.

Cüce devler ülkesinde, “Enel hak!”, “Hak benim!” diyen Mansur...

Yüzülen derisini, bir urbayı katlar gibi eline alıp şehrin (Halep’in) on iki kapısından aynı anda çıkıp gittiğine inanılan Nesimi...  

“Dostun gülüyle” yaralanıp boynunda iple, dağlara doğru yürüyüp gittiğini gördükleri Pir Sultan...

68 Baharı’ndan Deniz, Yusuf, Hüseyin...

Adını ekleyip muzaffer dolaşan kardeş İlhan... Kahramanmaraş’ta öldürülen bebek, çocuk, genç yaşlı, kadın erkek Maraşlı bir Alevi... Ankara’nın karlı bir sabahında katledilen Uğur Mumcu... Ahmet Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Turan Dursun’dur... Sivas kıyınında (katliam) yakılan 33 can...

Bir gece vakti sabaha karşı, şafakta, ağaran güneşe şemsiye tutup, evlerinden alınarak götürülen, kalan ömürlerini uzun gözaltılarda azaltarak, ansızın tamamlayayıp “O güzel atlarına binip giden, o güzel iki insan”; Türkan Saylan ve İlhan Selçuk’tur... Gezi’de Berkin Elvan, Ankara’da Ethem, Eskişehir’de Ali İsmail, Hatay’da Abdullah Cömert. Mehmet Ayvalıtaş, Medini Yıldırım, Ahmet Atakan, Serdar Kadakal, Okmeydan’ı Cemevi’nde öldürülen Uğur Kurt...

Bu bağlamda, yazılan her yazı, kendisinin söylemediklerini tamamlayacak bir başka yazıya çağrıdır aslında. Bu yazım da kendi sınırlarından bakıp, görüş alanım içinde çizdiğim Muzaffer İlhan Erdost portresi için, başka yazılara bir çağrıdır. Eksikliği yazanın. Gerisi okurundur.

İlk karşılaşma ve hayata ömür katan 89 yıl...

Daha önce hiç görmemiştim. İlk tanışmışlığımız kitaplarından, yazılarından. yüz yüze karşılaşmamız ise 6 Mart 2006’da oldu. Önce kitaplarından, sonra da Ankara’ya onu görmeye gittiğimde, yüz yüze konuştuğumuz zamanlardan tanıdığım, Muzaffer İlhan Erdost’un bendeki portresidir kendimce anlatacağım...

AYDIN KİME DENİR, DEVRİMCİ NASIL OLMALIDIR?

Onun yaşamı, 93 Harbi zamanlarında Rus işgaliyle başlar: Kucağında kardeşini faşizme kurban vermiş bir ağabey. Oğlunu genç yaşta kaybetmiş, kızı yetim kalmış bir baba. Barışta ve Suları’nın anneleri, hayat yoldaşı Rana ablayı erken bir dönemde (ki, “Her ölüm erken ölümdür” C. Seber) yitirmiş bir eş. Kardeşinden iki armağan, Alaz ve Türküler’in amcası, her şeyi. Ardı ardına, trajik bunca acıyı yaşamış olmasına karşın; bunu, üreterek, yaratarak bilince dönüştürmüş bir usta. Yaşamdaki usta bu duruşu, toplumsalcı bilincin ürünü yapıtları onu, bütün zamanlarda yaşatacak ve konuşmalarımızın öznesi yapacak, bilge kişiliğinin bir yansımasıdır.

Ödünsüz aydın...

Bütün bunların bizi götürdüğü nokta şurası: Haklarını savunma konusunda ödünsüz birey olarak çıkar karşımıza. Kişi olarak hayata ve insanlığa karşı olan ödev, görev ve sorumluluklarında duyarlı, bir üst bilinç sergileyen ve yaşamını, inandığı dünya görüşü doğrultusunda yaşayan bir aydın. İnsancı sosyalist, devrimci bir komünisttir. Lenin’in, “Bizden önceki kültürlerin mirasçısıyız” sözlerindeki ulusal geçmişi sahiplenme konusunda net bir duruş sergilemiştir. Sömürgecileri bu topraklardan söküp atan Mustafa Kemal devrimlerini ve ulusal kültürü de aynı bilinçle özümseyen bir Marksisttir. 

“Aydın kime denir, devrimci nasıl olmalıdır” sorularının yanıtıdır Muzaffer İlhan Erdost!..

Rönesans insanı

Erdost’un, hayata ömür katan 90 yıllık yaşamının ayrıntılarına baktığımızda, izler bizi bugünkü kişilikle buluşturur. Vahap Erdoğdu, ölümünün ardından yazdığı “Muzafferdi O, Büyüdü Muzaffer İlhan oldu”, başlıklı yazısında şunlara söylüyor: “Muzaffer İlhan Erdost, Ardos’un yaylalarından Rus işgalinden kaçıp, Artova’nın çorak ovasına sığınan bir ailenin üçüncü kuşağıdır. Artova’nın Çiftlik köyünün tezek kokan, İbrahim Hoca’nın iki katlı kerpiç damında doğmuştur. Erdost doğduğunda, Cumhuriyetin ilk on yılını doldurmasına daha iki yıl vardır. Savaşın ata topraklarından sürüp getirdiği bozkırın bu topraklarını yurt edinme savaşımı kolay değildir. 

Seferberliğin’ Kurtuluş Savaşı’nın alazı, Tokat’ın bu bozkırlarını da tutuşturmuştur. Canlı canlı ateşe atılan insanların çığlıkları kulaklarda çınlamaktadır. Kongracılarla şeriatçıların köy meydanlarında kurdukları darağaçları, Gülhanım’ın belleğinde silinmez izler bırakmıştır.”

Bu kısacık alıntı bile, farklı kimliklerini aynı kişilikte toplayan, çok yönlü bir “Rönesans” insanının, karakteristik portresini anlatır bize!..

ALEVİLİK DİN ÖĞRETİSİ DEĞİL, BİR FELSEFEDİR

Sümerlere kadar geriye tarihlenen, bu tarihselliği, yaşadığı tüm kıyınlara rağmen, kendinde var eden, kendi düşünsel öğretilerini doğanın diyalektik yasalarını izleyerek oluşturan özgün bir kültür ve yaşayış biçimidir Alevilik. Her türlü özel mülkiyeti reddeder. Okullu bir düşünce dizgesidir. 

MS 500’lerde, Nuşirevan (Enuşirvan) tarafından oyuna getirilip göğsüne kadar toprağa ters gömülerek öldürülen, “Yarin gül yanağından gayri her şey ortak” diyen insanlığın ilk sosyalisti (proto-sosyalisti) Mazdek’e, ondan “Taberi’nin dediğine göre (...) Mazdeki cemaatinden...” (Tuğrul Keskin. Babek, Everest Yayınları) bir halk isyancısı Babek ile sürer “makus” bu tarih. 

Sıffın (26 Temmuz 657), Kerbela (10 Ekim 680), Çaldıran (23 Ağustos 1514), Maraş (16-29 Aralık 1978), Çorum (29 Mayıs 1980), Erzincan (25 Şubat 1975 ve 27-28 Nisan 1977), Sivas (1978, 2 Temmuz 1993, Ocak-Şubat 1996) ve #Gezi (27 Mayıs 2013)...

Aleviler, yine Aleviler, hep Aleviler... diye devam eder...

Varlığın birliği

“Bir sözcüğün kapladığı yer küçük, anlattığı ondan büyükse, o şiirdir” diyor Dağlarca.

Dağlarca’nın sözünde dile getirdiklerinin anlam genişliğine yaptığı vurgu, şunları dedirtiyor insana: İnsan, içine doğduğu ve kendisini yeni zamanlara taşıyacak kültürünün özdeksel bir varlığıdır. “Varlığın birliği”dir (Vahdet el vücud) ve “varlığın birliği”ne inanır. Bu inanç ve düşüncede anlamlandırır kendisini Alevi. Alevi kültürü, varlığın özdeksel, diyalektik, her şeyin bir akış, bir değişim içinde olup geliştiğinin kendisidir. Düşünen, soru soran, sorgulayan, emekten, barıştan, eşitlikten, kardeşlikten, insan haklarından yana herkesin sözcüsüdür. Diline, dinine, inancına, rengine bakmaksızın, bir büyük insanlık ailesine inananların kültürüdür.

Aykırılıklara düşman

Akıl yürütmelerimizi geriye doğru tarihlendirdiğimizde, karşımıza Sümerleri (MÖ 4000-2350) çıkarır, ordan Hititlere (MÖ 2000-1200), uzanır bu kültür. Hitit kabartmalarında, “Ayini Cem” törenleri resmedilmiştir. Semah dönenleri, saz çalan ozanları, izleyen kralıyla... 

Alevilik din ve din öğretisi değil, bir felsefedir. Aleviliğin kutsal kitabının adı da “Kudret”tir. Söylemlerini, dinsel öğretinin terimleriyle değil, özdekçi dünya görüşünün kavramlarıyla dile getirir. Özdeksel (maddeci), insancı, toplumcu bir dünya görüşüdür. Peygamberi yoktur bu kültürün, mürşidi/mürşitleri (öğretmen) vardır. Ne yazık ki, Aleviliğin kutsal kitabı “Kudret”ten günümüze hiçbir yazılı eser kalmamıştır. Aleviler, öğretilerini deyişler yoluyla bin yıllardır taşımışlardır bugünlere [Esat Korkmaz (Esat Dede), “Aleviliğin Gerçek Tarihi ve Özü”) 

Bu geleneğin, bazı okulları şunlardır: Hacıbektaş ilçesindeki “Pir Dergâhı” ana üniversitesidir örneğin. Elmalı’daki “Abdal Musa Dergâhı” bir başkası. Geçmişte, Mısır’da Mukaddem Tepesinde (Kahire’de), “Kaygusuz Abdal Dergâhı”, Kerbela’daki “Kerbela Dergâhı” ve bugün, Yunanistan sınırları içinde bulunan “Kızıl Deli Dergâhı” başka üniversiteleridir (Esat Korkmaz, YouTube kanalındaki konuşmasından)

Sazlı, sözlü gelenek

Hacı Bektaş dergâhları, döneminin, aynı zamanda bir çeşit iş okullarıdır. Örneğin, Hacı Bektaş Veli’nin Yunus’u Taptuk’un tekkesine göndermesi ve onun, o tekkedeki hayat düzenine, işbölümüne, yaşayışlarındaki üreten kimliklerine tanık olduğunu öğreniyoruz, bu kültürün sazlı, sözlü geleneklerinden, yazılıp anlatılanlardan. Herkesin bir iş tuttuğu bu ortamı Sabahattin Eyüboğlu’nun satırlarından okuyalım:

“...Kimi toprakta, kimi işlikte çalışır, kimi duvar örer, kimi aş pişirir: Yunus’a da odun taşıma işini vermişler. Kırk yıl sırtında odun taşımış Yunus, tekkenin ocağına. Hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. Her getirdiği odun dümdüzmüş. Neden diye soran birine: Bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez demiş Yunus...” (Sabahattin Eyüboğlu, YUNUS EMRE, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.18)

Vicdanın kabul ettiği

Alevi kültürü, insanlığın geçmiş kültürlerin, aklın öngördüğü, vicdanların kabul ettiği bütün birikimlerinden yararlanmış ve kendini geleceğe hazır etmiştir hep. Bundandır, ilahların şimşeklerini, yıldırımlarını bir paratoner gibi adeta üzerlerine çekmesi.

Peygamberlik makamı olmayan bu gelenek, gideceği ve izini süreceği “yol”un dört öğretmenine bağlıdır:

- 922 yılında “Enel Hak”, “Hak benim” dediği için vücudu parçalara ayrıldıktan sonra yakılarak, külleri Dicle’ye atılan Hallacı Mansur’dur.

Sünni İslamın nefretle andığı bu kimlik, “Alevi kültür, özgün adıyla Kızılbaşlık, birinci pir” olarak seçmiştir kendilerine.

- XIV. yüzyılda İran coğrafyasında ortaya çıkan, Doğu’da Hindistan, Batı’da ise Anadolu ve Balkanlar’a kadar yayılan bu inanışın, felsefi bir düşünüş olan Hurufiliğin kurucusu, Fazlullah Hurufi’dir (d. Esterabad 1340-ö. Şamahı 1394). Timur’un oğullarından Miranşah’ın buyruğu ile Fazlullah tutuklanıp hapsedilir. 1394 yılında Alıncak kalesinde sırtından bıçaklanarak öldürülür. Cesedi ayaklarına bağlanan bir iple çekilerek ibret olsun diye kentte dolaştırılır. 

- 1400’lerin başında Halep’te Ruhanilerce derisi yüzülerek asılan Nesimi’dir. Ve bilinen odur ki, Ruhaniler derisini yüzdükten sonra; “Sen ki Hak isen rengin niye sararır” diye sorarlar.

Nesimi; “Ben sonsuzluk ufkunda doğan aşk güneşiyim. Batarken sararır güneş” der. Ve inanılan odur ki Nesimi, yüzülen derisi elinde, şehrin (Halep) on iki kapısından aynı anda çıkıp gittiğini görenler olmuş.

- Ve 10 Ekim 680’de Kerbela’da katledilen direnişinin simgesi Hüseyin’dir (Esat Korkmaz)

Yukarıdan beri saydıklarımız, bu felsefeye ve inanca bağlı Alevi Kızılbaşlar için yaşadıkları sürece onların tarihsel yükümlülükleridir. Anadan, babadan atadan; kızına, oğluna, torunlarına kendini her çağ ve dönemde yenileyerek yenilenerek geçen bir gelenektir...

YARIN: Aynı elden çıkan plan: Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak!