Naomi Klein'den 'İşte Bu Her Şeyi Değiştirir'

Naomi Klein bu kışkırtıcı eserinde, küresel ısınmanın doğrudan kapitalizmin mantığından kaynaklandığını anlatıyor ve iklim değişikliğinin insanlık için bir uyanma çağrısı olduğuna, dünyanın ısınmasını önleyemezsek mahvolmamızın kaçınılmaz olacağına dikkat çekiyor. Serap Çakır'ın yazısı...

27 Mayıs 2015 Çarşamba, 14:42
Abone Ol google-news

Naomi Klein'den “İşte Bu Her Şeyi Değiştirir”

Toprak savunması!

Geçtiğimiz günlerde bir milletvekili açıklama yaptı ve “Türkiye karbon salınımı en çok artan ülkelerden birisi, hiçbir tedbir alınmıyor” dedi. Aslında bu durum yalnızca dünya kaynaklarının kontrolsüzce sömürüldüğü Türkiye’ye özgü değil. Gazeteci Naomi Klein, iklim değişikliğinin, hunharca tüketilen fosil yakıtların, çılgınlığa dönüşen enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacın ne gibi felaketlere yol açtığını/açacağını anlatan derinlikli bir kitap kaleme aldı: İşte Bu Her Şeyi Değiştirir. Kitapta iklim değişikliğiyle ilgili çok çarpıcı bilgiler var ve bir tanesi şöyle: “2013 yılında karbon dioksit salınımı, bir iklim anlaşması müzakerelerinin ciddi biçimde başlatıldığı 1990’daki düzeyinden % 61 daha fazlaydı.” Dolayısıyla karbon salınımı Türkiye’de olduğu gibi dünyada da çılgınlık boyutlarına varan bir seviyede. Topluca intihar ediyoruz ve pek çoğumuz böyle bir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ediyor. Bunun yanı sıra düşük ücret ve yüksek emisyon arasında kuvvetli bir bağ olduğunu da söylüyor yazar. “Kirlilik ve emek sömürüsü arasındaki ilişki Sanayi Devrimi’nin ilk günlerinden beri geçerlidir” diyor. 

Doğanın dengesinin giderek değiştiğini gözler önüne seren araştırmacı, öncelikle neden böyle bir kitabı kaleme aldığını ise temel bir soru sorarak açıklıyor: “Benim oğlum hiç geyik görecek mi?” Naomi Klein’in anlattığına göre emisyonların her yıl çoğalarak atmosfere salınmasına göz yummaya devam edersek, iklim değişikliğinin yol açacağı felaketlere de kucak açmış olacağız. Çünkü iklim değişikliği dünyamızdaki her şeyi alt üst edecek. “Büyük şehirler çok büyük ihtimalle sular altında kalacak; denizler antik kültürleri yutacak; çocuklarımızın da hayatlarının büyük bir kısmını, uğursuz fırtınalarla aşırı kuraklıklardan kaçmakla ve durumlarını düzeltmeye çalışmakla geçirecek olmaları çok yüksek ihtimal.”

İKLİMLE BAŞLAYACAK VE EKONOMİYİ DEĞİŞTİRECEK

Kitaptan size çarpıcı örnekler vereyim. 4°C’den daha fazla asınma yolunda ilerleyen dünyadan bir felaket tarihi isterseniz onu da sunmuş Dünya Bankası raporu: “4 derecelik ısınma yeryüzündeki deniz seviyesini 2100 yılına gelindiğinde muhtemelen 1 hatta 2 metre yükseltecek; Maldivler ve Tuvalu gibi ada ülkelerin yanı sıra Ekvador ve Brezilya’dan Hollanda’ya, California’nın büyük kısmına, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeydoğusuna ve keza Güney ve Güneydoğu Asya’nın geniş kesimlerine kadar yerleri sular altında bırakacaktır.” Bu felaketler milyonlarca insanı yerinden yurdundan ederken, bol bol para kazanan ve her geçen yıl daha da fazla zengin ettiğimiz %1’lik kesime ise hiçbir şey olmayacak.

Dolayısıyla küresel iklim değişikliğinin uzun zamandır süregelen bir kriz olduğuna karar verip hızlıca önlemler almamızı, ekonomik sistem olmak üzere tüm yaşam biçimimizin değişmesi gerektiğini söylüyor Naomi Klein. Daha az tüketmeliyiz! Ona göre, küresel ısınmanın uygarlığa bir tehdit olduğunu idrakle başlayan süreç, fütursuzca tüketimin yavaşlatılıp, enerji kaynaklarının değiştirilmesine ve ekonomik düzenin daha adil hale getirilmesine uzanan zorlu bir süreci kapsamak zorunda. “Küresel zenginlik yeniden bölüştürülecek, kapitalizme kelepçe vurulacak ve hayat tarzları yeniden dönüştürülecek.” Bunun için iklim değişikliğinin önemini kavrayıp alttan üstü baskılayan bir güce dönüşmesi gerekiyor insanların. Ekolojik sistemdeki önlem ise, suya, güneşe ve rüzgâra dayanan yenilenebilir enerji sistemlerine geçmek. Böylece kapitalizmin iklime neden karşı olduğu da ortaya çıkmış oluyor: Daha eşit bir toplum, ekonomileri mümkün olduğunca yerelleştirmek ve daha az tüketmek…

BLOKADYA – BİRLEŞİK HALK DAYANIŞMASI

Klein’in kitabından çarpıcı satırları okuyor ve kendi ülkemdeki hemen hemen aynı olayları hatırlıyorum. Eski bir Yunan köyü Ierissos’u içine alan bölge artık Yunanlıların değil. Burası Blokadya diye adlandırılıyor. Çünkü ulus-aşırı bir maden şirketi köylülerin toprağını acımasızca harap edebileceğini düşünüyor. Ordu’nun Fatsa ilçesinde siyanürle altın çıkarılmak istenen bölge de artık köylülerin değil. Bir anda özel mülkiyet oluverdi! Ne hakla, işte onu kimseler bilmiyor. Kanada’da Skouries ormanı altın ve bakır madenleri uğruna bitirilmek isteniyor. Dünyanın dört bir tarafında toprağını korumak isteyen köylülerin ise onlarca ortak özellikleri var. Ataları o bölgede yaşadı ve çocuklarının da o bölgede sağlıkla yaşamasını istiyorlar. Topraktan, denizden geçiniyor, ineklerini aynı gökyüzünün altında otlatıyorlar. Yunan bir köylü bu maden arama çılgınlığına ve katliamına karşı soruyor: “Sular zehirlenirse ineklerimiz ne içecek?” Fatsalı köylülerin de derdi dünyanın bir ucundaki Kanadalı kardeşleriyle aynı: “Çocuklarımız zehirlenmesin, siyanür ağacı bize fındık vermez, biz altın ve ölüm değil yaşam istiyoruz.” Çin’de İç Moğolistan’da fosil yakıtlar uğruna feda edilen insan hayatına en güzel örneği yine bir köylü veriyor: “Hava rüzgârlı olduğunda, açık bir maden olduğu için üstümüz başımız kömür tozuyla kaplanıyordu.”

Muhteşem bilgiler edindiğim Naomi Klein üst üste pek çok doğru soruyu daha soruyor: “Uzaktaki büyük bir şirket nasıl olup da benim yurduma gelip, beni ve çocuklarımı – benim iznimi sormaya dahi yeltenmeden – riske atabilir? Çocukların oynadıklarını çok iyi bildikleri yerde havaya kimyasal madde salmaları nasıl hukuki olabilir? Devletin beni bu saldırıdan korumak yerine, tek suçları ailelerini korumaya çalışmak olan insanları dövmek üzere polis yollaması nasıl düşünülebilir?”

Bir insanın derisini soyun ve böylece yaşamasını isteyin. İşte o gözünü para bürümüş şirketlerin toprağa yapıp ettikleri tam da bu. Üstelik toprağın yanı sıra su ve hayvanlar da telef oluyor. Bölge halkının orada yaşamasına imkân bırakılmıyor ve sağlıkları da sürekli tehdit altında oluyor. Ama umutsuzluğa kapılacak bir durum da yok ortada. Blokadya bölgeleri yani halkın oluşturduğu direnişler öyle kolay kolay toprağını verecekmiş gibi davranmıyor. HES’lere karşı mücadelelerde bunu gördük, diğer pek çok bölgede de. Birleşmek ve yılmamak çok önemli. Çünkü uluslararası gözü dönmüş şirketlerin anlayamadıkları şey paranın yenmeyeceği. Ama köylü çorak topraklarda paranın hiçbir değerinin olmadığını çok iyi biliyor.

PEKİ YA NÜKLEER?

Naomi Klein’e göre nükleer enerji ve jeomühendisliği ekolojik krize çözüm olamaz ve kısa vadeli bir çözümden öteye gitmez. Oysa yenilenebilir enerji sistemlerini hayata geçirmek, dünyanın kurtuluşu için bir başlangıç olabilir. Peki, rüzgar, güneş ve sudan yararlanarak enerji üreten ülkelerde durumlar nasıl? Bunu da çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor Naomi Klein. Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları adeta bu sisteme geçilmesini engellemeye çalışıyor. Hangi ülke yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelse, mesela Çin, Hindistan ya da Kanada, bir başka ülke DTÖ’nün kapısını çalıp şikâyetçi oluyor. Başta da ABD. Ama yine de Danimarka, elektriğinin yüzde 40’ını yenilenebilir kaynaklardan, çoğunlukla rüzgâr enerjisinden temin ediyor; Almanya’nın 2013 yılında elektriğinin yüzde 25’i rüzgâr ve güneşten sağlanıyordu, şimdi çok daha fazladır sanıyorum. Almanya’da elektriğini özel sektöre satmayıp kamuda bırakan Frankfurt ve Münih’te ise gelişmeler çok daha çarpıcı, Frankfurt 2050’de, Münih ise 2025’te tamamen yenilenebilir enerjiye geçmeyi planlıyor. Bunun yanı sıra Hollanda, Avusturya, Norveç gibi ülkeler de yenilenebilir enerji konusunda büyük taahhütlerde bulunmuşlar. Türkiye’de ise işler şimdilik tam tersi yönde gelişiyor. Büyük yatırım gerektiren ve büyük risk taşıyan nükleere kaynak ayrıldı ama ilginç şekilde en az riski bulunan ve maliyetleri karşılaştırılamaz şekilde az olan yenilenebilir enerji sistemlerinin adı bile geçmiyor. Üstelik yapımı ikincisinin çok daha kısa sürede oluyor. Naomi Klein’in kitabını bir okuyun derim…

İşe Bu Her Şeyi Değiştirir/ Naomi Klein/ Çeviren: Osman Akınhay/ 704 s.