NATO’nun zorlu sınavı: 2021

Şartlar ne olursa olsun, tüm dünya ile birlikte NATO’yu da zorlu bir görev yılı bekliyor. Planlanan reformlar hayata geçmediği ve dünyada oluşan yeni güç dengeleri gözetilmediği sürece gerileme kaçınılmaz.

30 Aralık 2020 Çarşamba, 19:48
NATO’nun zorlu sınavı: 2021
Abone Ol google-news

ABD Hazine Bakanlığı, 14 Aralık’ta, ‘Hasımlarla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası’ (CAATSA) kapsamında, Türkiye’ye yönelik uzun süredir rafta beklettiği yaptırımları açıkladı. Savunma sanayiini hedef alan yaptırımların orta vadede Türkiye’yi belirgin bir politika değişikliğine sürüklemesi öngörülmüyor. Ancak ABD’nin söz konusu yaptırımları, tarihinde ilk kez bir NATO müttefikine uyguluyor olması ve Türkiye’yi bir anlamda, ‘ulusal güvenliğine tehdit teşkil eden’ Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerle aynı kategoride sınıflandırması sembolik önem taşıyor.

ABD'nin, Türkiye’ye yaptırım uygulama kararı sadece Türkiye'nin değil, genel anlamda ittifakın geleceği hakkında da ciddi soruları beraberinde getiriyor. Zira bugün gelinen noktada, Türkiye ve NATO arasında, genel tehdit ve güvenlik algılarına ilişkin ortaya çıkan çelişkili durum, Türkiye’yi açıkça ‘yeni bir rota’ oluşturmaya zorluyor. Bütün bunlar yaşanırken, NATO’daki müttefikleri tarafından Türkiye’ye dayatılan talepler, yer yer zorlayıcı biçimlerde de tezahür edebiliyor. 23 Kasım’da, Irene Operasyonu kapsamında, Libya’ya giden bir Türk gemisine ağır silahlı Alman özel timleri tarafından baskın düzenlenmesi buna dair en güncel ve çarpıcı örnek.

Bu durumda şunu açıkça ifade etmek gerekir ki, ambargo tehditlerinin de eşlik ettiği bu zorlayıcı eylemler günün sonunda, Türkiye’yi Batı’ya daha fazla yaklaştırmıyor. Bilakis, Türkler İttifaktan kopuşu, Batı’daki strateji merkezleri ise Türkiye’siz bir İttifakın, küresel terazideki ağırlık dengesini nasıl etkileyeceğini tartışıyor. Bu sırada, örgütün yetkinliğine ve faaliyetlerine yönelik eleştiriler hız kesmeden devam ediyor.

LOJİSTİK KAABİLİYETİ SORGULANIYOR

'Soğuk Savaş' kavramını ilk kez kamuoyuna duyuran Amerikalı yazar Walter Lippmann, "İttifak bir zincir gibidir. Zayıf halkalar eklenerek güçlendirilmez" diyordu. Öngörüsünde haklı olmalı ki 1999 yılından bugüne İttifaka eklemlenen katı bürokrasi ve zayıf ekonomilere sahip Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerinin, 'verimli ve etkili bir biçimde birlikte hareket etme yeteneği' yoğun bir şekilde sorgulanıyor. Soğuk Savaş'ın sonunda Sovyetlere karşı zaferini ilan eden NATO'nun, bugün operasyonel planlama ve uyum konusundaki eksikliği her geçen gün daha çok gün yüzüne çıkıyor.

Örneğin, ABD'nin eski Avrupa Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges, 2017 yazında helikopterle Bulgaristan'dan Romanya’ya seyahat etmektedir; gümrük işlemleri için varış noktasından önceki bir başka üsse iniş yapması istenir ve basit gibi görünen bu bürokratik dayatma, Hodges'un birkaç saatine mal olur. Ancak konu bir NATO konvoyunu, bir ülkeden diğerine kaydırmak olduğunda işler daha da zorlaşmaktadır. Alman Der Spiegel gazetesine göre, "lojistik ve malzemeden kaynaklı sorunlar, ittifakın savunma kabiliyetini bile gölge düşürebilecek düzeydedir." Öyle ki, "NATO’nun Avrupa sahasındaki hızlı genişlemeyi lojistik olarak destekleme yeteneği, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana epey körelmiştir..."

TEKNOLOJİYE YETİŞME HIZI

Japon Korgeneral ve savunma uzmanı Jun Nagashima'ya göre, bugün insanlığın sahip olduğu tüm bilgi ve iletişim teknolojilerine ek olarak yapay zekâ, 3D yazıcılar, robotlar, otonom sürüş, nanoteknoloji ve kuantum bilgisayarlar gibi gelişmiş teknolojiler, insanların söz konusu teknolojilere yönelik adaptasyonlarını aşan bir hızda gelişmektedir. Bu sosyal bölünmeye de 'dijital uçurum' adı verilmektedir. Bu bağlamda, çeşitli teknolojik inovasyon düzeylerine sahip müttefikler arasında birlikte çalışabilirlik konusunda ciddi boşluklar olabilmektedir. Yapay zekâ konusundaki yetenek boşluğu ise ittifakın etkinliğini azaltabilecek önemli risklerden biridir.

SALGINA KARŞI HAZIRLIKSIZDI

Doğası gereği, doğal tehditlerden ziyade geniş çaplı insan kaynaklı tehditlere odaklanan NATO’nun güvenlik öncelikleri arasında, ‘küresel salgınların’ pek de önemli bir yer tutmadığı anlaşılmaktadır. NATO bünyesinde tartışılan siber saldırılar ve enerji kesintileri gibi yeni tip tehditlere son zamanlarda ‘iklim değişikliği’ de eklenmişti ki koronavirüs krizi patlak verdi. Potansiyel, somut tehditlere karşı, savunma ve saldırı konseptleri geliştiren NATO, bu görünmez tehdit karşısında epey hazırlıksızdı. İttifakın geleneksel yapısı açıkça krizi göğüslemekte zorlandı.

NATO eski Genel Sekreter Yardımcısı Jamie Shea'ya göre, "NATO, salgın süresince, virüse karşı sivil nüfustan daha dirençli olmadığını kanıtladı. ABD’ye ait bir uçak gemisi, virüse yakalanmış 4.000 kişilik mürettebatıyla birlikte Guam’da faaliyet dışı kaldı. Bir Hollanda denizaltısı ise eve dönmek zorunda kaldı ve iki Alman korveti de operasyonlarını durdurdu. Donanmalar, hastalıklara karşı özellikle savunmasızdı..." Shea'ya göre, NATO'nun son derece profesyonel bir askeri güce sahip olduğu doğruydu, ancak salgınla birlikte, bu kuvvetlerin kullanılamadıkları takdirde hiçbir işe yaramayacakları anlaşıldı…

ÇOK KUTUPLU BİR DÜNYADA NATO

1989 yılında Sovyetlerin çözülmesiyle birlikte uluslararası güç dengesi ve iki kutupluluk tarihe karışmış, ABD öncülüğündeki NATO, küresel üstünlüğünü ilan etmişti. Ancak ittifakın omurgasındaki çatlakların gözle görülür hale gelmesi yirmi yıldan az bir sürede gerçekleşti. Bugün özellikle gelişmekte olan ülkeler, küresel dengeyi sağlayacak; güvenlik ve istikrarı destekleyecek yeni bir sistem olarak ‘çok kutuplu dünya’ paradigmasını tartışıyor. 

Öte yandan, ABD ile NATO içinde uyuşmazlık yaşayan Almanya ve Fransa, “Avrupa Ordusu” fikrini rafta bekletiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Kasım ayında Economist’e verdiği röportajda, "Şu anda yaşadığımız NATO'nun beyin ölümüdür" diyerek, ülkesini İttifaktan topyekûn çekeceğini açıklayan ABD Başkanı Donald Trump’ı suçlamıştı. 20 Ocak’ta görevi devralacak olan ‘küresel liberal düzenin’ büyük savunucusu Joe Biden ise bu konuda Avrupa’ya olumlu sinyaller veriyor. Ancak şartlar ne olursa olsun, tüm dünya ile birlikte NATO’yu da zorlu bir görev yılı bekliyor. Planlanan reformlar hayata geçmediği ve dünyada oluşan yeni güç dengeleri gözetilmediği sürece gerileme kaçınılmaz.