Neşe Yaşın’dan bir yalnızlaşma teklifi!

Neşe Yaşın’ın Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanan son şiir kitabı Kar Uykusu okuyanı, okurunun bildiği tanıdığı bir alanda öncekilerden de derin bir noktaya çağırıyor. Gerçeklerin aşılmaz katı duvarlar gibi yükseldiği bu çağda, Yaşın’ın dizeleri duvarın ardında yükselen gökyüzü gibi lekesiz, açık bir manzaraya işaret ediyor. Bu manzara acıdan, yorgunluktan, hazdan, kuşkudan insana ait olan hiçbir şeyden muaf değil ve gözünü oraya çevirmeye cesaret eden okura insan olmanın gölgede kalmış anlamlarını da gösteriyor.

19 Haziran 2021 Cumartesi, 00:04
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: ÇERKES KARADAĞ

- Şiirleriniz gerçeğin anlamının kavranmasını sağlayan bir düşü anlatır gibi. Kar Uykusu derinleştikçe düşle gerçek arasındaki sınır çizgisi de silikleşiyor.

Düş ve gerçeklik arasındaki bu gerilimli ilişkiyi bir şair olarak siz nasıl yaşıyorsunuz, sizce şiirlerinize bu gerilimden sızan ne?

Yaşananın anlatısını kurarken bir bağlam üzerinden bazı ayrıntıları seçiyor ve bazılarını öne çıkarıyoruz. Aynı olayı yaşayan iki kişi onu çok farklı aktarabiliyorsa gerçek nerede o zaman? Bazen küçük bir ayrıntı tüm tabloyu, tüm anlamı değiştirebiliyorsa hakikatin sahibi olduğumuzu iddia etmemiz olanaklı mı?

Gerçek olduğunu düşündüğümüz pek çok şeyin sonradan edinilen bilgiyle aslında başka bir boyut taşıdığının farkına varmıyor muyuz? Bu post-truth çağında size gerçeği anlatıyorum edasından kaçınmak istiyorum.

Kurgunun bir dürüstlüğü var, en azından “ben kurguyum” diyor. O yüzden bir düş, bir masal ortamı kurarak gerçeği farklı boyutlarıyla duyumsatmak daha anlamlı geliyor bana. Gerçek bildiğim değil de aradığım bir şey aslında. Kurgu beni kalemi kıran bir yargıç olmaktan koruyor.

- Şiirlerinizin içe dönük bir bakışla yazıldığı aşikar olsa bile, baktığınız iç alanda sık sık mitolojiden, edebiyat ve sanat tarihinden bilindik simalarla karşılaşıyoruz.

Bu bilinçli bir tercih mi, yoksa hikayenizin bir ucu kendiliğinden başka anlatılara mı uzanıyor?

Bu göndermeler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Mitolojik göndermeler dizelerin daha da boyutlanmasını sağlıyor. Ama dediğim gibi ben bunları aramıyorum, derdimi anlatmaya çalışırken belirip bana yardımcı oluyorlar. Bütün bunların şiirin geri planını oluşturması, tasarlanmış, seçilmiş, karar verilmiş detaylar olmaması doğal akış için önemli diye düşünüyorum.

- Kar Uykusu’ndaki şiirler ulusal ve sınıfsal kimliğinden soyunmuş, kendi varlığıyla baş başa, çıplak kalmış bir kadının hikayesini anlatıyor.

Bu haliyle şiirlerinizin politik bir söylem de geliştiriyor olması sizin için önemli mi, yoksa bunu bir detay olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Politik alanın en önemli meselelerinden birisi kurban ve zalim arasındaki zaman zaman da rol değişimi yaşanan ilişkidir. İki kişinin ilişkisinde özellikle aşkın şefkat ve şiddet sarmalında da gözlemleyebileceğimiz bir drama modeli bu.

Bir aşk söyleminin de politikaya tercüme edilmesi olanaklı. Ben iki ya da daha fazla kişinin ilişkisini anlatmaya çalışıyorum. Şiir çok katmanlı algılara olanak verir her zaman. Bir imgeyle her okur farklı bir iletişim kurabilir.

- Kitaptaki şiirlerin içinde yaşayan şiir karakterleri Rüyadaki Adam, Tuhaf Aşkların Süvarisi, Muzaffer Hanım ve diğerleri sizce kitabın dışındaki dünyada nasıl hayatta kalabiliyorlar?

Okurunuzu da o dış dünyadan kitabın ve düşün içine sızmaya çalışan bir şiir karakteri olarak düşünmek olanaklı mı?

Bu şiir karakterleri bazen okurla bazen de okurun yakından tanıdığı bir tiple buluşuyor diye düşünüyorum. Her okur kendi aşk süvarisi ya da kendi hayatından bir Muzaffer Hanım’la karşılaşıyor olabilir şiirlerde.

Ben okurdan çok kendime mırıldanıyorum aslında bunları, okur ise bu mırıltıyı kendi mırıltısı yapabilir. Bir yabancının tuhaf hikayesinde dolaşırken kendi hikayesi ile de buluşmasını diliyorum okurun.

- Şiirleriniz belleğinizden, kendi yaşama deneyiminizden güçlü bir şekilde beslense bile okuyanı geçmişe ya da geleceğe çağırmıyor, karanlık bir gecedeki yıldızlar gibi zamanın bir noktasında asılı duruyor duygusu taşıyorlar.

Okur da sizinle bir zamansızlık, sonsuzluk duygusunda buluşuyor.

Bu sonsuzluk geçmişine dönemeyen ama geleceğine de ilerleyemeyen şairin okuruna ve kendine sunduğu bir teselli mi?

Daha önce de belirtiğim gibi zamana dair söyleyebileceğim her şey eksik, yanlış ve yanlı olabileceğinden zamansızlıktan konuşmak daha adil geliyor bana. Şiirin yapabileceği bir şey bu ve bunca bilgi kirlenmesi, linç şehveti arasında son derece özgürleştirici bir alan durduğum yer.

Geçmişe dair kurulan anlatı bellekteki çarpıtma dinamiklerine mahkûm, bugün gelecekte başka anlamlar taşıyacak, gelecek ise muğlak. Ben evrenin içindeki yalnızlığımda sayıklamalar veriyorum daha çok da bu şiirlerle.

Hayata dair çok tanıdık bir şey söylüyorum ama onu bir masala emanet ederek yapıyorum bunu.

- Bir yeri tüketerek geride bırakıp, bir başka yere yanaşmayan, kendi noktasında derinleşen bir hikayede yeni bir evrede olmak nasıl bir duygu?

Hikâyeyi yaşarken onu çok da göremiyorsun, çemberin dışına çıkman gerekiyor ona daha bir bütünlük içinde bakman için. Sonra o hikâyenin içine tekrardan girip didikleme şansın var. Aynı hikayeyle ilgili çok farklı anlatılar da kurabilirsin.

Hikâyeyi basitleştirip bir bağlam kurman ve buna uygun ayrıntıları öne çıkarman mümkün. Hikâyenin farklı kahramanları da aynı hikâyeyi kendilerini temel alarak çok farklı biçimde anlatabileceklerdir.

Ben hikâyenin içinde derinleşerek çok boyutlu bir anlatı kuruyorum. Bunun bir kurgu olduğunu iddia etmem hem diğer kahramanlara karşı haksızlık etmemi engelliyor hem de bunu anlatıcının bir deneyimi olarak sunarak dürüst kalabiliyor.

- Kar Uykusu içerdiği referanslarla bir zenginleşmenin de ötesine geçip güncel olanın sınırlarından özgürleşiyor, insanlığın kadim anlatılarına ulanıyor. Bu anlatı günümüzden hangi şairlerin, hangi eserleriyle bir arada düşünülebilir, kimlerle bir edebi akrabalık içinde?

Bunu bilemiyorum ama sözlü kültüre ait olan anonim masalların pek çoğunda kadın anlatıcı olduğunu düşünüyorum. Masal dili metinlerimi dişil kılıyor diyebilirim. Benim şiirlerim üzerine düşünenler özel bir akrabalık bulamadılar henüz.

- Kitapta yer alan ve sizin çektiğiniz fotoğraflar metnin barındırdığı görsel metaforlar, imgelerle birlikte düşünülünce okura büyük bir görsel alan açıyor. Bu bir anlamda anlatmak kadar işaret etmek, göstermek istediğiniz anlamına da gelebilir mi? Okuru sizinle düşünüzü paylaşmaya mı çağırıyorsunuz?

Okuru yalnızlığıma davet ediyorum belki de. O fotoğraflar dünyanın çok farklı köşelerinde çekilmiş. Çoğu yalnızlık içinde dolandığım yerler. Okuru düşlerimde dolaştırmak istiyorum. Okur beni anlasın, sevsin, şefkat göstersin istiyorum galiba…

- Kar Uykusu’ndaki kimi şiirler can yakan, acıtan hikayeler anlatırken bile teselli eder bir sesle, acıyı tanıyan ama ona uzaktan bakan bir bakışla konuşuyorlar. Bu şair olmanın gerektirdiği bir zanaat mı, yoksa deneyimiyle şiiri arasına mesafe koyan şairin bilinçli bir tercihi mi?

Dediğim gibi şiirle ilişkim bilinçli olmaktan çok sezgisel. Bir atmosfer kuruyorum ve bu atmosfer bana çok benziyor. Benim gibi yalnız, kederli ama mücadeleci aynı zamanda. Ötekilerle kurduğumuz bir ilişki söz konusu olan. Kendimden çıkıp kendime bile öteki oluyor, bir şair ötekinin gözleriyle, sezgisiyle bakıyorum.

Hikâyeye uzaktan bakmak insanı rahatlatan bir şey. Sonuçta bu hayattaki sayısız hikâye içinden bir hikaye. Ben dünyanın merkezinde ya da çok önemli değilim. Doğrusuyla yanlışıyla bir hayatın içine düşmüşüm. Başkaları yanlış ama ben doğru filan değilim. Hasbelkader kendimi bulduğum bu dünyanın bir gözlemcisiyim daha çok da.

- Geriye dönüp baktığınızda önceki çalışmalarınızla bu kitabınızın hangi noktalarda buluştuğunu, bir bütünlük oluşturduğunu düşünüyorsunuz?

Samimiyetimi hep koruduğumu ve sahici olduğumu düşünüyorum. Bu bazen bir zayıflık gibi de algılanıyor bunu biliyorum. Zaaflarımı gizlemiyorum, bu sahte geliyor çünkü. Şiirimin bir yargıç önüne çıkmasını istemiyorum. Öylesine kırılgan ve içli bir şey sunuyorum ki hırpalanmam an meselesi.

Şiir benim için bir çocukluk oyunuyken tüm hayatımı kapsayan, bütün anlam arayışlarımı yüklediğim bir alan haline geldi.

- Kar Uykusu boyunca şiirler arasında ilerledikçe insan olmanın, sevme arzusunun, anlama çabasının aslında trajediye kapı aralayan bir yanı olduğunu satır aralarında görüyoruz. Bu trajedi size mi, okura mı, yoksa hayata mı ait?

Bu hayata ait bir trajedi ama her okur bununla buluşabilir mi bundan emin değilim. Hayatın sırrını çözmüş gibi ortalıkta dolanan insanlar var. Bazı insanlar aşkı hiç tanımıyorlar ve temel güdülerinin tatmini doğrultusunda hareket ediyorlar.

Bu anlattıklarımla buluşacak ruh akrabalarım olduğunu biliyorum ama...

- Kitapta yer alan şiirler yazılırken aklınızda ulaşmak, iletişim kurmak i istediğiniz bir kimlik, birey modeli var mıydı yoksa bu şiirler herhangi bir yabancının kulağına fısıldanmak için mi yazıldı?

Kendi kendime mırıldandığımı söylemiştim. Bu mırıltıyı işitmesini istediğim birileri var kuşkusuz ki. Beni çok derinden anlayan birileri olsun istiyorum. Sadece anlaşılmak değil tabii istediğim.

Sonuçta “dünyanın hali gibi halim”. Hayatın içindeki trajediyi, birbirimize zalim ve kurban oluşlarımızı anlatmak istiyorum belki de.

- “İktidar siz nerenizden yaralıyorsa orası kimliğiniz olur” diyen Milan Kundera’yı doğrular bir şekilde kimliğinizin ta kendisi olan şiirinizin azınlık, kadınlık, solculuk gibi kimlikleri dışlamadığını, kapsadığını biliyoruz.

Ama Kar Uykusu’nda aynı zamanda güçlü bir bireyselleşme de sezinlenebiliyor.

Bu anlamda Kar Uykusu kendi kimliğinin altını çizen bir bireyin mi yoksa onunla dahi arasına mesafe koyan bir şairin eseri mi?

Modern bireyin bütün sorunlarının politik bir tercümesi de var aslına bakılırsa. Her şey bireyde başlıyor ve kolektife model oluşturuyor. Bireyselleşmek biraz da kendini manipüle edilen, kandırılan, uyutulan sürülerden ayrı tutmak, küçük kara balık tavrı bir anlamda. Diğer yandan çok özel, bireysel bir deneyim başkalarıyla da buluşabiliyor pekâlâ.

Bu kitapta diğer kitaplardan farklı bir bireyselleşme olduğunu kabul ediyorum. Özel bir deneyimle yaşanan özel bir hikâyede dolanıyor çünkü. Ama bu hikâyenin başkalarının hikayeleriyle şu veya bu biçimde bağ kurmadığını da söyleyemeyiz.

- Sadece şiirle ifade edip başka bir şekilde dile getiremediğiniz nedir?

Başka biçimde ifade edemediğim her şey için sığındığım bir yer aslında şiir.

- Kar Uykusu’ndaki şiirlerde bir dil tutarlılığının yanında tematik bir uyumluluk da sezinleniyor. Bu kitabın oluşum süresince planladığınız bir şey miydi, yoksa hikayenizi en başından itibaren bir bütün olarak mı yaşadınız?

Planladığım bir şey değildi ama şiirlerin sıralarıyla biraz oynadım. Belki beş şiir final niyetiyle yazılmıştır ama sonra hızımı alamayıp yeni şiirler yazdım. Yazmaya başlarken hiçbir planım yoktu. Sadece içimdekini şiire emanet etmek istiyordum. Öylece gelişip büyüdü kitap.

- Kitapla ilgili en çok neyin anlaşılmış olmasını arzu edersiniz, neyin yanlış yorumlanması sizi huzursuz eder?

Bir aşk şiirleri toplamından fazlası olarak okunsun isterim. Birbirimizle kurduğumuz ilişkilere ve bunlardan çıkan anlatılara dair bir kitap gibi okunsun. Şiirlerde niyet edilmiş bir erotizm yok. Hayatın, aşkın içinde ne kadarı varsa o kadar. Benim için esas önemli olan doğallık ve özgürlük. Gizlenmemek, tabulara boyun eğmemek önemli. Ben cinselliği kirli, yanlış, günah ya da yasak görmüyorum. Hayattaki yeri neyse şiirdeki yeri de o.

- Şiirinizin nüvesinde yaşamınızın kendisi var. Yaşarken deneyimlerinizin şiirleşmeye doğru uzanan uçlarını görüp tanıyabiliyor musunuz, yoksa yazılması gereken kendini size dayatıyor mu?

Yaşanan içimde olgunlaşıyor ve kendini bana dayatıyor diye düşünüyorum. Bu bir insan olma deneyimi. Sonuçta bedensel ve ruhsal varlıklarımız her türlü örselenmeye hazır.

Bütün bunlar karmaşık bir biçimde ulaşıyorlar şiire. Bir gün şiire gireceğini hiç tahmin etmediğin bir deneyim birsen dizelere dönüşebiliyor.

- Kar Uykusu’nda kimi mitolojik, folklorik anlatılara metninizde yer açarken arzuladığınız bir parça da bu. Onlarca asırlık anlatıların yapılarını sarsmak, kadının, bireyin ve aşkın o yapılardaki konumunu alaşağı etmek olabilir mi?

Bunu düşünmedim ama bütün bu anlatılar geçmişten bugüne akan bir nehrin getirdikleri sanki. Örneğin bir Meksika masalı olan İskelet Adam anlatısında kadın bir İskelet Adam ile evlenir ve onu besleyip bakarak et tutturacağını zanneder. Bunu başaramaz oysa.

Yine aynı şiirde Odissea’dan çok sevdiğim bir bölüm var. Bir sal üzerinde seyahat etmek zorunda kalan Odisseus (Şiirde Uldis kullanmayı tercih ettim) salı karaya vurunca otlar üstünde baygın yatar ve kralın kızı Nafsika ile nedimeleri onu bulup yıkarlar. Bu da erkeğe bakıcılık eden kadın hikâyesi.

Sonuçta bütün bunlar mutsuz son taşıyan hikâyeler. Ben edebiyattaki beyaz melek ve deli kadın dilemmasını bu iki klişeyi bir araya getirerek aşıyorum. Kadın bakıcı rolünü oynasa da sırasında çıkıp gidebiliyor. Kendi rolünü gözlemliyor ve onun çıkmazlarını da görüyor bir anlamda.

- Kar Uykusu’na tutarlı bir anlatı niteliği kazandıran bir unsur da açılış ve kapanışının çok net olması, iyi bir hikaye gibi doğru şekilde başlayıp doğru yerde sonlanması.

Bu kadar tutarlı bir şekilde noktalanmış bir anlatı sonlandığında, anlatıdan anlatılana ne kalıyor?

Hâlâ aynı düşün içinde olduğunuz söylenebilir mi, yoksa kitap tamamlandıktan sonra biz fanilerin mat renkli dünyasına geri mi döndünüz?

Şiir sonsuza doğru söylenmiş bir söz aslında. Yazma süreci sonrasında o anlatıyı doğuran huzursuzluğa tam da veda edemiyorsun. Bunların okurla buluşması da epey zaman alıyor. Şu sıralar şiirler okurla buluşurken bir terapist divanındaki danışana benzer sendromları yaşıyorum. Şiire konu olan olayları yeni baştan yaşıyorum yani. Bunun bir veda, çözümleme ve iyileşme süreci olduğu da söylenebilir tabii.