Onları görüyor musunuz?

Dehşet içinde bakakaldığımız, dayanamıyorum diye başımızı çevirdiğimiz ya da ilk şok etkisinden sonra anında unuttuğumuz ya da bana ne bütün bunlardan deyip geçtiğimiz tanıdık hem de çok ama çok tanıdık öyküler…Görmediğimiz, görmek istemediğimiz gölge insanların öyküleri…

27 Ağustos 2021 Cuma, 11:55
Onları görüyor musunuz?
Abone Ol google-news

Çilem öldürülmemek için eşini öldürüyor; Berfin’in  erkek arkadaşı  yüzüne kezzap döküyor; Hülya çocuk gelin; Mutlu’yu sevgilisi üstüne kurşun yağdırarak  sakat bırakıyor, kız kardeşi ise sevgilisi tarafından öldürülüyor; Mürvet seks köleliğine zorlanıyor; Saadet dokuz yaşında ağabeyi tarafından cinsel istismara uğruyor, anne  göz yumuyor; Arzu çocuk yetiştirme yurduna veriliyor, şiddeten kaçan annesini ise hiç bağışlayamıyor; Rabia aile içinde sığıntı gibi oradan oraya itildikten sonra  çocuk yaşta evlendiriliyor ve kocasının ailesi tarafından  gece gündüz ağır köle gibi çalıştırılıyor; Fatma çocukken yaşadığı yoğun şiddeten kaçarak evlendikten sonra kocası tarafından aşağılanıyor, şiddet görüyor ve  fuhuşa zorlanıyor, yaşadığı sinir krizlerinin sonucu çocuklarını evlat vermek zorunda kalıyor; Emre akrabası tarafından çocuk istismarına uğruyor, adalete olan inançsızlığı onu ölüme sürüklüyor; Emine ayrılmış olduğu eşi tarafından küçük kızının gözü önünde öldürülüyor; Duygu çocuğunu almak için ayrılmış olduğu kocasının evine gittiğinde tuzağa düşürülerek eşinin arkadaşlarının gözü önünde kurşunlanıyor ve ağır sakat  bırakılıyor; Aslı  gizemli bir biçimde ölüyor, yargılanan iş adamı ise aklanıyor, yargı süreci sürüyor; Arzu okumayı hayal ederken büyük bir başlık parasıyla satılıyor, ölüm korkusu ve işkence dolu yıllardan sonra   canından değil ama  hayatından olarak  sakat bırakılıyor; anestezi teknisyeni Ayşe yanında çalıştığı doktorun evinde damardan ilaç verilmiş olarak ölü bulunuyor.

KARANLIK KORKUSU

Çilem, Berfin, Hülya, Mutlu, Mürvet, Saadet, Arzu, Rabia, Fatma, Emre, Emine, Duygu, Aslı, Arzu Ayşe  ve yakınları, anneleri, babaları uzman psikolog Gökhan Çınar’ın Paylaş Benimle programının  konukları. İki günde bir gazetede karşımıza çıkan tanıdık yüzler, olaylar, öyküler… Dehşet içinde bakakaldığımız, dayanamıyorum diye başımızı çevirdiğimiz ya da ilk şok etkisinden sonra  anında unuttuğumuz  ya da bana ne bütün bunlardan deyip geçtiğimiz tanıdık hem de çok ama çok  tanıdık  öyküler…Görmediğimiz, görmek istemediğimiz  gölge insanların öyküleri…

Bizler yaşamın tüm güçlüklerine karşın soluk alıyorsak, konuşup, gülüyorsak, kısaca yaşamın aydınlık yanındaysak, onlar, yani karanlıkta kalanlar, görmediklerimiz, duymadıklarımız, belki de hiçbir zaman duymak istemediklerimiz. Oysa aydınlıkla karanlık arasındaki sınır kıl payı, bir dikkatsizlik, bir kaza, bir olay, bir talihsiz rastlantı ya da içine doğduğumuz koşulların acımasızlığı  kendimizi  bir anda öbür tarafta bulmamız iş bile değil.  Acaba bilinçaltının derinliklerinde yatan bu karanlık korkusu mu bizleri bu kadar duyarsızlaştıran? Yüreklerin böylesine betonlaşmasının, ilgisizliğin, umarsızlığın nedenleri ne?

KARANLIKTAKİLERİN ÜSTÜNE VURAN IŞIK

Gökhan Çınar konuklarına soruyor. Onlar anlatıyorlar, diledikleri kadar, kendilerini ifade edebildikleri, anlatabildikleri kadar. Kimi tüm içtenliği ve özgünlüğü ile anlatıyor, kimi bir maskeyle, kimi ürkek bir kuş gibi , kimi cesurca dobra dobra, kimi yaşadıklarını haykırarak, kimi güzelleştirmeye çalışarak, kimi duygularını tüm şiddetiyle dışa vurarak, kimi doğru sözcükleri bulmakta zorlanarak, kimi sınırsız bir öfke içinde bas bas bağırarak, kimi hüznün etkisinden kurtulamayarak…Acıyı anlatıyorlar, acıyı ve karanlığı... Tek istedikleri: Birilerinin onları görmesi ve duyması. Çünkü onlar insan. Çünkü onlar kadın. Çünkü onlar yaşamın karanlık yanında da olsalar içimizden birileri…

Konuklardan kimi ardında sorular bırakarak bölük pörçük konuşuyor, kimi her şeyi en küçük ayrıntısına değin tüm çıplaklığıyla ortaya döküyor.  Evet ataerkil ve seksist bir toplumda  karanlığın içine kilitlenen kadınları dinliyoruz, tuzağa düşürülenleri, köleliğe, sefalete ve çaresizliğe sürüklenenleri,  taciz, şiddet ve işkenceyi tüm boyutları  ve acımasızlığıyla yaşayanları… 

Kuşkusuz kadınlardan bazıları sözgelimi domdom kurşunu ile vurularak iki bacağını ve iki kolunu yitirmiş olan Arzu gibi çok bilinçli, kendini çok iyi ifade  edebiliyor, sorunların özüne inebiliyor, bazıları yüzleşmenin henüz ilk aşamasında olduğu için bu düzeyde değil, bazılarının eril sistemin etkilerini daha üstünden atamamış, bazıları zihinsel olarak bir çok şeyi aşmış bile olsa duygusal olarak travmalarından kurtulamamış, bazıları da otoriterinin öylesine etkisi altındaki yaşamını bir çırpıda yok eden babayı  çoktan bağışlamış. Kısaca kimi kadının travmalarını aşma yolculuğunda  kat etmesi gereken uzun bir yol var, kiminin yolu çok daha kısa, kimi ise daha arayış içinde.

ONLARI GÖRÜYORUZ

Gökhan Çınar konuklarla büyük bir duyarlılıkla konuşmayı sürdürürken onları sorularla sıkmaktan çekindiği için çoğunlukla tüm içtenliğiyle, yüreği ile dinlemekle yetiniyor. Amacı onları hiçbir şeye zorlamadan kendilerini rahat  duyabilecekleri bir ortamı yaratabilmek. Programı izlerken konuklarla arasındaki enerji akışını yoğunlukla hissediyoruz. Ama zaman zaman  öykülerin kilit noktalarını açmak için doğrudan izleyiciyle konuştuğu, açıklamalar yaptığı, yorumladığı ufak soluklanma anları da var. Öte yandan konuğuna göre bir terapist, bir hukukçu, bir kadın hakları savunucusu gibi uzmanlar da  katılıyor toplantılara. Bir de geleceğe yönelik olarak her konuğa onun ilgi alanı ve yeteneğine göre yeni fırsatlar sunuluyor, kimi aşçılık eğitimi alacak, kimi  kimsesiz çocuklarla ilgilenecek, kimi müziğe yönelecek vb.  Yeni perspektifler kadınları güçlendirme ve yaşama bağlılıklarını geliştirme açısından çok değerli. 

TOKSİK ERKEKLİĞİN YOK EDİCİ GÜCÜ

Öyküler birbirinden ne kadar farklı olursa olsun ortak yanlar yine de çok: Daha bebek yaşta içselleştirilen toksik erkeklik anlayışıyla kadının üstünden balyoz gibi geçilmesi; erkekliğin değerinin şiddet, güç, iktidar ve  yürek buzlaşmasıyla kadınlığın ise  namus,  doğurganlık, seks köleliği, ırgatlıklık ve her tür haksızlığa ve şiddete karşı suskunlukla ölçülmesi;  kadercilik, böyle gelmiş böyle gider zihniyeti,  insan olmayı hiçe sayan gelenekler, bağnazlık,   sıradanlaşan sözsel, psikolojik ve  fiziksel şiddet; üç maymunu oynama; empati ve dayanışma yoksunluğu; güvenlik ve adalet mekanizmasının yetersizliği; sadece failin değil kurbanın da eril iktidarı içselleştirmesi; insan hakları, kadın hakları, adalet gibi bir bilincin hiç gelişmemiş olması; empati ve dayanışma eksikliği, mahalle baskısı. 

Bunlar bilmediğimiz şeyler mi? Bilmesine biliyoruz ama bir şeyi bilmek başka, yaşamak başka. Bu programda da özel olan kurbanların birinci elden kendilerini ifade  etmeye, anlatmaya çalışmaları. Ve bizler de tıpkı Gökhan gibi onların sesine  eleştirmeden, yargılamadan kulak verdiğimizde karanlığın içinde kaybolan gölgeler yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyor; gazetede bir manşet,  sosyal medyada acıklı bir haber olmaktan çıkıp  yaşamımıza giriyorlar. Kadınları kendilerine özgü  konuşma ve davranış biçimleriyle, beden dilleriyle tek tek bireyler olarak görmeye başlıyoruz. Onlar artık içimizden biri, birileri. Tabii ki yüreğimizi onlara  yeterince açmışsak.

SORUNU TEŞHİS VE ÇÖZÜM YOLLARI

Bu kadınların mücadelesine, direnme gücüne hayran kalmamak mümkün değil. Çünkü hiç biri kurbanlık koyun gibi kesilmeyi beklemiyor, hiç biri ‘bu benim kara bahtım” demiyor. Ama aşmaları gereken engeller dağ gibi büyük. Bu engellere takılanlar da var, düşenler, bir daha kalkamayanlar, ağır yaralananlar, yarım kalanlar… İyi de bizim bu çıkışsızlıkta hiç mi payımız yok? Bu soruyla birlikte aydınlıktakiler ile karanlıktakiler arasındaki sınır da yavaş yavaş  ortadan kalkmaya başlıyor.

Öyküleri izlerken ne yapılabilir, ne yapabiliriz sorusu bir an bile aklımızdan çıkmıyor.  Biliyoruz görme ve kabullenme hastalığın teşhisinin ilk adımıdır, bu nedenle de Paylaş Benimle programının çok değerli olduğunu düşünüyorum. İkinci adım ise hastalığın iyileşmesini engelleyen virüslerle savaşmaktır. Ama bizler  hastalıkla yüzleşmekten korkarsak, yok sayarsak ya da sadece canımız çok acıdığında feryat eder, sonra da unutursak ya da sadece anlık çözümlerle yetinirsek  iyileşme ve iyileştirme yollarını nasıl bulabiliriz ki? 

UZMAN GÖRÜŞLERİNİN ÖNEMİ

Kadın haklarını hiçe sayan engeller neler, bunlarla nasıl mücadele edilebilir? Programda psikolojik bir yapılanmanın sınırları içinde vicdanımıza ve empati duygumuza seslenilse de bu konunun toplumsal ve politik bir boyutu olduğu açık. Bir insan çok vicdanlı olabilir ama bu konuda yapabilecekleri yine de sınırlıdır, ancak güçlerin birleşmesiyle yeni bir yapılanmanın yolları açılabilir. Bu açıdan da bu alandaki sivil örgütlenmelerden, kadın kuruluşlarından destek alınması, bazı projelerde birlikte yol alınması kaçınılmaz görünüyor. Dolayısıyla bu programa da  çağırılan konuğun öyküsüne göre  çok donanımlı ve bilgili uzmanların davet edilmesi gerekli olduğunu düşünüyorum. Gerçi Gökhan Çınar psikolojik yapılanmanın sınırları içinde sorunları açmaya çalışıyor, ayrıca  şimdiye değin yapılan programlarda zaman zaman tek tük uzmanlar da yer alıyor ama yine de yeterli olduğunu düşünmüyorum. Anlatılan öykünün analiz edilmesi gerekiyor: Sorunlar nerede, nasıl başladı, çıkış yolları nelerdi, ne yapılabilirdi, hangi engellerle karşılaşıldı, bu tür engeller  kısa ya da uzun vadede nasıl çözümlenebilir, bu engellerin temelini oluşturan zihniyet hangi güçlerce besleniyor, bu güçlerle nasıl savaşılabilir vb. soruların açılması konunun derinleştirilmesini sağlayacaktır.  Olayları farklı açılardan (ekonomik, sosyolojik, hukuksal vb.) değerlendiren ve geleceğe yönelik  perspektifler sunan uzman görüşü boyutu  bu programa yeterince katılamazsa, ard arda izlediğimiz felaket öyküleri yeni bir bıkkınlık ve duyarsızlığa yol açabilir, böylece bu programın insanı can evinden vuran hem sarsıcı hem de aydınlatıcı amacı da yok olabilir. Bunu bir tehlike olarak görüyorum.

EĞİTİM VE ADALET DAYANIŞMA AĞI

Mücadele toplumsal cinsiyet eğitimi ve adalet sistemi olarak iki kategoride düşünülebilir.. Eğitim çalışmaları Paylaş Benimle programının uzantısı olarak geliştirilebilir. İkincisinin yolunun açılması ise İstanbul Sözleşmesi’nden kolaylıkla vazgeçildiği şu dönemde hiç de kolay değil.

Eğitimde kız ve erkek çocuklarını daha bebek yaşta cinsiyetçi rollere kilitleyen bakışın kırılması; toplumsal cinsiyet eşitliliği alanında anne ve babalara eğitim programları düzenlenmesi; kız çocukların yollarını açıcı çözümlerin üretilmesi; erkeklere şiddet kontrolünü sağlayabilecekleri eğitim programlarının düzenlenmesi; kadın erkek eşitliğini savunan farklı bir erkeklik anlayışının erkekler açısından da sağlayacağı kazanımların vurgulanması; kız çocuklarının ve kadınların spor dalında kendilerini savunma tekniklerini ve yöntemlerini öğrenmeleri; sadece erkeklerin değil kadınların da içselleştirdikleri eril zihniyetin kırılması; kadınların özgüven kazanmaları, güçlenmeleri, kendi benliklerini, yeteneklerini, bedenlerini keşfetmeleri; kendi değerlerinin bilincine varmaları; sorgulama ve eleştirme yetilerini geliştirmeleri; şiddete karşı kendilerini savunabilecek bir güç ve donanım elde edebilmeleri; eril sistemin onlara dayattığı kendilerini suçlama duygusundan kurtulmaları;  şiddet ya da tacizle karşılaştıklarında  daha ilk anda destek yardım almayı ve kendilerini korumayı öğrenmeleri; medeni cesaret ve dayanışma yetilerinin geliştirilmesi; insanların kaygı ve korkularını aşarak birbirlerine destek olabilecek  bir gücü kazanmalarını sağlayacak programlar, kurslar, atölye çalışmaları çok yardımcı olabilir. Psiko dramadan,  Augusto Boal’in Forum Tiyatrosu çalışmalarına,  sanatla kendini ifade etmeden savunma tekniklerini ve öfke kontrolünü  denetlemeyi öğrenmeye değin  yapılacak şeyler çok. Bu alanda şimdiye değin yapılan çalışmaları ve araştırmaları bütünleştiren, farklı disiplinlerde çalışanların diyalog içinde oldukları bir iletişim ağının kurulması gerekir. Bu ağda sadece aktivist kadınların değil Gökhan Çınar gibi  bu konuya gönül bağlamış  duyarlı erkeklerin de yer alması kuşkusuz dayanışmayı daha da geliştirecektir.

Karanlığı büyük oranda adalet sisteminin yetersizliği, bu sistemin kök salmasını sağlayan toksik bir erkeklik anlayışı körüklüyor. Bu açıdan da adalet sisteminde kadına karşı şiddeti ve kadın cinayetlerini  değerlendiren tarafsız bir komisyonun kurulması kaçınılmaz görünüyor. Kadınları tam bir çıkmaza sürükleyen güçlerin onları çaresiz bırakan güvenlik güçlerinin, savcılığın, hakimin duruşunun  aydınlığa çıkarılması gerekiyor ki, bu Paylaş Benimle programının  şu an ki amacını ve hedefini ister istemez aşıyor.  Ancak karanlığı körükleyenlerin ifşa edilmesi zorunlu görünüyor. Çünkü asıl karanlıkta olanlar ve hiç bir zaman açığa çıkmayanlar bu sistemin sürmesini sağlayan karartma uzmanlarıdır.