Oyunculuk doktorluk gibi şifa verir

Kefaret dizisinin Münevver'i Ayşegül Cengiz aynı zamanda bir tıp doktoru. Cengiz'e göre iki mesleğin ortak yanları çok...

10 Nisan 2021 Cumartesi, 17:50
Abone Ol google-news

Kefaret dizisini sadece onun için izleyenler var. Dizinin tuzu biberi Münevver karakterini canlandıran Ayşegül Cengiz aynı zamanda bir tıp doktoru... Cengiz'e göre iki mesleğin ortak yanları çok: “Oyunculukta duyguyu yaratmayı ve kontrol etmeyi öğrenirsiniz. Nerede ağlayacağınızı, nerede güleceğinizi veya öfkeleneceğinizi... Hekimlikte de duygularınızı kontrol etmeyi öğrenirsiniz ki mesleği sağlıklı bir şekilde icra edin.” 

Doktorluk gibi ağır bir meslek mutlaka enerji boşaltacak bir alana ihtiyaç duyuyor sanırım. Siz de oyunculuğa tıp fakültesinde okurken başlıyorsunuz. Sizin için de öyle miydi, yoksa oyunculuk içinizde hep bir tutku muydu? Bize öyküsünü anlatır mısınız? 

Ortaokul-lise yıllarımdan beri dramaya hep ilgim vardı. Okuldaki tiyatro faaliyetleri de hep ilgimi çekerdi. Bu arada ben matematik/fen sınıfındaydım. Hani tiyatroyu meslek olarak seçme şansım yoktu. Bu tercihi yapmayı o yıllarda hayal de edemezdim doğrusu. Benim için tercih konusu mühendislik, mimarlık ve tıp gibi alanlardı. Nitekim öyle de oldu, Tıp Fakültesini tercih ettim ve kazandım. İlginçtir ki uzun zamandır ilgi duyduğum, merak ettiğim tiyatro ile Tıp Fakültesine başlayınca ilgilenme şansım oldu. Ben Çapa Tıp Fakültesinde okudum. Güzel bir tesadüf Çapa’da her sene oyun çıkaran, yönetmensiz çalışan ve geleneği çok güçlü, deneyimli bir tiyatro topluluğu vardı. Bu topluluğa girince gerçek anlamda tiyatroyla tanışmış oldum diyebilirim. Burada tiyatro adına ve kolektif çalışmak adına çok şey öğrendim. Tıp ve oyunculuk öğrencilik yıllarımdan beri hep yan yana gitti böylece. Bize lise son sınıfta eğilimlerimizi ölçen bir anket yapmışlardı. Yine ilginçtir ki benim ağırlıklı eğilimim olan alanlar tıp ve sanat olarak çıkmıştı bu ankette. Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki ikisi hep yan yana olmuş diyorum. Hem hekimlik hem de oyunculuk mesleklerine sahip olduğum için çok şanslı hissediyorum kendimi. Tabii oyunculuğa devam etmeye fakülteden mezun olduktan sonra karar verdim. Uzmanlık eğitimimi tamamladıktan sonra Şahika Tekand’ın Okulunda Oyunculuk ve Sanat eğitimi aldım. Profesyonel oyunculuk serüveni de o noktadan sonra başladı. 

Oyunculukla doktorluk nasıl bağlantılı? Doktor olmak oyunculuğu nasıl besliyor? 

Hekimlik ve oyunculuk meslekleri pek çok açıdan birbirine benzer özellikler taşıyor. Mesela hekim olarak karşılaştığımız pek çok durumun taşıdığı hayatiyet ile sahnede aktörlük yaparken seyirci karşısında deneyimlediğimiz hayatiyet niteliksel olarak birbirine çok benziyor. Her iki mesleği icra ederken şimdiki zamanda adeta bir ip cambazının aldığı riski deneyimlersiniz. Elbette ki birisi kurmaca bir dünyanın içinde diğeriyse gerçek yaşamın içindedir. Ama niteliksel olarak yarattıkları hayatiyet duygusu her iki meslekte de çok benzerdir.

Her iki meslek de kişiye duyguları kontrol altına almayı öğretir. Oyunculukta duyguyu yaratmayı ve kontrol etmeyi öğrenirsiniz meslek bilgisi olarak. Yani mesela nerede ağlayacağınızı nerede güleceğinizi veya nerede öfkeleneceğinizi ve bunları nasıl yapacağınızı öğretir meslek size. Hekimlikte de duygularınızı kontrol etmeyi öğrenirsiniz ki mesleği sağlıklı bir şekilde icra edebilin. Pekçok zor durum karşısında hastanızı tedavi edebilmek için durumun zorluğundan etkilenmemeyi öğrenirsiniz zamanla. Yani korkunuzu, heyecanınızı ya da üzüntünüzü askıya alıp hastaya doğru anda doğru müdahaleyi yapmanız gerekir. Ama bu bir hekimin hissetmediği anlamına gelmez. Tam tersine hekimlik insana her türlü duyguyu en yüksek düzeyde hissetme şansını verir. Kritik olan duygu kontrolüdür her iki meslekte de.

Mesela empati kavramı vardır, hem tıp literatüründe hem tiyatro eğitiminde çok kritik bir yer teşkil eder. Bizler hastalarımıza yardım edebilmek için önce onları anlayabilmeliyiz. Bunu ancak empati yoluyla yapabiliriz. Yani ancak kendimizi hastanın yerine koyduğumuzda onun gerçek ihtiyaçlarını anlamamız ve doğru çözümler bulmamız mümkün olur. Oyunculukta da bir karakteri inşa ederken kullandığınız en önemli araçlardan biri empatidir.

Bu ve benzeri ortak kavramlar elbette iki mesleği birbirine yaklaştırıyor, ikisi arasında köprüler kurmama, birini yaparken diğerinden faydalanmama olanak veriyor. Güzel bir şans. Mesela sanatla ilgilenmek çok boyutlu ve soyut düşünme yeteneğini geliştirir hepimizde. Hekimlik pratiği hastayı hem psikolojik hem sosyal hem bedensel yönüyle kavramayı gerektirdiğinden, bu anlamda sanatın çok boyutlu düşünme becerisini geliştirmesi hekimlik için çok değerli ve önemlidir elbette. Bu yüzden uzunca bir süredir tıp fakültelerinin müfredatında sanat dersleri vardır mesela. 

Tabii ben her iki mesleğin taşıdığı bu ortaklıkları, benzerlikleri, ilişkiselliği zaman içinde deneyimledikçe kurabildim. İki meslek de pek çok anlamda birbirine inanılmaz pencereler açan çok güzel iki meslek.

Bu konuda üstüne düşünecek, konuşacak pek çok bağlantılı kavram var ancak en son olarak şunu söyleyeyim. İki meslek de şifa vericidir. Yani sanatın iyileştirici gücüyle hekimliğin şifa vericiliği arasında da güçlü ve derin bir ilişkisellik olduğunu düşünüyorum.

Akıl hastanesinden kaçan bir kadının kendini tiyatro sahnesinde bulmasıyla başlayan Tekinsiz adlı oyununuz çok beğenilmişti. Sahnelemeye devam edecek misiniz? Yeni dönem için kafanızda yeni oyunlar mutlaka vardır. Pandemi sahneye yansır mı? Biraz ipucu verseniz...

Tekinsiz’i Nisan ortasından itibaren dijital bir platform aracılığıyla online olarak seyirciyle buluşturacağız. İlk gösterim 17 Nisan’da olacak. İlgilenen seyircilerimiz Mobilet’ten takip edebilirler. Seyircimizle şu an özgürce yüz yüze buluşamasak da pandemi hafifleyinceye kadar geçici olarak bu şekilde bir araya geleceğiz. İlk fırsatta da Tekinsiz ile canlı performanslara başlamayı çok istiyorum elbette. 

Pandemi, kapanmayı ve izole kalmayı dayattı bizlere. Bu durum yeniden üretme süreci için bir fırsat sağladı diyebilirim kendi adıma, tabii olayın iyi tarafından bakarsak. Pandemi olağanüstü ve yaşamımızı kökten etkileyen bir deneyim oldu hepimiz için ve halen de öyle olmaya devam ediyor. Tanıklık ettiğimiz şey az buz bir şey değil. Kendi yaşam döngümüzün kırılma noktalarından biri olduğu gibi insanlık için de yüzyılın kırılma noktalarından biri oldu. Şimdiyi etkilediği gibi bundan sonra da herşey çok farklı olacak elbette. Tüm bu deneyim ve yaşanmışlık tabii ki üretmek için ciddi bir enerji biriktiriyor. Pandeminin başlarındaki ilk şaşkınlık ve korku evresini atlattıktan sonra ne hissediyorsam onu bir şekilde ifade etmenin yollarını aramaya başladım. Bu bana iyi geldi bir yandan. Hem pandeminin kasvetli atmosferinden kısa süreli de olsa çıkma şansı verdi hem bir süredir masamda olan dosyalarımla ilgilenme fırsatım oldu. Kendimi yazarken hayal ederken tasarlarken buldum en zor anlarda. Epey birşeyler birikti. Öykülerimi toparladığım bir dosya oluşturdum. Yayımlanması için bir yayınevi ile çalışıyoruz şimdi. Kendi öykülerimden yola çıkarak yazdığım yeni bir tiyatro oyunu var elimde. Pandeminin üzerimizde yarattığı atmosfere dair ipuçları var evet bu oyunda. Hedefim bu yeni oyunu seyircimizle özgürce yüzüyüze buluşma fırsatımız olduğunda sahnelemeye başlamak. 

Bu arada bir öyküm kadın öykülerinden oluşan bir seçkide yer aldı. Ortak bir tarihe tanıklık etmiş belirli bir yaş grubundaki kadın yazarların öykülerinden oluşan bir kitap bu. Editörlüğünü sevgili Halil Gökhan’ın yaptığı kitap yakın zamanda XX Kuşağı Öyküleri adıyla Kafe Kültür’den çıktı. Böyle güzel bir heyecanım da var son günlerde. 

Sizce toplumun deli diye yaftaladığı insanlar aslında fazla akıllı insanlar mı? Delilik kötü birşey mi? İnsana fazladan bir özgüven getirir mi? 

Herkesin gördüğü ama söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylediği için deli olarak yaftalanmış insanlar yüzyıllarca. Kralın soytarısı mesela. Bilge, cesur ve yaşamdan yana olmak delilik evet ve bence bu çok güzel bir şey. Tam ihtiyacımız olan şey bugün.   

Düşünceleri özgürce ifade edebilmek, özgürce kahkaha atabilmek… Bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Özellikle de Türkiye'de yaşayan kadınların. Deliliğe çok ihtiyacımız var, öyle değil mi? 

Kadınlar ülkemizde psikolojik, fiziksel, ekonomik şiddet gibi şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor ve en önemlisi şiddet yüzünden hayatlarını kaybedebiliyor. Hergün hayatını kaybeden en azından bir kadın hikâyesi duyuyoruz, okuyoruz. Bu çok üzücü ve çok utanç verici. Bu düzeyde alarm veren ve yaygın bir soruna ancak çok güçlü ve ortak bir sesle yanıt verilirse çözüm bulunabilir. Devletin tüm kurumlarıyla, yasalarla, insan hakları sözleşmeleriyle ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte topyekün bir mücadeleye ihtiyaç var. 

Ülkemizde bu anlamda kadın hareketi oldukça güçlü ve kadını her açıdan korumaya yönelik bir refleks ve duyarlılıkla çalışıyor ve bunun için yoğun emek harcıyor. Kadına yönelik şiddete karşı inatla mücadele etmek evet bir nevi delilik ama bu delilik biraz önce tarif ettiğim gibi bilge, cesur ve yaşamdan yana olan herkesi aynı çatı altında toplayıveriyor. Kadın meselesi bir turnusol kağıdı görevi görüyor bu anlamda.

 

Bunca yıllık oyunculuğun ve doktorluğun getirdiği tecrübeyle size sormak isterim: İnsan varoluşunu ne zaman sorgulamaya başlıyor? 

Bebeklerin anne karnından çıktığı ilk anda attığı o tiz ağlama sesi herkesin kulağındandır sanırım. İşte o ses varoluşun ilk andan beri sorgulandığını düşündürtüyor bana. Bizler insanoğlu olarak o sorgulamaya yazgılıyız sanki. Anne karnındaki o konforlu ve güvenli alanı bırakıp yaşamın içine fırlatıldığımızda bunu sorgulamaya başlamış oluyoruz sanırım. Bebekler dünyaya adapte olmak için gaz sancısı çekiyor aylarca bu yüzden. Yani varoluş sancıları doğduğumuz andan itibaren peşimizi bırakmıyor gibi.

Aktif olarak doktorluk yapıyorsunuz. Çok ağır bir dönemden geçiyoruz. Pandemi hepimizin hayatında derin izler bıraktı. En çok hangi hasarları bıraktı sizce? Ve nasıl tedavi olacağız?

Hepimiz ailemizle sevdiklerimizle özgürce birlikte olabilmenin ve sağlığımızın kıymetini, önemini iliklerimize kadar hissettik bu dönemde. Kaybetme korkusu, hasta olma korkusu, ölüm korkusu, eski hayatımıza hiç dönememe korkusu gibi yaşamlarımızı kökten etkileyen korkular hepimizin kaygı düzeyini çok arttırdı. Aşırı kaygı hali, güvende hissetmeme, depresyon, konsantre olamama herkesin az ya da çok yaşadığı sorunlar oldu bu dönemde. Kendi kendimizle ve kendi yakın çevremizle kaldık bu dönemde. Yalnızlaştık, ıssızlaştık. İşin kötüsü bu tuhaf yeni normale de alışmaya başladık. Herşeyden elimizi eteğimizi çekip çok izole, çok steril yaşamaya meyilli hale geldik. Halbuki pandemi önünde sonunda bitecek. Ama bittiği zaman kaldığımız yerden devam etmek o kadar kolay olmayacak gibi duruyor. Korkularımızdan endişelerimizden sıyrılmamız zaman alacak. Şimdi sevdiklerimizle, dostlarımızla, arkadaşlarımızla dilediğimiz gibi yüz yüze görüşemiyoruz evet ama onlara zaman ayırmanın yollarını bulmalıyız, bağlantıyı koparmamalıyız. Yüz yüze olmasa da başka yollarla görüşmeye ve paylaşmaya devam etmek hepimizi şu zor dönemde belli bir dengede tutmaya yardımcı olacaktır. Kendimize ve yapmayı sevdiğimiz işlere zaman ayırmak, kendi yaşam rutinlerimizi mümkün olduğunca devam ettirmek de bu dönemde bizi ayakta tutacak, motive edecek ve konsantrasyonumuzu olumsuz olandan uzaklaştırmaya yarayacaktır. 

Televizyonda canlandırdığınız karakterlerin bazıları, hayatı boyunca yaralanmış, bu yaraları da karşısındaki insanı incitmekle iyileştireceğini sanan tipler. Neler söylersiniz? Kötü bildiklerimiz, arka planda birşeyler mi gizliyorlar?

Bir insan sadece iyi ya da sadece kötü olamaz elbette. Karakterin olumlu ve olumsuz özellikleri, yaşadığı çevre, eğitim ve sosyal durumu, yaptığı tercihler gibi çok sayıda etken o karakterin yaşamını belirler. Yani kötü bildiklerimiz elbette saf kötü olamaz. Ama insan hangi zor durumun içinde olursa olsun, ne kadar yaralanmış olursa olsun tercihini kendisi yapar. Hikâyelerde de en heyecanlı yerler o karakterlerin iyi ya da kötü yapacakları tercih anlarına denk gelir. Seyirci işte o anlarda içinden aman sakın öyle yapma diye seslenir o karaktere. Kendine ve yaşadığı çevreye de seslenir aynı anda. O karakterler o öykülerin içinde insan doğasına ışık tutmak için yaşarlar bir yandan da.. 

Kefaret’te canlandırdığınız Münevver karakterini nasıl tanımlarsınız? Size neler düşündürdü?

Münevver yaşamında büyük zorluklarla karşılaşmış, buna rağmen hep yaşamı tercih etmiş güçlü bir karakter. Küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş, sonrasında erkek kardeşine tek başına bakmak zorunda kalmış, onu büyütmüş onu büyütürken kendi de büyümeye çalışmış ama hayatında bir çok şeyden feragat etmek zorunda kalmış özverili bir karakter. Ben Münevver’i sadece bu sebepten bile çok seviyorum. Kardeşine yani öteki olana kendinden fazla değer vermiş, kardeşinin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önünde tutmuş yıllarca. Beni en çok yakalayan tarafı bu Münevver’in. 

Münevver'in boşboğazlığı bir hastalık mı? Nasıl tedavi olur? Karşınıza hasta olarak geldi diyelim. Ona tavsiyeleriniz olur mu?

Aslında şöyle söyleyeyim Münevver aklından geçeni neredeyse hiç filtreden geçirmeden direkt söylüyor. Hangimiz istemeyiz böyle bir açıklığı, şeffaflığı? Modern insanın hiç yapamadığı bir şey bu. Maskelerimiz, filtrelerimiz, koruma kalkanlarımız var. Bizim bu anlamda Münevver’den öğreneceklerimiz var diye düşünüyorum. Laf aramızda Münevver’e çok imreniyorum. Belki de o bizi iyileştirir kimbilir.

İzleyici tarafından hem sinir bozucu hem komik bulunan bir karakteri canlandırıyorsunuz. Sizi çok seviyorlar, çok da güldürüyorsunuz. Nedir sırrı? 

Münevver kardeşinin ihtiyaçlarını hep kendisininkinden önde tutmuş, fedakarlık yapmış demiştim. Ama tabii bu durum kardeşinin hayatına çok fazla müdahil olmasına da sebep oluyor. Ablası hep Sinan’ın iyiliğini istese de Sinan hayatına bu kadar karışılmasını istemiyor halbuki. Çünkü farklı kuşakların insanları Münevver ve Sinan, bu yüzden aralarında onarılması güç bir kuşak çatışması var. Bu çatışma onları zaman zaman uzaklaştırsa da birbirlerinden hiç kopamıyorlar. Birbirlerine olan koşulsuz sevgileri onları bir arada tutuyor. Münevverin bu müdahil tavrı aslında hepimiz için çok tanıdık. Kendi ailemizde, yakın çevremizde gördüğümüz ve dengesini kurmakta hep zorlandığımız bir mesele. Münevver’in sivriliği biraz bundan kaynaklanıyor. 

Aynı zamanda herkesin derdini kendi derdiymiş gibi çözmeye çalışıyor Münevver. Belki bu yüzden herkes çok seviyor onu. Bir de tabii koşulsuz sevgi hep özlediğimiz bir şey modern hayatta. O yüzden de ilgi duyuyoruz Münevver’e. 

Tabii komediyi yaratan şey düşündüklerini pat diye söylemesinden kaynaklanıyor büyük oranda. Seyircilerimizden sevgi dolu mesajlar alıyorum sağolsunlar. Böyle karamsar bir dönemde Münevver yüzümüzü güldürüyor diyorlar. Bir oyuncunun alabileceği en güzel geribildirimlerden biri bu, varolsunlar. 

İşin sırrını sorarsanız birbiriyle çalışmayı seven iyi ve yaratıcı bir ekibin içinde yer alma şanslılığı derim. Yazarımız Mahinur Ergun’un çok boyutlu bir şekilde karakterleri yaratmış olması biz oyuncular için çok kıymetli. Böylece oyuncunun hareket alanı genişliyor. O zaman karakter hakiki, elle tutulur, oyuncunun da seyircinin de empati, sempati ya da ne bileyim kimi zaman öfke kimi zaman sevgi duyacağı geniş bir yelpazede gezinmeye başlıyor.  Diğer yandan sette sahnelerimizi çekerken çok eğleniyoruz. Rol arkadaşlarımın hepsi çok kıymetli ve birlikte çalışmaktan çok keyif aldığım oyuncular. Yönetmenimiz Mesude Eraslan hepimize yaratıcılık için alan açıyor sette. Sahneden ve oyuncudan almak istediği sonucu çok iyi biliyor yine de her türlü denemeye açık ve bu anlamda oyuncuya müthiş bir serbestlik ve konfor alanı sunuyor. 

Kefaret ile ilgili çok güzel geri dönüşler alıyoruz. Birbirini seven ve birbirinin dilini anlayan bir ekibin birlikte keyifle çalışmasından böylesi güzel bir sonuç çıktığına inanıyorum. 

Yıldız Kenter "Tiyatro, insanı insana yaklaştırır, en çok da insana insanı sevdirmek için gereklidir" demiş. Tiyatrosuz kaldık, dijital olarak gösterimi süren oyunlar var fakat sahnenin havasını solumak başka. İnsanlar birbirine gittikçe yabancılaşıyor, bakışlardan bile bunu anlamak mümkün. Birbirimizi nasıl seveceğiz ve anlayacağız? 

Tiyatroya ne kadar ihtiyacımız olduğunu bu pandemi döneminde gerçek anlamda anladık ve hissettik diye düşünüyorum. Bunu bütün canlı sahne sanatları için söylüyorum bir yandan da. Elbette seyircimizle buluşmak için her yolu denedik, deneyeceğiz de, ancak dijital olanın tiyatro gibi bir sanatın yerini doldurması doğası itibariyle mümkün değil diye düşünüyorum. Pandemi bitince yine çok özlediğimiz salonlara koşacağız elbette. 

Yine de böylesi olağanüstü bir dönemde seyirci ve sanatçının irtibatının kopmaması adına bu dijital mecralar elimizdeki en güçlü araçlar elbette. Ayrıca tiyatroların desteğe ihtiyacı var. Dijital gösterimleri izleyerek sevdiğimiz sanatçıları ve sahneleri destekleyebilir ve pandemide onlara güç katabiliriz. Tiyatrodan ve sanattan da kopmamış oluruz. Bu dönemi birbirimizi destekleyerek atlatabiliriz ancak. 

Ve lebaleb kongreler... Sizce tiyatrolar, sinemalar açılmalı mı?

Şu anda malesef vakaların hızla arttığı kritik ve zorlu bir dönemdeyiz. Umarım en kısa zamanda pandemi kontrol altına alınır. Bu dönemde her ne yapıyorsak gerekli önlemleri eksiksiz alarak yapmaya devam etmeliyiz. Pandemi kurallarına eksiksiz uymalıyız ve bu kurallar herkes için eşit olmalı. 

Tiyatro  ve diğer sahne sanatlarıyla uğraşan tüm sanatçılar ve sahne emekçileri pandemi döneminde maddi manevi çok zorluk çekti ve çekmeye de devam ediyor biliyorsunuz. Salonların kapandığı, verimli çalışamadığı böylesi bir dönemde malesef sunulan destekler yetersiz kalıyor. Tiyatro kooperatifinin paylaştığı verilere göre pandemi döneminde gelir elde edemezken kira ödemeye devam etmek zorunda kalan özel tiyatro oranı yüzde 87, borçlanmak zorunda kalan özel tiyatro oranı yüzde 60’mış. Ayrıca ek destek alamadıkları takdirde özel tiyatroların yüzde 50’si sahnelerini kapatmak zorunda kalacak diye öngörülüyor. Yani pandemi bittiğinde gideceğimiz bir tiyatromuz olmayabilir. Durum gerçekten çok ciddi. Acilen sahne sanatları için köklü ve sürdürülebilir çözüm önerilerine ve destek paketlerine ihtiyaç var. 

Kısacası tiyatrolar tam kapasite çalışamadıkça kendini döndürme şansı yok ve pandemi bitinceye kadar sahnelere ve sahne emekçilerine destek sağlanması oldukça kritik görünüyor. Bu vesileyle buradan tekrar hatırlatmış olmak isterim.