Pınar Deniz: Dedim ki 'benim çiçek açmam lazım'

Sevilen oyuncu Pınar Deniz’le oyunculuktan hayata uzanan keyifli bir pazar sohbeti.

19 Nisan 2021 Pazartesi, 12:48
Abone Ol google-news

Pınar Deniz'in oyunculuk hikâyesi, insanların kalbine dokunma ve onları iyi yönde etkileme güdüsüyle başlamış. Şu sıralar hayat verdiği her karakteriyle geniş çaplı övgülere mazhar olsa da hâlâ aramaya, tökezlemeye, denemeye, öğrenmeye devam ediyor...

Onunki, bir kendini bulma hikâyesi. Aynı zamanda dünyayı değiştirme arayışı. Doğuştan edindiği kendine has ruhani özellikleri, küçük yaşlarda farkına vardığı, kimi zaman kendisini çok zorlayan kültürel ayrıcalıklarını yanına alıp, yazmaya başladığı yaşam hikâyesinde kendini aramanın, dünyayı değiştirmekle kesiştiği bir yol bulmuş. Farkındalıkla örülen bu yolda yapmak istediği şeyi yani şu anki mesleğini bulduğu andan itibaren dünyada daha büyük bir haz olmadığını keşfetmiş. Pınar Deniz; hayat verdiği karakterleriyle son günlerin en dikkat çeken kadın oyuncusu. Hayat hikayesinin dramatik, eğlenceli ve hüzünlü anlarını bizimle paylaştı.

Kırmızı Oda ile ilgili bir Instagram paylaşımı yaptınız. Anladığım kadarıyla bu projenin sizin için çok büyük de bir anlamı vardı. Biraz oradaki dünyanızdan bahsedebilir misiniz?

Psikoloji ile çok ilgilendiğim ve her şeyin çocuklukta yattığını düşündüğüm için "neden seri katil olunur, neden hırsız olunur, neden karısı dövülür" sorularının hepsinin altında da çocukluk travmaları olduğunu düşünüyorum. Kırmızı Oda'da hep bir olay var ve hep o olayın alt metnine, derinine girip neyi neden yaptığını sorguluyor. Hayatta başımıza gelen zorlukları nasıl karşılayacağımızı her zaman bilemiyoruz. Sorunları bize çözümüyle sunduğu için çok değerli olduğunu düşünüyorum Kırmızı Oda'nın. Nazlı'yı ilk okuduğumda diğer karakterlere nazaran travması çok daha hafif geldiği için, pek de dikkat çekmez diye düşünmüştüm. Ancak kadınlardan "bu benim hikayem" diye o kadar çok mesaj aldım ki, bir kaç kişi evliliğini sonlandırmış izledikten sonra. Bu hoş bir şey değil tabii ama insanın kendi içsel yolculuğuna başlaması, kimseye ihtiyacının olmadığını fark etmesi çok değerli bence. Kırmızı Oda topluma ayna görevi görüyor. Diyor ki, "bak bunlar yapılıyor, bunun sebebi bu ve buradan çıkabilirsin." 

Hafif travma dediniz. Bu travmalar bir yandan da toplumda daha çok karşılaşılan travmalar oluyor. Bu açıdan birçok insanın hayatının iyi yöne evrilmesine vesile olmuş olabilirsiniz.

Evet, o yüzden zaten çok istedim. Ağır travması olan birisini oynamak benim için çok daha kolay. Çünkü elimde çok done oluyor. Diğer tarafta, "acaba bazen şımarıklık mı yapıyor" diye düşündüğüm yerlerde hemen dönüp "hayır" diyorum. Ben öyle davranmıyor olabilirim, ama birçok kadın bunu yaşıyor. Zaten karakterle kurduğum ilişkide, biraz da hayatıma oturttuğum şey, kimseyi yargılamamam gerektiği. Karakteri yargılamaya başlarsam oynayamıyorum, inanmadığım bir şeyi canlandırmak çok zor benim için. O yüzden orada çok daha önyargısız davranıp, hafif bir travma olmadığını, bunun çok sayıda insanın başına geldiğini düşündüm.

Bahsettiğiniz bu süreç sizin oyunculuğa genel yaklaşımınızı yansıtıyor. Yargısız olmak ve kendini nötrlemek diyorsunuz sanırım. Bu ruh haline ve bakış açısına gelmek için neler yapıyorsunuz?

Kendimle çok uğraşıyorum... (gülüyor) Kendimle gerçekten çok uğraşıyorum. Bir kere ben herkesin terapiye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. "Çok kötüyüm, depresyondayım, haydi psikoloğa gideyim" gibi bir durum değil. Her daim farklı ve bilimsel bir bakış açısı bence çok önemli. O yüzden psikoloji, terapi, NLP, EFT, radyoterapi, reiki... Çok fazla enerjiyle uğraşıyorum. Fakat bunların dışında bana en iyi gelen nefes terapisiydi. Bence her oyuncunun yapması, hatta her insanın deneyimlemesi gereken bir disiplin. Orada sen susuyorsun, bilinçaltın konuşmaya başlıyor. Çok şeyi orada çözdüm. Nötrlemekten kastım da şu, benim birini anlamak ve her kesimden insanla iletişim kurabilmem için yargısız olmam gerekiyor. Hayatta sürekli maskelerimizle dolaşıyoruz. Karşı tarafı anladığımızı ve empati kurduğumuzu düşünürken, aslında empati kurmuyor bizim normalimize uymadığı için o kişiyi yargılıyoruz. Benim de oraya düştüğüm zamanlar oluyor, ama kendime yaptığım yatırım sayesinde hemen, (parmak şıklatıyor) fark ediyorum ve diyorum ki, "hop! çık oradan.  Sen şu an karşındakini yargılıyorsun.”

Yargılar ve empati üzerine uzun süredir çalışıyorsunuz sanırım. Toplumsal anlamda sizce insanların empati kurmakla ilgili yüzeysel davranması gibi bir durum söz konusu mu?

Sosyal medyaya bakman yeterli değil mi? Ben yapamıyorum bunu.

Sosyal medyayı hâlâ makul düzeyde kullanan nadir ünlülerdensiz.

Ben de hiç kullanamıyorum diye düşünüyorum. Bana kalsa, kendimi çok nadir paylaşırım. Ancak sosyal medyanın görünmeyen kuralları var sanki. Ben de o kadar içine girmeyerek, biraz daha dışında kalarak paylaşım yapmaya çalışıyorum. Çünkü, şunu özendirmek istemiyorum; makyaj yaparsan çok güzel olursun, fit olman lazım, 34 beden olman lazım, onu yemen lazım, bunu yememen lazım..." Ben bu halimle çok mutluyum, sen de o halinle mutlu ol"u vermek istiyorum, verebildiğimi düşünmüyorum çoğu zaman, sosyal medyaya her girdiğimde insanların bu denli beğenilme arzusuna şaşırıyorum. Herkes bir örnek giyinmeye, davranmaya başlamış gibi hissediyorum. Aynı yüzler, aynı eleştiriler, aynı düşünce yapıları... Herkes ne kadar aynı diyorum bazen, renklerimizi kaybediyoruz gibi... Hal böyle olunca  şu oluyorum o zaman, "tamam ben doğaya kaçmalıyım. Kendimi insanların içinde yalnız hissediyorum. Bir dakika ben yanlış meslek mi yapıyorum." Çünkü oyunculuğun, eşittir görüntü olduğunu düşünmüyorum. Evet görüntü bir avantaj, ama bu ruhla alakalı. Benim hiç estetiğim yok. Kaşlarımı bile aldırmıyorum. Bazen şöyle yazıyorlar; "dudaklarına neden dolgu yaptırmıyorsun?" Bir kısmı da diyor ki, "iyi ki dudakların dolgu değil." "Alnındaki izi neden sildirmiyorsun? Herkesin bir fikri var ve bunu sana dayatmaya çalışıyor. Hayır yaptırmayacağım! Ben onu seviyorum, kimseye benzemek zorunda değilim... 

Sosyal medya da oyunculuk mesleğinin bir parçası artık. Boş zaman aktivitesi olarak konumlandırmak zor görünüyor.

Aslında bunun karşıt düşüncesindeyim. Ancak bu fikirle barıştığımı sanıyorum. Bir arkadaşım dedi ki, "kimse senin kitaplarını, kedilerini merak etmiyor. Ben de "niye ki" diye düşündüm. İşte yüzünü paylaşacaksın, ne giydiğini paylaşacaksın. Dedim ki, "ne giydiğimi değil, ne okuduğumu paylaşayım." Kitapla bir paylaşım yapmıştım, ruj sürmüştüm. Herkes şu şekildeydi; "Ruj linki, ruj linki. Rujunu paylaşır mısın?" Sosyal medya biraz oraya evrilse de ruj linki yerine kitaplarımı paylaşmaya devam edeceğim. Sosyal medya birçok güzel haberlere, olaylara vesile olduğu için de eskisi kadar kötülemiyorum. Barıştım kendisiyle.

Oyunculuk dünyasında da var olan bir şey değil mi oyuncuların fiziksel durumu sebebiyle devamlı baskılanması? Ben bazı oyuncuların estetiği kendi tercihleri ile değil de zorunluluktan yaptırdığını düşünüyorum.

Ben de yapımcılar şundan şikayetçiymiş diye düşünüyorum; "yüzünü yaptırmayan kalmadı, onu oynatacağım, ama mimiksiz" gibi. Ama cast'la da ilgili bir şey. Mesela birisinin teyzesini oynuyorsun estetikli olsun isteniyor. Ancak bir köylü kızını dudağım dolgulu nasıl oynayayım ben? İlk oyunculuğa başladığımda mesela bir yapımcının beni işe almama sebebi, kalın bulmasıydı. "Biraz kalın" dedi. Sanki kilo vermek çok zor bir şeymiş gibi. Ben o konuda biraz diretiyorum. Nedir bu kadınların toplum normlarından çektiği gerçekten. Sağlıklı bir bedenim varsa, 32 beden olmama gerek olmadığı düşüncesindeyim. Eğer kendi gücüne, yapabileceklerine inanıyorsan  karşındaki seni bir meta olarak görmeyi bırakıp saygı duymaya başlıyor. Vatanım Sensin'den sonra o yapımcı beni projelerinde bulunmam için sürekli aradı. Kendisini de çok severim. Yine çok sevdiğim bir yapımcı da eğer sen çok iyi oynarsan kimse sendeki kusuru ‘kusur’ olarak görmez demiş idi. Ben de buna inanıyorum. Uzun lafın kısası benim sohbetlerim genellikle oyunculuk, hikâye ve senaryo hakkında oluyor.

Oyunculuğu bir zamanlar kapitalist bir meslek olarak mı görüyordunuz?

Birazcık. Çünkü fazla idealisttim o zamanlar. İstanbul Üniversitesi'nde okuyunca biraz öyle oluyor galiba. Görünüm üzerine bir işin içinde asla olmamam gerektiğini düşünüyordum. Mesela Miss Turkey filan, korkunç şeyler olduğunu düşünüyordum. Ne demek, ben orada kendimi göstereceğim de bana sırf görüntüm yüzünden puan verecekler . Şimdi öyle sert düşünmüyorum tabii ki. O benim çocuksu aklım. Oyunculuğun muazzam öğretici bir meslek olduğunu düşünüyorum. Öyle dışardan göründüğü gibi olmadığını aslında inanılmaz zor ve toplumu olumlu anlamda etkileyecek bir gücü olduğunu biliyorum.

Ben de oyunculuğun hem hazırlık hem de o hazırlığın ekrana sunulması süreciyle çok zor bir meslek olduğunu düşünüyorum. 

Özellikle televizyonda… Gerçekten kalben oynamayı ve o anı gerçek kılmayı istiyorsan çok yıpratıcı bir süreç seni bekliyor. Kırmızı Oda süreci çok hızlı gelişti ve anlaştıktan birkaç gün sonra  30 sayfa depresyonda olan bir karakteri oynadım, eve gittiğimde yüzüm gözüm ağlamaktan şişmiş bir şekilde kendimi nasıl yatağa attığımı bilmiyorum. Öyle sahnelerden sonra kimseyle iletişim kurmak istemiyorum, ruhum dinlensin istiyorum. Çünkü her defasında o duyguya girmek, kendine çok şey katarken bir taraftan da ruhunu harap ediyor. O yüzden bazen şunu düşünüyorum; "benim duygularımı bu kadar sömürmeye ihtiyacım var mı acaba? Daha teknik bir yerden mi oynamalıyım?"

Konservatuar okumamışsınız, ama farklı tekniklerle yolunuzu inşa etmişsiniz. 

Evet, ama dışarıdan kendimi geliştirmek için çok uğraşıyorum. Aslında oyunculukla ilgili birçok şeyi okudum, okudum, cebime doldurdum. Sonra cebimden çıkan bana en uygun hangisiyse... Ki hâlâ da arıyorum. Hâlâ tökezlediğim oluyor. Kırmızı Oda'da onu fark ettim. Daha ne kadar yolum varmış dedim. Zaten oyun oynama hali, oyunculuk durmayan bir şey… Eğer oyunculuğa devam ediyor olursam, 60 yaşında da, "bir şey öğrendim" diyeceğim. Mesela Binnur Kaya ile oynamak müthiş bir deneyimdi. Rolü her bittiğinde elleri terlemiş oluyordu. Heyecanını hiç kaybetmemiş. İkimiz de Kırmızı Oda seansında çok gergin oluyorduk. Ben daha da gergin oluyordum gerçi, çünkü teknik yapılması gerekenler de vardı. Ancak onun o çocuksu hali beni aşırı kamçılayan bir şey oldu. 

Sık sık farkında olma hali ve farkındalık yükseltmekten bahsetmiştiniz. Biraz anlatır mısınız nasıl bir ruh hali olduğunu?

Kırmızı Oda'da oynadığım karakterle beraber, onu izleyen birinde bir his uyandırmak… Oyunculuk yapma sebebim de buydu zaten. Benim öyle olmuştu. Bir film izlemiştim ve öyle oyunculuk yapmaya karar vermiştim. 

Kanlı Elmas mı?

Evet Kanlı Elmas.

Önceden oyunculuk yapmayı kapitalist bir yaklaşım olarak görürken sonradan bu meslekte dünyayı değiştirebileceğine inanmak önemli bir değişim. 

Evet. Çünkü çok fazla kişiye ulaşıyorsun. İnsanın kalbine dokunabilen kaç tane meslek var ki? Çok fazla kişiye ulaşan siyasetçiler de var tabii. Üniversitedeyken bir ara taktım ben siyasetçi olmaya. Ailemle de tartışıyordum sürekli. Düşünsel anlamda biraz hırçın ve asi bir genç kızdım. Başbakan olmak istiyordum mesela. "Ben bu dünya düzenini, Türkiye'yi değiştireceğim" diyordum.  Sonra Aristotales'in "siyaset cinayettir" cümlesini görüp, bir de bu yüzden ailemle, etrafımdakilerle tartışınca dedim ki bu ben değilim, benim çiçek açmam lazım. 

Oyunculuğa nasıl başladınız?

Yine idealist kafadan dolayı. Altı ay boyunca satış danışmanlığı yapmıştım. Orada, böyle klasik teklif edilme hikayeleri vardır ya, yönetmen, yapımcı gelip bir şeyler teklif ediyordu. Ben de aşırı ukala bir tavırla "hayır ben dış görünüşümle bir şey yapmayacağım" diyordum. Sonra yengem beni bir ajansa yazdırdı. Ben de "reklamda bile oynasam mükemmel yapmam lazım" diyerek bir oyunculuk okuluna kaydoldum. Sonrası çok hızlı gelişti. İlk auditionda seçildim. Ardarda oldu aslında. 

Yani audition, audition sürünmediniz hiç.

Galiba hiç sürünmedim. Hani kötü audition maceran var mı diye soruyorlar ya, benim hiç yok galiba. Olmayan audition'umu hatırlamıyorum. Olmayan bir dönem tabii ki vardı, ama yine insanın enerjisiyle ilgili. Bir oyunculuk okulundaydım, eğitim almak istiyordum. Seçmelere de yarım ağız gidiyordum. Orası bitti. Hatta bir iş de kesinleşmiş gibiydi. Ben de Vatanım Sensin'in olacağını duymuşum. Dönem işi çok seviyorum. Menajerime dedim ki, "hayır risk alacağım ve girdiğim bütün audition'ları alacağım" ve hepsini aldım. 

KAPADOKYA’DA BÜTÜN GECE AĞLADIM

Ruhani bir yanınız olduğundan bahsetmiştiniz, ama bu konuyu çok da açmamışsınız. Mardin kökenli bir aileniz var. O bölgede ruhsal yönü kuvvetli insanlar çoktur. Acaba kökensel bir etki mi oldu?

Evet ben de inanıyorum. Bazı şehirlere gittiğimde ağırlık hissediyorum, mesela Kapadokya'ya  gittiğimde bütün gece ağladığımı hatırlıyorum. Orada daha öncesinde yaşayan insanların ruhunu mu  hissettim bilmiyorum ama peribacalarına baktığımda bir şey hissediyordum, ama anlatamıyordum. Yanımda erkek arkadaşım da vardı gece boyunca ağladığım için bence deli olduğumu düşünüyordu:)... Ayasofya'ya gitmeyi, tarihi yerlerde dolaşmayı sevmemin sebebi orada ruhumun bir parçası olduğunu düşünmem. Reenkarnasyona da inanıyorum. Daha önce hiç bulunmadığım yerlerde dejavu yaşıyorum. Bazı karşılaştığım insanlarla da sanki çok öncesinde tanışmışım da ruhunu görebiliyormuşum gibi hissediyorum. Binnur'da (Kaya) bunu hissettim mesela. O da aynı şeyi hissetmiş. Hiç konuşmadan birbirimizle iletişim halindeydik sanki. İnsanlar sezgilerimin çok kuvvetli olduğunu söylüyor. Birini sevmiyorsam, herkesin sevdiği biri bile olsa bedenim kapanıyor ona karşı. Müzelere gitmeyi de çok seviyorum. Başkalarının hikâyesinde dolaşmayı seviyorum. O yüzden hep "bu döneme ait hissetmiyorum kendimi" derim. Sanki ruhum hep farklı dönemlerde dolaşıyor. Köklenememe sebebim de bu bence.

Ona köklenememe mi demek gerekiyor yoksa ruhun gezginliği insanın geçmiş kişilikleriyle kurduğu güçlü bağlantıya mı bir işaret? 

Evet, ama toplum sana diyor ya, şunu yapman lazım, bunu yapman lazım. Sen de bazen onları dinliyorsun. Çünkü orada daha klasik bir kod var. Ingrid Bergman belgeselini izlemiştim, kendimi bulmuştum sözlerinde. Bir evinin olmamasından mutluluk duyduğunu, bu sayede özgür olabildiğini hissediyormuş. Şu an tam hatırlayamasam da ruhunun dolaştığını ve köklenememesinin sebebinin bu olduğunu söylüyordu. Farklı ülkelerde farklı aşklar yaşayıp her gittiği yerde bir aile kuruyormuş-o kadarını olmayacağım merak etmeyin- (gülüyor). Kendine özgü yaşamları, hep yolda olma halini seviyorum. İki gün önce Afrika'ya gitmeyi düşünüyordum. Dün fal baktırdım. Kadın bana dedi ki, "Afrika'ya gideceksiniz, bir döneminizde ve hayatınız değişecek." Bunu hissettiğim için Afrika'ya gitmiyorum yıllardır. Çünkü Afrika'ya gidersem her şeyi bırakacak, bu kapitalist düzende daha fazla yaşayamayacakmışım gibi hissediyorum. Orayı görüp, sonra "ne yapıyorum ben ya" diyebilirim. Zaten her şeyin anlamsız geldiği çok dönem oluyor. Samsara diye bir şey var ya, doğum, gelişme, büyüme ve ölüm. O bir döngü. Diyorum ki, tamam bu böyle. Nereden bilmiyorum, buraya geleceğim, sonra ben doğada tek başıma öleceğim. Doğaya döneceğim. Onu biliyorum, ama zamanı var işte.

Pınar Deniz, Deniz Ülkütekin'in sorularını yanıtladı

ÇOCUKLAR İÇİN STK

Bir STK kurmayı düşünüyormuşsunuz.

O çocukluğumdan beri istediğim bir şey. Hep "yardım etmem lazım", benim dünyayı değiştirmem lazım güdüsüyle uyanıyordum. Tüm dünyada etkili olacak bir kurum açmak en büyük hayallerimden. LÖSEV, TEGV, KAÇUV, çok fazla STK'da gönüllü faaliyette bulunmaya çalışıyorum. Hayatta beni en mutlu eden şeyin bu olduğunu düşünüyorum. 

GELECEKTEN KORKUYORUM

Aşk 101'deki karakteriniz sanki o dönemi gerçekte de yaşamış gibiydi. 1993 doğumlu birisi olarak o dönemin karakterine girmek için neler yaptınız?

Ben biraz döneme takık olduğum için, o döneme ait filmler, müzikler, hikâyelere dalıyorum. Yani dıştan değil de içten beslemeyi seviyorum. Sonra bakıyorum ne çıkacak diye. Biraz kendim de arıyorum sahnelerde oynarken. Öğretmen, eğitim konulu filmleri çok fazla izledim. Bir işe hazırlanırken en sevdiğim kısımlardan biri hazırlık kısmı oluyor gerçekten, çok şey öğreniyorum.

Sizce hikâyenin çok tutmasının sebebi nedir? İnsanların geçmişe duyduğu özlem mi? Siyasi anlamda bir sıkışmışlık mı yoksa?

Bence geçmişe duyulan özlem çok baskın. Bir de pandemide dışarı çıkamama, doyasıya yiyip, içip, gezememe, Taksim'de o kalabalığın içine karışamama hali birazcık diziye ilgiyi artırdı. Aslında çoğu izleyici kendi lise dönemini gördüğü, kendinden bir parça bulduğu için sevdi diziyi. Geçmişe özlem duyan sırf ben değilim. Gelecekten korkan bir insan haline geldim, her anlamda. "Pınar yargılama" diyorum kendime ama, geçen bir çocuk yanımda kız arkadaşına "girl" filan diye sesleniyor. O kadar yüzeysel konuşuyorlardı ki. Ben de arkadaşlarımla sürekli oturup felsefe yapmıyorum ama samimiyet diye bir duygu var. Onu yitiriyoruz. Bu durum çok korkutucu. Geçmişte her şey daha yavaş akıyor sanki. Herkesin daha çok zamanı var. Günümüzde bu kadar şeyi insanlar nasıl yapıyor aklım almıyor. O faturaları öde, o bankacı seni arıyor, her şeyin şifresini hatırla, bunu al, onu sat… İstanbul trafiğinde filan. Modern dünyada hepimiz birer ruh hastasıyız artık. 

KÜÇÜKKEN ARAPÇA KONUŞURDUM

İlginç bir anekdot; Türkçe'yi çok geç öğrenmişsiniz.

Çok geç değil, sadece küçükken bilmiyordum. Arapça biliyordum. Ailem Arapça konuştuğu için utanıyordum. Türkçe öğrenmeye başladım. Anneme ilkokuldayken mama diyordum. Utancımı hatırlıyorum. Annem Arapça konuştuğunda da çok utanırdım. 

AİLE GAZİNOSU

Babanızın da çok renkli bir yaşamı olmuş. Gazino işletmiş, kebapçılık yapmış.

Evet büyürken çok şey yaşamış. Aslında birgün onun hikâyesini yazmak istiyorum. Babam, Mardin'den geldiklerinde önce simit satıyor, utanıyor, satamıyor, bir köşede yiyor simitleri. Babamın hikâyesi biraz garip. Savaşta öldü zannediyorlar, morga koyuyorlar çocukken, meğer yaşıyormuş. Şimdi kebap restaurantı var. Kendisi şahsına münhasır bir kişilik, beni çok güldürüyor.

Gazino dönemini de hatırlıyor musunuz?

Hatırlıyorum. Çocuk aklıma göre, çok büyük isimler geliyordu. Hepsiyle fotoğraflarım var. Çocuğum ve kameralar geldiğinde kendimi göstermeye çalışıyorum filan. 

Kimler geliyordu?

Yıldız Tilbe, Metin Şentürk, Çılgın Sedat, Cengiz Kurtoğlu gibi şarkıcılar. Çok komik. Babamlar gazinoyu yeni açmışlar. Bütün magazin gelmiş, Alişan, Berdan Mardini hepsi orada. Kamera onları çekiyor. Ben de kendimi göstermeye çalışıyorum. İlerliyor kamera, ben de yürüyorum, tekrar kendimi göstermeye çalışıyorum. Nedense o an’ı hiç unutmuyorum. Gözümün önüne geldi suratım yine çok güldüm bak.

İKİ FİLM GÖSTERİM BEKLİYOR

Geçen yıl çekilen İnsanlar İkiye Ayrılır filminde rol aldınız. Biraz bahseder misiniz?

Film, borçlu alacaklı ilişkisi üzerine. Ben borçlu kısmı oynuyorum. İki taraftan da objektif bir şekilde, yargılamadan hikâyeyi anlatan bir film. Biz bankaları ve çağrı merkezlerini hep kötüleriz ya. Hikâyeyi onların tarafından da anlatmaya çalışıyoruz. O yüzden ismi İnsanlar İkiye Ayrılır. Kötü insan yoktur, sana dayatılanlar vardır. Bence filmin cümlesi bu. Daha önce de Özcan Alper'in Karanlık Gece filminde oynadım. Normal şartlarda pandemi bitse Berlin'de gösterilecekti ama ikisi de aynı festivalde en yakın sürede gösterilsin  diye evrene güzel dileklerimi yolluyorum.