Prof. Dr. Ayşe Buğra, 'Dayanmak zorundayız, başka çare yok!'

İş insanı Osman Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden 1412 gün geçti. AİHM ve AYM’nin kararlarına karşın tahliye edilmedi. Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra, sürece dair soruları Cumhuriyet'e yanıtladı.

13 Eylül 2021 Pazartesi, 04:00
Prof. Dr. Ayşe Buğra, 'Dayanmak zorundayız, başka çare yok!'
Abone Ol google-news

Neden Ayşe Buğra? İş insanı Osman Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden 1412 gün geçti. AİHM, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, mahkemelerin beraat ve tahliye kararlarına rağmen tahliye edilmedi. Gezi davasında aklandı, yeni kanıtlar bulunamadı ama yargılama sürüyor. Casusluk, Çarşı ve Gezi davalarının birleştirilmesiyle oluşturulan “torba dava”nın duruşması 8 Ekim’de görülecek. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin kararlarını da ihlal ettiğini vurguladı. Peki, Kavala neden içeride tutuluyor, 8 Ekim’deki duruşmadan ne bekleniyor? Sorular çok olunca bize de Kavala’nın en yakını, eşi, Türkiye’nin önde gelen sosyal bilimcilerinden Prof. Dr. Ayşe Buğra’ya sormak kaldı.

  • Eşim Ekim 2017’den beri cezaevinde. Son derece ağır suçlamalarla yargılanıyor. Bu anlaşılması zor süreç, bizim hayatımızın dört yılına mal oldu. Onun cezaevinde geçirdiği dördüncü yazın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu alışılacak bir şey değil.
  • Toplumun buna alışmakta olduğu düşüncesi ise yaşadığımız şeyin ağırlığını daha da artırıyor. İnsan bazen takatının tükendiğini hissetmiyor değil, ama ne kadar zor olsa da dayanmak ve güçlü durmak zorundayız. Başka çaremiz yok.
  • Ben hukukçu değilim ama Henri Barkey hakkında bir kırmızı bülten çıkarıldığını duymadım. Eşimin dava dosyasında kendisiyle Barkey arasında ne bir görüşme tutanağı ne de buluştuklarına dair bir fiziki takip tutanağı bulunuyor.
  • Delil olarak sunulan baz istasyonu örtüşmeleri, aynı istasyondan sinyal veren telefonlar. Eşimin ofisi şehir merkezinde pek çok otel ve işyerinin olduğu bir yerde olduğu için, bu örtüşmenin pek de anlamı yok.
  • AKP siyasetçileri arasında eşimin tutukluluğundan rahatsız olan var mı, bilmiyorum, ama olduğunu umuyorum. Böyle birilerinin olmadığını düşünmek bana çok üzücü ve hatta endişe verici bir şey gibi geliyor.
  • Eşimin, darbe teşebbüsüne destek vermek ve casusluk gibi inanılmaz suçlamalarla süren tutukluluğunun, Gezi’nin kriminalize edilmesi çabasına hizmet ettiği makul bir varsayım olabilir.
  • Başka bir varsayım, onun tutukluluğunun sivil toplum kuruluşlarını sindirmek amacına hizmet ettiği. Bu da doğru olabilir. Ama dediğim gibi, bunlar varsayımlar ve bu tutukluluk anlaşılmaz bir biçimde sürüp gittikçe ortaya başka varsayımlar da atılabilir.

- Muhalefet, “Osman Kavala içeride haksız yere yatıyor” diyor... Sivil toplum kuruluşları aynı fikirde, dışarı çıkması için mücadele ediyor. 28 Şubat davasından tutuklanan emekli Orgeneral Çetin Doğan, Osman Kavala’yı örnek gösteriyor ve diyor ki “Bizim yaşadığımız haksızlıklara toplum alıştı...” Güçlü durmaya çalıştığınızı biliyorum, hâlâ buna takatınız var mı?

Eşim, Ekim 2017’de gözaltına alındığından beri cezaevinde. O zamandan beri son derece ağır suçlamalarla yargılanıyor. Yeni suçlamalarla, mahkeme heyetinin ve yargılandığı mahkemenin değişip durmasıyla, dosya birleştirmeleriyle giderek karmaşıklaşan ve uzayan bir yargı süreci boyunca tutukluluğu aralıksız sürdü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 10 Aralık 2019 tarihinde aldığı haksız tutukluluk kararına ve AİHM kararlarının uygulanıp uygulanmadığını denetleyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin eşimin derhal tahliye edilmesinin gerektiğini vurgulayan bir dizi kararından sonra da eşim cezaevinde kalmaya devam etti. Bu anlaşılması zor süreç, bizim hayatımızın dört yılına mal oldu. Onun cezaevinde geçirdiği dördüncü yazın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bu alışılacak bir şey değil. Toplumun buna alışmakta olduğu düşüncesi ise yaşadığımız şeyin ağırlığını daha da artırıyor. İnsan bazen takatının tükendiğini hissetmiyor değil, ama ne kadar zor olsa da dayanmak ve güçlü durmak zorundayız. Başka çaremiz yok.

- Casusluk (Kavala-Barkey), Çarşı ve Gezi dosyasının birleştirilmesiyle bir torba dava oluşturuldu. Dava 8 Ekim’de görülmeye başlanacak ve Osman Kavala iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanacak. Siz ve avukatlarınız nasıl bir sonuç bekliyorsunuz?

Birleştirme kararı, zaten anlaşılması zor bir yargı sürecinin son aşamasıydı ve bununla birlikte içinde olduğumuz durumu mantıklı bir biçimde değerlendirmek ve tahminde bulunmak iyice zorlaştı. Bu karar, eşimin Türk Ceza Kanunu’nun 309. (anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs) ve 328. (casusluk) maddeleriyle ilgili davası bütün tanıklar dinlenip son aşamaya geldiğinde alındı. Bu dava dosyasının eşimin daha önce yargılanmış olduğu Gezi davası dosyasıyla (Türk Ceza Kanunu’nun “hükümeti yıkmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”le ilgili 312. maddesi) ve bunların gene Gezi protestolarıyla ilgili Çarşı davası dosyasıyla birleştirilmesine karar verildi ve tahliye kararı alınmadı. Şimdi birbiriyle ilgisi olmayan eylemleri ve birbirini tanımayan çok sayıda insanı bir araya getiren, sonuçlanması çok uzun sürebilecek bir birleştirilmiş davayla karşı karşıyayız. Bu durum, eşimin tutukluluğunun belirsiz bir süre boyunda uzamasını mümkün kılıyor. Böyle bir durumda insan ne beklenebileceğini bilemiyor ve pek de umutlu olamıyor doğrusu.

- Burada benim en dikkatimi çeken mesele şu: Henri Barkey ile ilgili 15 Temmuz darbe girişimini planlamak gibi ağır bir iddia var, ama kendisi hakkında ne bir kırmızı bülten çıkarıldı ne de yakalanması için özel bir çaba gösterildi... Bugüne kadar hiç sorgulanmadı da değil mi?

Bu sorular hukukçuların cevap vermesi gereken sorular. Ben hukukçu değilim ama Barkey hakkında bir kırmızı bülten çıkarıldığını duymadım. Eşimin dava dosyasında kendisiyle Barkey arasında ne bir görüşme tutanağı ne de buluştuklarına dair bir fiziki takip tutanağı bulunuyor. Delil olarak sunulan baz istasyonu örtüşmeleri, aynı istasyondan sinyal veren telefonlar. Eşimin ofisi şehir merkezinde pek çok otel ve işyerinin olduğu bir yerde olduğu için, bu örtüşmenin pek de anlamı yok. Zaten bildiğim kadarıyla baz istasyonu örtüşmesi Türk Ceza Kanunu’na göre delil oluşturmuyor. Bildiğiniz gibi, son yargı reformu paketinde tutukluğun sürmesi kararı için somut delil bulunması gerektiği vurgulandı. Avukatlar, bütün celselerde bu somut delillerin ne olduğunu sorup bunların zapta geçirilmesini talep ettiler. Bu talepler yerine getirilmedi. Somut deliller yerine, delil niteliği taşımayan baz istasyonu örtüşmeleri ve varsayımsal nitelikte bazı suçlamalar temelinde, tutukluluğun devamı yönünde karar alınmaya devam edildi.

- Duruşmaları anlatır mısınız?

Duruşmalar eşimin tutuklanmasından 16 ay sonra ilk iddianamenin çıkmasından sonra başladı. Şimdiye karar kaç celse izledim artık bilemiyorum. Salgın dönemine kadar duruşmalar Silivri’de oluyordu. Katılım fazlaydı ve salon silahlı jandarmalarla dolu olurdu. Gezi davası sırasında bir de video gösterimi yapılmıştı. Protestolar sırasında şiddet olayları olduğunu göstermeye yönelikti zannediyorum. Biber gazı bulutu içinde koşuşan insanlar, bir de tahrip edilmiş iş aleti fotoğrafı, bunların sanıklarla ve onların eylemleriyle ne ilgisi olduğu söylenmeden, tekrar tekrar gösterildi. Duruşmayı izleyen yabancı gazeteciler ve diplomatlar buna pek şaşırmışlardı... Sonra duruşmalar Çağlayan Adliyesi’nde olmaya başladı. Salonlar küçük olduğu için biraz kargaşa çıkabiliyor, ama pek gerginlik yaşanmadı. Duruşma izlemeye alışık olmayan biri olarak, bunların bana tuhaf gelen yanı, heyetin çok az soru sorması, savcının neredeyse hiç konuşmaması oldu. Avukatlar ve sanıklar dinleniyordu, ama ben bir sorgu ortamında olduğumu hissetmedim.

Söylenenler temelinde tutukluluğun devamı kararlarının nasıl alınabildiğini anlamakta zorlandığımı söyleyebilirim.    

- 1412 gündür hukuksuzluğu artık herkesçe kabul edilen bir davanın sanığı eşiniz. Ancak öyle bir ülkedeyiz ki her günün ana maddesi sivil anayasa, yargı reformu! Siz bu tartışmaları nasıl izliyorsunuz?

Bunları ilgiyle izliyorum tabii. Yargının bağımsız olmadığını, hukuk devletinin yok olduğunu düşünüp kabullenmek, yaşanan hukuksuzlukları kanıksamak anlamına gelebilecek bir şey. Bunu tehlikeli buluyorum. Bunun yerine, yargı reformuyla ilgili gelişmeleri izlemek, bunların nasıl hayata geçmediğine işaret etmek, geçmelerini talep etmek daha doğru herhalde.  

- AKP siyasetçileri arasında Kavala’nın tutukluluğundan rahatsızlık duyan var mı?

Bunu bilmiyorum, ama olduğunu umuyorum. Böyle birilerinin olmadığını düşünmek bana çok üzücü ve hatta endişe verici bir şey gibi geliyor.

- Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, hazirandaki açıklamasında, AİHM kararlarının uygulanmaması ve Kavala’nın tutukluluk halinin devam etmesi halinde Türkiye’ye karşı “ihlal prosedürü” başlatılacağı uyarısında bulunmuştu. AB’nin Kavala ve -hadi daha geniş bakalım meseleye- demokrasi konusunda yeterince Türkiye üzerinde etkili olduğunu, söylem geliştirdiğini düşünüyor musunuz?

Avrupa’da Osman Kavala davası sembol bir dava niteliği kazanmış durumda. Avrupa Konseyi üyesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni imzalamış ve AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiş bir ülke olan Türkiye’ye, bunlardan kaynaklanan yükümlülükleri hatırlatılıp duruluyor. İnsan Hakları Komiserliği’nin son mesajı ve ihlal prosedürü başlatılacağından söz edilmesi son derece güçlü uyarılar. Ama bunun yanı sıra küresel düzeyde bir sürü giderek ağırlaşan siyasi sorun, uluslararası ilişkileri etkiliyor. Bunların insan hakları ve demokrasi konusundaki duyarlılığın yeterince etkili olamamasına yol açması mümkün tabii. Umarım evrensel adalet normları ve bireysel özgürlük idealleri siyasi kaygıların gölgesinde kalmazlar.

TUTUKLULUĞUN UZAMASININ ÜLKEYE MALİYETİ VAR

- 1412 günden geriye baktığınızda siz ne kadar değiştiniz? Osman Kavala ne kadar değişti? Fikirlerinizde, inançlarınızda hayatınızda neler oldu?

Herhalde ikimiz de evrensel hukuk ilkelerine göre işleyen bağımsız bir yargı sisteminin ne kadar önemli olduğunu çok daha iyi gördük. Bunun demokratik bir toplumda huzur içinde birlikte yaşamanın olmazsa olmaz şartı olduğunu gördük. Onsuz güvenli bir yaşam da özgürlük de mümkün değil.    

- Bir açıklamanızı okumuştum... “Haksızlığa uğrayan ve mağdur olanlar bizden ibaret değil, bunu biliyorum. Ama eşimin başına gelenler, onun kendisine uygun bir suç aranırken üç yıl boyunca tutuklu olarak cezaevinde kalması, Türkiye’de ve Türkiye dışında pek çok insanın dikkatini çeken özel bir durum oluşturdu...” Buradan hareketle sormak istiyorum: İktidar, Osman Kavala’dan ne istiyor?

Bunu ben bilemem tabii, ama ortada dolaşan bazı varsayımlar var. Gezi protestolarının 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilendirilerek kriminalize edilmesi bunlardan biri. Eşimin, darbe teşebbüsüne destek vermek ve casusluk gibi inanılmaz suçlamalarla süren tutukluluğunun, Gezi’nin kriminalize edilmesi çabasına hizmet ettiği makul bir varsayım olabilir. Başka bir varsayım, onun tutukluluğunun sivil toplum kuruluşlarını sindirmek amacına hizmet ettiği. Bu da doğru olabilir. Ama dediğim gibi, bunlar varsayımlar ve bu tutukluluk anlaşılmaz bir biçimde sürüp gittikçe ortada başka varsayımlar atılabilir.

- Bu olan biten kime ne kazandırır?

Eğer eşime yapılanların Gezi’yi kriminalize etmek gibi ya da sivil toplumu sindirmek gibi bir gayesi varsa, bundan siyasi bir çıkar umanlar olabilir. Ama şu da görülüyor ki özellikle AİHM’nin ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin çok açık ve çok güçlü haksız tutukluluk tespitlerinden sonra, bu dava bütün demokratik ülkelerde ciddi bir hak ihlali olarak değerlendiriliyor ve bu yüzden Türkiye, eleştirilere hedef oluyor. Bu durum ülkenin dış ilişkilerine zarar verir hale gelmiş durumda. Ekonomik açıdan da Türkiye’de yargının bağımsız olmadığı görüşünün yaygınlaşması ve güçlenmesi, Türkiye’ye yatırım yapmayı düşünenleri, özellikle uzun vadeli üretken sermaye yatırımlarını, olumsuz etkileyebilecek bir şey. Eğer bu tutukluluğun uzamasının siyasi bir anlamı varsa, bunun yanında bir de ülkeye maliyeti var. Bunun ne kadar ciddiye alındığını bilmiyorum.    - Bir sosyal bilimci olarak söyler misiniz: Gezi hareketinin kendiliğinden, örgütsüz olarak ortaya çıktığını kabullenmekte neden zorlanıyor iktidar? İlla neden bir finansör arıyor?

Benim bir sosyal bilimci olarak söyleyeceğim şey şu: Gezi protestoları ile ilgili pek çok araştırma yapıldı ve ciddi akademik dergilerde bu konuda pek çok makale yayımlandı. Bunların birleştiği nokta, protesto eylemlerinin, pek çok farklı siyasi görüşten insanın ve örgütün katıldığı, kendiliğinden, belirli bir merkezden örgütlenmemiş bir hareket oluşturduğuydu. Arkasında Türkiye karşıtı dış güçlerin ve onların yerli destekçilerinin bulunduğu, bir kişi tarafından organize ve finanse edilmiş bir hareketten bahseden ciddi bir analize hiç rastlamadım. Resmi rakamlara göre, eylemlere ülkenin her yerinde toplam 3.5 milyondan fazla insan katılmış. Böyle bir hareketin bir kişi tarafından organize ve finanse edilmiş olması, mantıkla bağdaşması zor, fantastik nitelikli bir iddia gibi görünüyor. Ayrıca, bu eylemlere katılmış olan milyonlarca insanı aşağılayan bir iddia.

‘BURADAN ÇIKINCA...’ DİYE BAŞLAYAN CÜMLELER KURMUYORUZ

- Cezaevine ne sıklıkla gidiyorsunuz?

Salgın öncesinde haftada bir gidiyordum. Ayda bir kere de açık görüş oluyordu, karşılıklı oturup konuşabiliyorduk. Bir rutin oluşmuştu ve bu bana iyi geliyordu. Salgın başlayınca bir süre hiç gidemedim. Sonra ayda iki kere gitmeye başladım, açık görüşler de kalktı. Her zaman cam arkasından telefonla konuşuyoruz. Bu epeyce bunaltıcı tabii, ama tedbir alınması da bir bakıma iyi diye düşünüp kabullenmeye çalışıyorum.  

- Sohbetinizde “buradan çıkınca....” diye başlayan cümleleriniz var mı?

Hayır, bunu yapmamaya çalışıyoruz. Şimdi bu durumdayız ve buna rağmen okuyarak ve düşünerek günü anlamlı bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz. Okuduklarımızı ve düşündüklerimizi görüştüğümüzde birbirimize anlatarak ve mektup yazarak paylaşıyoruz. Osman gözaltına alındıktan sonra bir süre mektuplaşması mümkün olmadı. O çok zor bir dönemdi, mektuplaşmaya başlamak bana çok iyi gelmişti, şimdi de iyi geliyor.  

- Osman Kavala’nın annesi 93 yaşında ve ne kadar üzgün olduğunu söylediğinizde kendimi kötü hissettiğimi hatırlıyorum. O ne düşünüyor?

Şimdi 95 yaşında ve hâlâ oğlunu görmüyor. Üzgün ve bıkkın. Bana “AKP tarafında siyaset yapanlar arasında Osman Kavala’nın tutukluluğundan rahatsız olanlar var mı” diye sordunuz. Bu uzayıp giden tutukluluğun hukuki yanıyla ilgili bir rahasızlık duymayanlar bile onun annesinin durumuyla ilgili insani bir rahatsızlık duyuyorlardır diye düşünmek istiyorum.  

ADALET MEKANİZMASINA GÜVEN DUYMAM ZORLAŞIYOR

ÖNCE TUTUKLAMA, SONRA BERAAT

*1 Kasım 2017’de, TCK’nin “hükümeti ortadan kaldırmaya veya görevini yapmayı engellemeye teşebbüs” suçunu düzenleyen 312. maddesinden ve “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçunu düzenleyen 309. maddesinden tutuklama kararı verildi.

* Sonra, 312. madde kapsamındaki “hükümeti devirmek veya görevini yapmasını engellemek” suçlaması soruşturma dosyasından ayrılarak Gezi davası açıldı... Sanıkların hepsi İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 18 Şubat 2020 tarihinde verdiği kararla TCK 312. maddeyle düzenlenen suçtan beraat etti.

‘ANAYASAL DÜZENİ ORTADAN KALDIRMA’

* Tek tutuklu sanık Kavala, beraat kararından sonra cezaevinden çıkmadan, 11 Ekim 2019 tarihinde tahliye edilmiş olduğu “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçunu düzenleyen 309. maddesinden yeniden tutuklandı.

* Bundan önce AİHM hem Gezi davasıyla ilgili 312. maddeyle hem de 309. maddeyle ilgili haksız tutukluluk kararı vermiş olduğu için ve Birinci Yargı Reform Paketi kapsamında, soruşturma dosyasında en fazla iki yıl olabileceği belirlenen tutukluluk süresi sona erdiğinden, Türk Ceza Kanunu’nun siyasi ve askeri casusluk suçlarını düzenleyen 328. maddesinden tutuklama kararı verildi. Bundan kısa bir süre sonra da Kavala’nın 309. maddeyle ilgili tutuklama kararı ikinci defa kaldırıldı.

* 29 Eylül 2020’de, tutuklu olduğu “siyasi ve askeri casusluk” suçuyla tutuksuz yargılandığı “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlarından dava açıldı. Bundan sonra Kavala’nın bu iki suçlamayla İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde (ACM) yargılanmasına başlandı.

GEZİ VE ÇARŞI

* Derken, Ocak 2021’de bir önceki (Gezi) davasının istinaf kararı geldi. Gezi davasının istinaf sürecinde Kavala ve diğer sanıklar hakkında TCK 312. verilmiş olan beraat kararları bozuldu. İstinaf mahkemesi, bozduğu kararla ilgili bu davanın, Kavala hakkında açılan darbe ve casusluk dava dosyalarının ve henüz Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde incelemesi devam eden Çarşı davasının birlikte görülmesini istedi.

* İstinaf mahkemesi kararından kısa bir süre sonra da, 16. Ceza Dairesi, 18 Mart 2021 tarihinde aldığı bir kararla, 13. ACM’nin Çarşı davasında vermiş olduğu beraat hükümlerini bozdu.

Yargıtay kararında, bu dosya (Çarşı) ile 30. ACM’de görülen ve Kavala’nın da yargılandığı Gezi Parkı olaylarına ilişkin dosya arasında “hukuki ve fiili irtibat bulunduğu” görüşünü öne sürerek her iki dosyanın birleştirilmesi gerektiğini belirtildi. Böylelikle, Gezi davasıyla Çarşı davasının birleşmesi gündeme girmiş oldu.

- En kısa haliyle özetlemeye çalıştığım davanın seyri böyle. Soru şu: Bu süreç bize hukuk adına, adalet adına ne söylüyor?

Bu o kadar karmaşık bir süreç ki ben bile bazen tarihleri ve davanın görüldüğü mahkemeleri karıştırabiliyorum. Tahliyeler, yeniden tutuklamalar, heyet değiştirmeler, bir mahkemeden ötekine giden dava dosyaları ve son birleştirme kararı arasında yaşananları hatırladığımda ve bir insanın böyle bir süreç boyunca, dört yıla yakın bir süre, özgürlüğünden yoksun yaşadığını düşündüğümde, adalet mekanizmasının işleyişine güven duymam zorlaştırıyor. Hukuk ve adalet adına pek iç açıcı şeyler söylemeyen bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

MEMLEKETİM ADINA ÜZÜLÜYORUM

Bu süreçte sadece Kavala “terörist” ilan edilmedi, Ayşe Buğra da bizzat Erdoğan tarafından “provokatör” olmakla suçlandı... Buğra, o gün söylediklerine bir şey eklemiyor; “Bunları üzücü buluyorum ve memleketim adına üzülüyorum...”

Fotoğraf: Vedat Arık